23.07.2012

Bir Sarhoşluk


Durdum. Bir ağaca yaslandım. Ağaç rüzgardan sallanıyor. Ayın on beşi değil ama, yine kocaman bir ay, caddenin kocaman ampülünden kararmış madeni bir ışıkla bakıyor. İçimi deliyor sokak köpeğinin güzel gözleri, mahzunluğu, açlığı...Ah, bir simit olsaydı cebimde! Otursaydım şu ıslak çimenlerin üstüne, köpeğin yanına, "ulan" deseydim, "koca herif, şu dünyada bir sen, bir de ben varız, bir de na, şu kısa adımlarla yürüyen herif, bir de ay, bir na, şu geçen otomobil. N'apalım şimdi? Aya bakıp şiir yazamayız. Otomobili durdurtup binemeyiz. Şu herife yetişemeyiz. Yapacağımız bir şey var. Oturup seninle şu simidi paylaşalım."

"Sait Faik"

Günün Dinleme Önerileri:

- Jarvis Cocker "Jarvis"
- Jim Noir "Don't You Worry"
- Piano Magic "Love & Music"
- Ayyuka "Çaça"
- Pacific! "Hot Lips"

Günün Filmi:



Dark Horse - Yönetmen: "Dagur Kári" (Danimarka 2005)

Daniel ve en yakın arkadaşı, aynı kıza aşık olurlar. Fakat her ikisi de aynı kıza aşık olduklarının farkında değillerdir ve bu durum birbirlerinden gizledikleri gerçeklerin ortaya çıkmasına neden olur. Gerçekler sonuçta asla gizli kalmaz. Su hep başka yerlere doğru akar, insanlarsa hep kendilerine saplanıp kalır.

Ve bana biraz müsade. Buralardan biraz kaçıp uzaklaşma vaktim geldi. Yollar ve şehirler beni çağırıyor. İçimdeki arsız duyguları dizginleyemiyorum artık. Biliyorum ki bu dünyada kaldırımlarında yürünecek bir çok şehir, gün batımları izlenecek çok güzel yerler ve gerçekten sevilmeyi hakedecek bir çok kadın var. Ben yokken blogumu Türk Hava Kurumu'na bağışlamak yerine size emanet ediyorum. Bilenler bilmeyenlere anlatsın.

Hepinize Mutlu Pazartesiler.. Umarım tekrar karşılaşırız...

Screen Vinyl Image – Station 4

Adventure – Rio

Niva – Boy From The Sun

22.07.2012

Bırak dağınık kalsın


Her yaşın kendine göre bir güzelliği yoktu. Emin olduğun, farkında olduğun hiçbir yaşın güzelliği yoktu. Yaş öyle bir şey olacaktı ki, sen bilmeyecektin. Sana yaşını sorduklarında şaşıracaktın, şöyle bir durup hesaplamak zorunda kalacaktın. Yaş günü hediyesi verenlere ajan provokatör gözüyle bakacaktın. "Benim yıllarımı paketlemeyin ulaan, bırakın dağınık kalsın!" diye bağıracaktın.

"Murat Uyurkulak - Tol"

Under Electric Light – A Sudden Move

Jesse Ruins – Dream Analysis

20.07.2012

Bir One Love böyle geçti


Geçtiğimiz hafta sonu BirinciBlog için One Love festivalini basın olarak izleyip, yazdım. Evet BirinciBlog'u mutlaka takip edin diyerek yazıya dönelim..

(Efes) One Love her sene izlemeyi sevdiğim en güzel MÜZİK festivallerinden birisidir. Gerek festivalin ruhu, gerekse son iki-üç senedir mekan olarak seçilen Santralistanbul’un ortamı benim çok hoşuma gitmiştir. Malum bu sene yaşanan olaylar festivale büyük bir gölge düşürdü. Eyüp’te bira festivaline hayır başlığı altında başlatılan olaylar günden güne bir çığ gibi büyüdü. Sosyal medyayı araç olarak kullanan bir grup festival karşıtı büyük uğraş içine girdi. Bir gazete “Hepiniz Çarpılacaksınız” diye bir başlık atarak olayı farklı boyuta taşımaktan çekinmedi. Bu pası gören Yeşilay “Gençlerimiz bu festivallerde biraya alışıyor” diyerek festivalin iptali için İstanbul Valiliğine başvurdu.


Sonraki süreçte Efes One Love ibaresindeki Efes kaldırıldı. Sanki Efes Pilsen yasadışı bir iş yapıyormuş gibi. Son olarak cumartesi öğle saatlerinde festival alanında alkollü içki satışının yapılmayacağı duyuruldu. Kampüs içindeki Otto, Tamirhane gibi mekanlar alkol ruhsatını geri çekerek satış yapılmayacağını açıkladı. O saatlerde Eyüp Belediye Başkanı Twitter’dan halkımıza hassasiyeti için teşekkür etti! O esnada semtin esnafı festival kapısı önünde 7,5 liraya kutu kutu bira satıyordu. Hani şu elleri taşlı sopalı beklediğimiz insanlar bizi bira kutuları ile karşıladılar. Doğru ya ticarette günah olmuyordu! Anlayacağınız keyifleri kaçırmak için tüm çabalar gösterildi. Açıkçası bu konuda da kısmen bir zafer kazanıldı. Çünkü sinirler gergin, duygular karmaşıktı.

Festivali Birinciblog adına basın kontenjanından izlemek için sabahın köründe Ankara’dan yola çıkmıştım. Dile kolay benim için bir efsane olan Pulp konseri vardı. İnsanların keyfini kaçırmak için yapılan bu soğuk savaş 11 yıldır süren ve temelinde müzik olan bir festival için ne kötü bir kaderdi. Oraya müzik dinmemek ve eğlenmek için gelen insanlara alkolik muamelesi yapmak ne kadar ucuz bir dışavurumdu. Nedense bu savaşı başlatanlar olayın ‘MÜZİK’ tarafını ısrarla görmeye yanaşmıyorlardı.


Festival alanına yaklaşırken asılan “İçki bütün kötülüklerin anasıdır” pankartı yaşanacak psikolojik savaşın haberciliğini yapıyordu. Saat 18.30 civarında festival alanına geldiğimizde gördüğümüz manzara ilginçti. Sokağa taşan kalabalık ellerindeki biralarla gerçekten bir bira festivali havası yaratmışlardı. Polis ve Eyüp zabıtası tetikte alev almayı bekleyen en ufak bir kıvılcımı bekliyordu. Sanki tedirgin bir hava eşliğinde fırtına bulutları yaklaşıyordu.


Sonuçta içeri girdik, beklenildiği üzere kalabalık yeterli düzeyde değildi. Ana sahnede Yuck vardı, daha sonra Damien Rice konseri başladı. Açıkçası yaşanan olaylar ve aşırı sıcak hava iki konserin çok sönük geçmesine neden oldu. Yiyecek olayı bütün festivallerin kötü kaderi olarak az çeşit ve lezzetsizdi. Festival modası kesinlikle rengarenk şortlardı. Ana sahnenin son ismi Kaiser Chiefs bütün bu olayların intikamını alırcasına büyük bir enerji ile başladı konserine. Solist Ricky Wilson bira satışının yasaklanmasına tepkisiz kalmadı. “Şimdi buz gibi bir bira olsa be güzel giderdi” diyerek konuya girdi. Sonra “lanet olsun bu yasak ne dostum” diyerek tepkisinin dozunu biraz daha yükseltti. Sahnede çoğu zaman yerinde duramadı, direklere tırmandı, oradan oraya atladı, zıpladı. Ve Ruby’nin girişiyle seyirci kendinden geçti dersek yalan olmaz. Büyük bir coşku eşliğinde şarkı hep bir ağızdan söylendi.


Bu esnada Filtresiz Müzik Sahnesinde Korhan Futacı ve Kara Orkestra, sadık hayran kitlesi eşliğinde sessiz ve derinden müziklerini icra ediyordu. Fakat şunu net bir şekilde söyleyebiliriz, bu sene alternatif sahne çok zayıf kaldı. Çünkü bu yasaktan ve baskıdan en çok etkilenenler yerli gruplar olmuştu. Ana sahneye dönersek Ricky Wilson kulisten getirdiği birkaç bardak birayı ön sıradaki seyircilere dağıttı ve sahneden atlayarak Efes Lounge alanının duvarına tırmanarak “Cheers” diyerek gecenin en coşkulu anlarına şahitlik etti.

Festivalin ikinci gününde, dünkü manzara tekrarlanmasın diye girişteki ufak çimlik alan emniyet şeritleri ile çevrilmişti. Başında Demoklesin Kılıcı misali zabıta ve polis nöbet tutuyordu. Bir “Mutluluk Ülkesi” Türkiye’den insan manzaraları. İçeri girdiğimizde Selah Sue o güçlü sesi ile ortamı çoktan ısıtmaya başlamıştı. Sonra cıvıl cıvıl sahne kostümü ve eğlenceli tavırları ile Kimbra sahne aldı. Sahne önündeki kalabalık Yeni Zellanda’lı sanatçının ülkemizde azımsanmayacak bir hayran kitlesi olduğunu gösterdi.


Ve sıra yavaş yavaş festivalin en önemli ismine geliyordu. İçki yasağı Pulp’ın da gündemindeydi. Pulp, konser öncesi lazer ışıkla sahneye yansıyan Türkçe yazılar aracılığıyla seyirciyle bir iletişim kurdu. ‘Merhaba’, ‘Nasılsınız?’, gibi bir girizgah bölümünden sonra sahneye ‘bir içki alır mıydınız?’ yazısı yansıdı. Seyirciden kuvvetli bir ‘Evet’ çığlığı yükseldi. Yine sahnede ‘Şaka mı bu?’, ‘Bu yasal mı’ yazıları ile seyircinin nabzı yoklandı.

Ve konser başladı. Grubun her şeyi Jarvis Cocker inanılmaz performansı ile bir süperstar olduğunu müzik kitaplarına tekrar yazdırıyordu. Bitmeyen enerjisi, iyi bir ses sistemi ve sahne şovuyla senenin en iyi konserlerinden birine imza atmış oldu. O yaşına rağmen adamın müthiş enerjisi hepimize parmak ısırttırdı. Özellikle ‘Common People” çalmaya başladığı an yer yerinden oynadı. Konser bittiğinde sırtımda biraz ağrı, dilimde yaşanılan gerçekliğe tekrar dönüşün o ekşi tadı vardı.


Dönüş yolunda taksiye bindik. Fonda Hakkı Bulut’tan “Ben Buyum” çalıyordu. Pulp konseri sonrasında “Ben Buyum”. İşte bu ülkenin rengi, tadı bu çok çeşitlilikten geliyordu. Yeter ki insanlar birbirileri sevsinler, anlayış göstersinler. Anlamak sevmenin yarısı değil mi? Neden insanlar içlerinde biriktirdikleri öfke ve kini kusmak için ufak bahaneler arıyorlar. Neden birilerinin hayatını yaşama özgürlüğüne müdahale edilme gereği duyuluyor. Bu ülkenin senelerdir yapılan dünya standartlarındaki bir festivaline sadece “Bira Festivali” gibi ucuz bir yakıştırmayı reva görüyorlar. Neden ‘müzik’ kısmını ısrarla görmezden geliyorlar. İnsanları ‘bizler’ ve ‘ötekiler’ diye kırmızı çizgilerle ayırmak ne tuhaf dimi. “Bizler ve Ötekiler“ bir filmi ismi gibi. 12 dalda oskar adayı fantastik bir film.


Yaşananların özeti Pulp’ın “Something Changed” şarkısında söylediği gibiydi. “O sabah uyandığımızda bilmemize ihtimal yoktu/Sonra birkaç saat içinde bambaşka yollara sapmış bulunduk.” Ama merak etmeyin çabalarınız boşa gitmedi. İnsanların eğlenme hakkı gaspedilerek bir festival daha “Sıfır Promil” ile sona erdi. Darısı diğerlerinin başına. Bu arada ben malum bir gazetenin söylediği gibi ‘çarpılmadan’ geri döndüm. Aranızda çarpılan varsa haber versin bizde bilelim. Seneye One Love Şerbet festivalinde görüşmek üzere.

Pulp - Disco 2000

Kimbra - Settle Down

Kaiser Chiefs - Ruby

Günlerden ‘Morrissey’


BirinciBlog ekibimizden sevgili Burcu BirinciBlog için Morrissey konserini izledi ve yazdı. Biliyormusunuz ben Morrissey'i Efes One Love Festivali'ninde izlediğimde bir kadına köpekler gibi aşıktım. Şimdi buyrun o yazıya..

Tarih 19 Temmuz 2012 idi. Günlerden ‘Morrissey’ olarak tarihte kayda geçti. Aylardır beklediğim, aylardır beklediğimiz konser nihayet Harbiye Açıkhava’da başlayacaktı. Bütün bir kışı “Haydi bugün de bir değişiklik yapayım, Morrissey dinleyeyim” diyerek geçirdiğim, The Smiths’in kurucusu, enfes şarkıların söz yazarı, yorumcusu, dünyanın en duyarlı ve aktivist kişilerinden kahramanım, İrlandalım Morrissey, karşımda canlı canlı söyleyecekti, tüm kış boyunca kulağıma söylediği şarkıları.

Açıkhava’da boş koltuk yok. Hava nefis, nem yok. Birisi bize Britanya’nın havasından bir esinti getiriyor belli ki…  Ve ışıklar açılıyor… Sahnede mini mini bir kız. Önce sahneye tüm turne boyunca kendisine eşlik etmesi için bizzat Morrissey’den davet alan Kristeen Young çıkıyor. Yaklaşık 45 dakika boyunca enfes bir performans sergileyen genç şarkıcı, benim ve sanırım birçok seyircinin ‘En kısa zamanda dinlenecekler listesine’ giriyor. Tarz olarak Björk’e benzettiğim Young, çok değil 2-3 yıl içinde adını daha sık duyacağımız kadın vokallerden biri haline gelecek gibi duruyor.


Ve saatler 22:00’ı gösterdiğinde Morrissey ve orkestrası sahnede. Sahneye Türk bayrağıyla çıkan ve bizi bir hayli şaşırtan Morrissey, önce bayrağı bir sallıyor, ardından da seyirciye atıyor. (O sırada, aramızda “Aman abicim bizim ülkede öyle bayrak falan atarsan başına geleceklerden haberin yok” esprileri de geçmedi değil.)
‘How soon is now’ ile giriş yapan Morrissey, belli ki İstanbul konseri için belli bir konsept oluşturmuştu sahnede. Zira tüm orkestra üzerinde ‘Assad is shit’ (Esad kötüdür diye çevirelim) yazan kırmızı tişörtleri giymiş. Davulların üzerindeki ay yıldız amblem de dikkat çeken bir ayrıntıydı.


Bu yaklaşım Bono’nun Egemen Bağışla birlikte yaptığı “You’re the best” popülizmiyle sırtımızı sıvazlama klişesinden çok uzaktaydı bana göre… Hepsi bir bütün olarak düşünüldüğünde biraz da Morrissey’in felsefesine inildiğinde O bizlere “Savaşmayın” diyordu açık açık.


Neyse işin siyasi kısmını geçelim, gelelim konsere… Evet arka fonda Oscar Wilde “Who is Morrissey?” diye sorarken O yaklaşık 1,5 saat boyunca nefis bir performans sergiledi. Kabul edelim, beklediğimiz çoğu şarkıyı söylemedi. Let me kiss you, Every day is like sunday, you have killed me ve son olarak Bis’te söylediği I will see you in far off places dışında. 

Farkeder mi? Fark etmez. Çünkü O, zaten söylediği her şarkıda bizi yaşadığımız boyuttan alıp, başka yerlere götürdü. Elini tutmak isteyen hiçbir seyirciyi kırmadı. En önemlisi “Sizi seviyorum” dedi, daha ne desin?  
Bu arada bir parantez açalım: Grubun gitaristinin de kadın kılığında sahneye çıkması büyük sempati topladı ve gerçekten çok ama çok sempatikti.

Konserin en çarpıcı bölümü “Meat is murder” şarkısı eşliğinde, arkada dönen görüntülerdi. Sıkı bir hayvan hakları savunucusu aynı zamanda vejetaryen olan Morrissey, et obur dünyada en az bizim kadar yaşam hakkı olan tavukların, ineklerin, hindilerin, kısacası midemize afiyetle indirdiğimiz tüm canlıların, hangi koşullarda kesildiğini en çarpıcı ve çoğu zaman sarsıcı görüntülerle yaklaşık 4 dakika boyunca gösterdi.


Konserde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı ise Bis’te sadece tek bir şarkı söylemesiydi. Nerede bir Irish blood English heart, nerede bir The father who must be killed, nerede bir I have forgiven Jesus, nerede bir First of the gang to die, nerede bir There is a light that never goes out?

Tabi ki, bunların hiçbiri benim hayatımın en güzel konserini yaşamasına engel olamadı. Çünkü O Morrissey’di, ne yapsa yeriydi. İstanbul’dan dün gece büyük bir adam geçti, sözleriyle, müziğiyle yaşadığımız yüzyılın en önemli ozanlarından Morrissey, kulağımızın pasını silerken “Haydi biraz içinize dönün, ruhunuzu dinleyin” dedi. Konserden sonra hayatı yeniden gözden geçirmek gerektirdiğini gösterdi…

Senin bize dün akşam dediğin gibi, “Kalbimi hissetin mi Morrissey? Çünkü sana verebileceğim bir tek o vardı…”

Morrissey - Do Your Best and Don't Worry

İngiliz-Fransız ortak yapımı: Charlotte Gainsbourg


Bir çocuk düşünün. Babası dünyaca ünlü Fransız şarkıcı Serge Gainsbourg, annesi dünyanın en güzel kadınlarından biri olan şarkıcı ve oyuncu Jane Birkin. Hayal aleminden fırlamış imrenilecek bir aile. İşte oyuncu ve şarkıcı Charlotte Gainsbourg bu hayatı yaşamış biri.

Gainsbourg, müziğe ve sinemaya küçük yaşlarda ilgi duymaya başladı. Babasının bestesi Lemon Incest`te henüz 13 yaşında vokal yaptıktan sonra yine babasının imzasını taşıyan şarkılardan oluşan “Charlotte Forever” isimli ilk albümünü 15 yaşındayken müzikseverlerle buluşturdu. Yine 15 yaşında rol aldığı "L'Effrontee" filmi ile Cesar ödülü alınca sinema kaçınılmaz bir yol oluyor onun için. Bu süreç Charlotte'un müzikle buluşma arzusunu geciktirmiş olsada, müziğe duyduğu sevgi hiç bir zaman azalmamıştır.


Fransa'da Radiohead konserinde Air'den Nicolas Godin ile tanışması sonucunda tam olarak kafasındaki albümü yapma fırsatı doğuyor. Onca yıl aradan sonra ikinci albümü “5:55” ile geri dönen sanatçı; Albüm için, Air, Jarvis Cocker, Neil Hannon ve Radiohead’in prodüktör Nigel Godrich gibi oldukça önemli isimlerle birlikte çalıştı. Özellikle albümdeki "The Songs That We Sing" parçası oldukça dikkat çeken bir çalışma olmuştu. Son olarak Gainsbourg yakın bir tarihte "Stage Whisper" isimli bie albüm daha yayımladı.

Evet rüya bir ailenin çocuğu olan Charlotte Gainsbourg; soğuk ama seksi, başarılı ama hırssız , mutlu ama durgun biri olarak yolculuğuna devam ediyor.

Charlotte Gainsbourg - The Songs That We Sing

Charlotte Gainsbourg - Memoir

19.07.2012

Elektronik müziğin mucidi İlhan Mimaroğlu aramızdan ayrıldı.


Besteci, film ve müzik eleştirmeni, yazar, radyo programcısı, prodüktör gibi bütün sıfatları kendinde toplamış çok yönlü bir insandı "elektronik müziğin mucidi" İlhan Mimaroğlu. Salı günü yıllardır yaşadığı New York'ta hayata gözlerini yumarak aramızdan ayrıldı.

Mimar Kemaleddin Bey'in oğlu olarak dünyaya gelen Mimaroğlu 1945'te henüz 19 yaşındayken müzikle ilgilenmeye başlamıştı. 1955 yılında Rockefeller bursuyla Amerika'ya gitmiş ve Columbia Üniversitesi'nde okumuştu. Bu dönemde dünya müziğini etkileyen onlarca çalışması dikkat çekmişti. Özellikle elektronik müzik üzerine çalışan Mimaroğlu bunun kitabını yazan ender insanlardandır. Onun müzikleri karmaşık bir dünyanın ve sonsuz bir ruh aleminin dışa yansıması gibidir. Soyut bir tablodan fırlamış tekinsiz ruhlar.

Ayrıca büyük ustanın çok huysuz bir yapısı vardı. Öyle ki uçakta sigara içirmedikleri için New York'tan İstanbul'a bile gelmeyi çoğu zaman redetmiştir. Tüm zamanında kıymeti bilinmeyen ustalar gibi bu aralar üzerine çok şey söylenecek, bir süre sonra ise unutulup gidecek büyük usta. Belki de şu an onunla tanışmak için geç kalınmış bir an değildir. Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen...

18.07.2012

Suyun öte yanı


Bir saat. Ahşap bir duvar saati. Sarkacı bir o yana, bir bu yana...Sarkacın ardında güzelim bir dişli çark...Yine yolculuk var, belli...

Düşler, arayışlar, tutkular, imgeler, hepsi resimleşiverirler; yolun sonuna varılır. Ve bütün yolların sonu gibidir varılan yer, nasıl bir yer olursa olsun...

Gabriel Bruce – Sleep Paralysis

The Magnetic Fields – Epitaph For My Heart

Oğullar ve Rencide Ruhlar


"Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.

Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı."

"Oğullar ve Rencide Ruhlar" Alper Canıgüz

Caribou – Selfish Boy

Ween - The Mullusk

Karanlığın gücü adına: Godspeed You Black Emperor!


90'lı yıllarda müzik adına gerçekleşen en güzel olaylardan biri Godspeed You Black Emperor! grubunun ortaya çıkmasıdır. Montreal doğumlu bu geniş kadrolu ekip, enstrümantal müziğe yükledikleri anlam ile sizi bambaşka diyarlara sürüklüyor. Öyleki onların müziğini dinlemeye başladığınız an, tarifi olmayan bir hayal aleminde, tüm gerçekliği unutarak, benzersiz bir yolculuğa adım atıyorsunuz. Evet kesinlikle onların yapmış olduğu müzik için kullanılabilecek anahtar kelimeler 'eşşiz' ve 'benzersiz'.

İsmini bir Japon çetesinden alan ekibimiz o kadar geniş bir kadroya sahip ki, her konserlerinde sahnede farklı birilerini görmek mümkün. Değişmeyen tek şey müziğe kendilerince yükledikleri o tarifsiz anlam. İlk albümleri "F#A#(Infinity) çıktığında bu karanlık müziğin dünya üzerinde birçok takipçisi oluşmaya başladı. Estrümanların bir silah gibi kullanıldığı bu tuhaf albüm, dinleyenleri vicdanlarının karanlık noktalarına yolculuğa çıkarıyordu. Grup üyelerinden hiçbirinin resminin olmadığı albüm kapakları aslında onların medya ve modern hayattan kaçmak istediklerinin göstergesiydi. Grubun bir diğer ilginç özelliği o kadar kalabalık bir kadroya rağmen kimsenin şarkı söylemeye yanaşmaması. Bu nedenle albümlerde duyulan insan seslerinin dışarıdan sample olarak alınması.



Godspeed You Black Emperor! müziğin karanlık tarafı ile tanışmak için çok iyi bir başlangıç. Ama dikkat edin bu müziğin içinde kaybolup, ıssız sahillere vurmayın.

Godspeed You Black Emperor! - East Hastings

13.07.2012

En İyi 30 Clash Şarkısı Vol.2


The Clash efsanesinin en iyi şarkıları serisinin ikinci kısmı.

11- Rock The Casbah

Rock, dub, reggae'yi harmanlayarak nasıl bir dans müziği yapılır en güzel örneklerinden biri. Aslında Combat Rock gibi çok iyi olmayan albümden evrensel bir hit olması bile başlı başına bir hikaye. Şarkının hikayesi rock'un İran'da yasaklanmasını anlatıyordu.

12- Janie Jones

Terry Chimes'ın olağanüstü davulu eşliğinde daha ilk saniyeden itibaren şahane bir şarkı dinyeleceğiniz hissini veriyor. Bu enerji ve ritim belkide Sex Pistols'ın beceremediği rock'n roll ruhunun dışarı yansımasıydı belkide.

13- London Burning

Clash'in Sex Pistols'ı imrendiren radikal çağrıları vardı. Pistols, "Anarchy In The UK" ve "God Save The Queen" i bir yana bırakırsak, o günlerin Londra'sındaki gençliğin ruh halini tasvir etmeyi beceremiyordu. İşte bu şarkı dönem itibariyle Londra gençliğinin yaşadığı bunalımı ve hayatın çarpıklığını gözler önüne seren bir punk marşı.

14- Police and Thieves

The Clash'ın aslında insanın mırıldanarak söyleyebileceği basitlikte politik şarkılar yapabileceğinin en güzel örneklerinden biri Police and Thieves. Şarkının orjinalini Junior Murvin söylüyordu. Fakat Clash'in reggae-punk versiyonu gayet keyifliydi.

15- Lost In The Supermarket

Bu şarkı Clash'in farklı esin kaynaklarını bir araya getiren o kimyasının en güzel yansımalarından biri. Tıpkı müziği kadar, sözleri  açısından da kırılganlık ve öfkeyi aynı potata eritmeyi başarmış çoğu grubun 'keşke ben yazsaydım' dediği nefis bir kayıt. Mesaj basit "Ne kadar çok alışveriş yaparsanız, o kadar azalıyorsunuz".


16- Stay Free

Mick Jones çok az Clash şarkısını söyledi. Bu şarkı onun sesinin hakkını verdiği farklı melodik ve farklı bir kayıt olarak dikkat çekti. Özgür kalmaya çalışan bir insanın haykırışı belki de.

17- Bankrobber

Paul Weller'in dediği gibi "Ne acayip hikaye, "Top Of The Pops"a girmeyi reddediyorsun, ama millet "Bankrobber"la dans ediyor. Hangisi daha beter.

18- Police On My Back

Şarkyı dinliyorsun, şarkı sona erdikten sonra da insanın zihninde yankılanıyor, yalnız zihinde değil, havada da yankılanıyor. Sonrasında kendi kendine sorular sormaya başlıyorsun. Ne tuhaf dimi?

19- Rudie Can't Fail

Clash'in asi halleriyle örtüşen en güzel şarkılardan biri. Herkes bir dönem Joe'nun tarif ettiği Rudie karakteri olmak istemişti.

20- Broadway

Üç plaklık değişik bir çalışma olan "Sandinista!" albümünde yer alan bu şarkı bir film şeridi gibiydi. Anahtar sözcükler; öfke, tutku, gurur ve duygu. daha ne olsun.

The Clash - Rock The Casbah

The Clash - Janie Jones

Hüzünlü Robot: Solvent


Robot müziği, yada robotlar için müzik. Solvent'i oluşturan Jason Amm yaptığı müziğin türünü bu şekilde tanımlıyor. Son derece melodik ve duygu yüklü parçaları dinledikten sonra Wall E'nin ruh haline bürünüyoruz aniden. Jason Amm, Kanada'nın Toronto şehrinde yaşamasına rağmen Zimbabwe'de bir İngiliz yerleşkesinde dünyada gelmiş. İki yaşındayken ailesi Kanada'ya yerleşmiş.

Jason Amm'in müziğe başlamasında Aphex Twin ve Autechre gibi sanatçılar motivasyon kaynağı olmuş. Bütün bunlara rağmen Solvent dinlediğimiz zaman ilham kaynağının Depeche Mode, Soft Cell, Human League gibi new wave ve synth pop grupları olduğunu hissedebiliyoruz. Zaten Jason Amm, yapmak istediği müziğin gençliğinin soundtrack'i kabul ettiği "synth pop"a yakın olduğunu söylüyor. Ona göre eğer Depeche Mode müziğe ik başladığı yıllarda Aphex Twin'i dinlemiş olsaydı, belki de Solvent'inkine benzer bir müzik yapıyor olacaktı.

Solvent'in müziğinden neredeyse tamamen Roland S-750, TR-808, Jupiter-6, Korg MS-20 gibi eski analog synthesizer'lar sorumlu. Digital teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyor. Evet Solvent müziğini dinlerken gözlerinizi kapatır ve hüzünlü bir şekilde robotlarla dans edebilirsiniz. Bu arada Solvent bence çok yaratıcı bir grup ismi.

Solvent - Wish

Her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile


Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım. Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığıyla başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla.

Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum. Bir insan doğduğunda gözyaşları dökülür sevinçten. Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür, üzüntüden. Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde de, bir başkasının gözyaşları diner. Biri doğarken başka birinin de öldüğü gibi. Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir. Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir tür duygu kalabalığıdır. Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar.


Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir, kendisi değil. O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım. Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum. Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.

"Samuel Beckett"

Editors - You Don't Know Love

Mint Julep - To The Sea

Yuvarlanan taşlar


50 yıl önce 12 Temmuz 1962'de Londra'da Marquee kulübünde tekinsiz bir macera başlamak üzereydi. Gösterişten uzak kıyafetleriyle 80 erkek ve 30 kadın, Rolling Stones'un ilk konserini görmeye hazırlanıyordu o gün. Her iki cinsin de giyim zevkini şekilsiz, hibe edilmişe benzeyen kıyafetler, şapşal bir görüntü veren kemik gözlükler belirliyordu. Fotoğraftaki keçi sakallıların yoğunluğuna bakılırsa bu kalabalığın büyük bir kısmını da ölümüne caz tutkunları oluşturuyordu.

Grubun resmi ismi 'Mick Jagger and the Rollin Stones'tu. Jagger, okul arkadaşı Keith Richards ve 'Cheltenham P.çi' kişiliğiyle Brian James (grubun isim babası da oydu) ön cephedeydi. Halen London School Of Economics'te öğrenci olan Mick Jagger'ın üzerinde çizgili bir süveter ve kadife pantolon vardı. Richards, kopkoyu bir takım elibise giymişti. Jones ise bir taraftan kadınları süzerken diğer taraftan sahnede bir aşağı, bir yukarı , zıplayıp duruyordu. Arkalarında ise bu hareketle karşılaştırıldığında gayet komik duran donukluklarıyla ritim grubu, basta, Richards'ın sanat okulundan aarkadaşı Dick Taylor ve davulda daha sonra The Kinks'e katılacak olan Mick Avory, bir geceliğine gruba destek için oradaydılar. Jagger ve Richards 18, Jones ise 20 yaşındaydı. 



1962 Britanyası'nda gençler halihazırda bir dehşet atmosferi yaratmaya başlamışlardı. Belki de Hanks Marvin and the Shadow'un İngiltere'deli hitlerinin etkisiyle elektrogitar gayet revaçtaydı. Surrey banliyölerinden birinde Eric Clapton isimli ergen, ilk Kay gitarını o yaz aldı örneğin. The Beatles, ilk single'ını çıkarmak üzereydi. Kabul edilmiş kültürel değerlere karşı isyanın en azından tohumları atılmaktaydı. Kasımda Anthony Burgess, 'Otomatik Portakal'ı yayımladı.

Marquee'de o sıcak temmuz gecesinde tüm bu gelişmlerin hepsi ayan beyan ortada değildi belki ama daha geniş kapsamlı bir sosyal devrimin izleri yine de hissediliyordu. Neredeyse herkesin elindeki sigaraların ve izleyiciler yün ceketlerinin birleşimiyle mekandaki koku pişmiş lahananınkinden farksızdı. Konser de yarı başarılıydı. Grup üyeleri çaldıkça sinirlerini yatıştırmak için kendilerini brandy'ye ve scotch'a vermişlerdi. Taylor, muhtemelen grubun fazla prova yapma imkanı olmamasından kaynaklı aksaklıklar dolayısıyla birkaç kez yuhalandıklarını bile hatırlıyor. Son 15 dakikada ritim bir vites daha yükseltildi. Daha o zamandan Stones'in müthiş bir ritmi vardı. 



Gösteri sonrası grup sinemanın fuayesinden dışarı çıktı. Hiç tanınmadan sokağı geçip bir pub'a girerek içkilerini içti. O zamanlar part time olarak davulculuk yapan ve konseri seyretmiş olan Charlie Watts yanlarına geldi. "Benim grubum tam bir gülünçlük abidesiydi. Bu tayfa ise sınırları aşmıştı. Onlar gerçekten birer rcok yıldızına benziyordu." O sırada kimsenin, hatta Rolling Stones'çuların kendisinin bile bu grubun 21. yüzyıla kadar devam edeceği konusunda en ufak bir fikri yoktu. O senenin Noel'inde Taylor ve Avory gruptan ayrılınca yerlerine Bill Wyman ve Charlie Watts geldi. Nisan 1963'te grubun menajerliğini Andrew Loog Oldham aldı ve Decca'dan ilk single'larını, Chuck Berry'nin 'Come On'unun cover'ını çıkardılar. Gerisini ise zaten biliyorsunuz.

"Guardian'dan çeviri"

The Rolling Stones - Paint It Black

The Rolling Stones - Satisfaction

12.07.2012

İki resim arasındaki 7 fark


Malum bir bira festivalidir kavgası aldı başını gidiyor. Son olarak tartışmaya Türkiye Yeşilay Cemiyeti başkanı katıldı. Başkan! İstanbul valiliğine başvurarak Efes One Love'ın iptal edilmesini istedi. Gerekçe ise "Gençlerimiz bu festivallerde biraya alışıyormuş" Efendiler tekrar ediyorum "One Love bira değil müzik festivali". Hani şu hiç görmeyi istemediğiniz olayın müzik tarafı.

Çok yurtdışı seyahati yapan bir arkadaşım anlatmıştı. "Geçtiğimiz senelerin birinde Belçika'da Brüksel'deyim. Halka açık bir alanda bir kalabalık ve müzik sesi geliyor. Her halinden keyif aldığı belli olan güzel bir kitle var. Hafifçe kalabalığı yararak ilerliyorum sahneye doğru. Bir baktım sahnede "Jack White" konsere hazırlanıyor. ( Jack White kim mi? Hani şu White Stripes projesi ile rock'n roll müziği tekrar hayatımıza sokan ve el attığı her işte mucizeler yaratan müzisyen)

Yine aynı arkadaşım bu sefer ülkemiz sınırları içerisinde Antalya'da, yine bir kalabalık. Halka açık bir alanda belli bir konser hazırlığı yapılmakta. Merak bu ya yine kalabalığı yararak sahneye doğru ilerliyor. Karşısında bu sefer kim var dersiniz. Heyecana gerek yok "Mick Jagger" falan değil. Sadece bizim bu yörelerin Mick Jagger'ı!!! Serdar Ortaç.

Artık iki resim arasında ki 7 farkı bulmak size kalmış...

The White Stripes - Jolene (Dolly Parton cover)

Jack White - Love Is Blindness

Çünkü hayat zor!


Bu sene en çok izlemek istediğim konserlerden biriydi Harbiye Açıkhava'da yapılan Antony konseri. Zamansızlık nedeniyle kaçırdım o büyülü geceyi. Şimdi o güzel atmosferi yaşamak için frekanslarımızı beğenerek takip ettiğim 13 Melek bloguna çeviriyoruz.

 “Başka bir dünyaya ihtiyacım var / Bu dünya neredeyse bitti / Hala çok fazla rüyam var / Işığı hiç görmedim / Başka bir dünyaya ihtiyacım var / Gideceğim bir yere / Denizi özleyeceğim / Karı özleyeceğim / Arıları özleyeceğim / Büyüyen şeyleri özleyeceğim / Ağaçları özleyeceğim / Güneşi özleyeceğim / Hayvanları özleyeceğim / Hepinizi özleyeceğim” 

Antony and the Johnsons’ın 2009 tarihli ‘The Crying Light’ albümünden ‘Another World’un sözleri müzisyenin iç dünyasına ışık tutan sözler. Bu albüm ve onu takip eden ‘Swanlights’ı mutluluk ve umutsuzluğun birbiriyle geçiştiği albümler olarak tanımlamıştı Antony. Birçok röportajında dünya üzerinde zehirli etkileri olan bir toplumun parçası olmakta zorlandığını, doğanın bozulmasının sebeplerini kadınların boyunduruk altına alınmasına ve doğayı temel alan inanç sistemlerinin yok edilmesine bağladığını söylüyordu. 

Ona kalırsa insanlığın dünyayla sürdürülebilir ilişkisini sona getiren en önemli unsur ataerkil dinlerin güçlenmesiydi ve insanlığın kurtuluşu başka bir yerdeki cennetteydi; bu cennete ulaşmak için de küresel ve toplu bir dönüşüm gerekiyordu. Bu akşamki konseri müzikal olarak yorumlamanın manası yok, zira görüp görebileceğimiz en etkileyici konserlerden biriydi. Antony’nin alçakgönüllü ama görkemli müziği filarmoni orkestrasının varlığında boyut atladı. Müzik kadar Antony’nin şarkı aralarında yaptığı konuşmalar akılda kaldı, zaten konserin tonunu açılışta Selda Bağcan’ın 70’lerde yaptığı bir kayıt olan ‘Vurulduk ey halkım unutma bizi’yi mırıldanarak belli etmişti. 


 
Özetle dünyanın geleceğinin feminen bir gelecek olduğunu anlattı Antony, elinde olsa önderliği annelere vereceğinden ve bu anne kavramının sadece biyolojik annelerimizden ibaret olmadığından, aynı zamanda bizi besleyen dünyayı da kapsadığından bahsetti. Yukarıdaki sözleri özellikle yazdım çünkü Antony’nin derdini anlatmak için ne kadar basit cümleler seçtiğini, dolambaçlı konulara ne kadar naif yaklaştığını gösteriyorlar. Zira Antony’nin konserde de söylediği gibi “hepimiz bir zamanlar annelerimize bağımlı çocuklardık" ve bana öyle geliyor ki Antony şarkılarını o çocukların gözünden, o çocukların masumiyeti ve şeffaflığında yazıyor. 

Belki o yüzden İstanbul’da işlerin kötü gittiğini bağırdığımızda inatla olumlu bir şeyler arıyor, belki o yüzden Obama’nın bir şirket kuklasından ibaret olduğunun ortaya çıkmasına rağmen hala ona güvenini taze tutuyor. ‘Cut The World’u söylemeden önce şarkının performans sanatçısı Marina Abramovich ile bağlantısından bahsetti ve sözü Abramovich’in sanatı için çektiği acılara getirdi. Antony de belli ki bu günlere gelene kadar, özellikle cinsel yöneliminin üzerinde yarattığı toplumsal baskılar açısından, birçok acıyla yüzleşmiş. Ama bu gece tekrar tekrar gördük ki içindeki çocuğu öldürmemiş, aksine onu çevremizi saran belalarla baş edecek, lafını sakınmayacak kadar güçlü kılmış. Biz bu gece Antony izledik ve her anı büyüleyiciydi.

" http://13melek.blogspot.com/2012/07/antony-harbiye-ackhava.html"

Antony and The Johnsons - Thank You For Your Love

Şimdi sen elmayı seviyorsun


Şimdi sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi gerekiyor mu?” diye sormuştu Nâzım Hikmet, o muazzam ve duru üslubuyla. Halbuki bugünün aşklarını görse ne derdi acaba? Bugün ellerde teraziler, adeta gramla tartılıyor aşk. 160 gr sevgiye karşılık 160 gr sevgi alınabilirmiş gibi herkes verdiği kadarını istiyor. Seven erkek mutlak itaat, mutlak hâkimiyet bekliyor. Zihinlerde bir denklem var sanki. Denklem karşılanmadı mı tüm formül bozuluyor. Ve işte o zaman bir de bakmışsınız ki aşk bitmiş, nefret başlıyor. 

Ne çabuk geçiyoruz bir uçtan bir uca. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler… Eski eşlerini kendilerine dönmedi diye silahla tarayan öfkeli kocalar… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen dostlarını, basit bir ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren delikanlılar… Vaktiyle çok sevdikleri, belki de en çok sevdikleri insanları bir adımda, bir kurşunla harcayıverenler… Birbirinden ayrı gibi görünen bütün bu şiddet haberleri arasında bir ilişki var. Hepsinde ortak olan nokta, yoğun bir aşktan yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz.

"Elif Şafak"

The Moody Blues - Melancholy Man

The Magnetic Fields - Papa Was a Rodeo

11.07.2012

Bazıları daha derin bakar


Bazı adamlar daha hisli bakar çünkü hayat onlara başka başka şarkılar söylemiştir.

Sigaranın ucundan çıkan duman yarı karanlık ortamda kıvrılarak yer çekimine karşı gelirken siz hayat hakkında tüm bildiklerinizin ağırlığıyla alkolün son yudumunu ağzınızda gezdiriyorsunuz. Loş barın arkasındaki barmene "bir tane daha" derken ses tellerinize yapışmış katrandan dolayı sesiniz biraz kırçıllı çıkıyor. Ancak boğazınızı temizlemeyecek kadar hayattan vazgeçmiş bir haldesiniz. Bütün bu ağırlığı yaşarken arkadan gelen sizinle aynı ağırlığı yaşadığı her halinden belli bir ses size arkadaşlık ediyor. Nick Cave deseniz o kadar sert bir üsluba sahip değil, Leonard Cohen deseniz daha az karamsar bir yapısı var. "beni tam anlamıyla 12'den vuran bu adam da kim?" diye düşünecekken vazgeçiyorsunuz çünkü dedik ya hayat çok ağır.

Tüm kırık kalplere kalın ve yaslı sesiyle yarenlik etmeye çalışan bu sesin sahibi Tindersticks'in efsane vokalisti Stuart Staples. Kaba ama buğulu, dövermiş gibi değil severmiş gibi derdini anlatan bir ağır abi Staples. Kendisinin uzun süren müzik kariyerinde çok şatafatlı gösteriler ve bağıra bağıra yapılan övgüler bulunmuyor. Anacak içinden gelenleri ağır ağır düşünüyor alkollü kafasıyla ve oradan bol sigaralı akciğerinden dinleyenlerine ulaştırıyor. İşte bu nedenle sigaranın kekremsi kokusunu daha ilk sesten itibaren derinlemesine hissedebiliyorsunuz. Ancak güneşin tenimize değmediği anlamına gelmiyor bütün bunlar. Zaman geliyor ki daha umutlu bir ruh haline bürünüyor Staples, fakat her an kaymaya meyilli, biraz alkollü melankolik ruh halini hiç elinden bırakmıyor. Yani "kuşlar ne kadar da güzel mavide süzülüyor" derken, birden ağlamaya başlayıp "ben onu çok sevmiştim" diye kahrolan bir şahısla karşı karşıyayız. Biraz dengesiz ama karakterli.



Kendisi için hayatın neden bu kadar ağır olduğunu ancak yazdığı ince işlenmiş şarkı sözlerinden biraz anlamaya çalışabileceğimiz Staples'in hikayeleri geçmiş zaman aşklarına ve duygusallıklarına takılıyor genellikle. Kendisini bir 'performer' olarak değil, bir şarkı sözü yazarı olarak görmesi ve bunu çok açık bir şekilde ifade etmesi ince ruhunu biraz daha ele veriyor. her şarkının bir sonu işaret ettğini ve bir kapanışı temsil ettiğini fısıldaması ise melankolik ruh halinin dışavurumu olarak algılanabilir. Tabii bir de tüm bu toplamın üzerine sesi eklenince kalbinizi sıkıp sıkıp bırakan parçaların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. 

Staples davudi sesiyle beyninizde baskıyı artırırken kalbinizi burkmayı her daim başarabiliyor. İster solo ister grup halinde, o kalın sesiyle bunu yapabilmenin yetenek gerektirdiği kesin. Hem ince, hem kalın, hem sert, hem yumuşak, hem güneşli, hem yağmurlu, hem....

Bu güzel yazı için eline yüreğine sağlık "Arzu Uzunali"

Stuart A. Staples - That Leaving Feeling

Stuart A. Staples - This Road Is Long

Çay İçmeyen Adama Neden Güvenilmez?


Çay üç özelliğinden dolayı kutsal bir sıvıdır.

Birincisi; sınıfsız bir içecektir, ayakkabı boyacıları ile ceo’ların ortak içeceğidir. Sınıfsal kaynaşma sağlar. Her statüden insanın tükettiği bir sıvı olup, içecekte eşitlenmenin sembolüdür aynı zamanda. İkinci olarak zamansızdır; sabah kahvaltısında, öğlen yemeği sonrasında, akşam üzeri, yatmadan önce yani günün her saati içilebilen tek içecektir. Üçüncüsü; Muhabbetin demini aldırır. Çay olmadan yapılan sohbetlerin hiçbir tadının olmadığı malumunuzdur.


Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız. Yok ben çay sevmem, çayla aram iyi değildir gibi hezeyanlar delikanlı bireylere yakışmaz. Çay içmeyen adamı anlamak zordur. Eğer bir rahatsızlığı yoksa, ki çay sıhhat verir. O kişinin niye çay sevmediği bizim için ciddi bir sorun olarak masada duracak ve dostluğumuzu sorgulatacaktır. Zamansız-mekansız-sınıfsız bir içecek olarak çaya karşı yapılan bu haksızlık ve sevgisizlik bizi yaralar. Çay içmeyen adam şüphelidir. Ona güvenemeyiz. Çünkü ince belli bardakta tüten nefis dumanıyla, karanfil kokulu sıcak ve demli bir çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu, bozkırları ve kırılgan yağmurlarımızı tatmamış demektir, kırkikindilerle yıkanmamış, gökyüzünü tanımamış demektir. Çay içmemenin hiçbir mantıklı izahı olamaz. Çay içmeyen adama güvenemeyiz çünkü buralardan ve bu toprakların kadim içecek kültüründen fersah fersah uzaklaşmış bir adam bizi tedirgin eder. 

Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız.

"Güven Adıgüzel"

Pinemarten - Tea & Toast

The Honeydrips - (Lack of) love will tear us apart

Stone Roses havası


Stone Roses dünya üzerinde en saygı duyduğum gruplardan bir tanesidir. Onlar sevgili Ali Ece'nin tabiriyle "Kayıp Kuşağımın Kayıp Beatles"ı oluyorlar benim için. 

Bugün şöyle haber dikkatimi çekti. Stone Roses'ın sıkı bir hayranı, grubun konserinden alıp şişelediği havayı alışveriş sitesi eBay'de satışa çıkardı. İsmi açıklanmayan satıcı, havayı grubun 29 Haziran Heaton Park'ın açılışı için verdiği konserde saat 22.00 sularında şişelediğini söylüyor. Şu ana kadar hava için verilen en yüksek teklif ise 537 pound (1500 TL) Manchester'daki konser için satışa çıkan 220 bin bilet 68 dakika içinde tükenmişti. Şişenin içinde elektrikli ve harika bir hava olduğunu söyleyen satıcı, satıştan elde edeceği parayla yerel bir müzik grubunu destekleyeceğini açıkladı.

Bilindiği gibi Stone Roses 2011 yılında tam kadro olarak tekrar bir araya gelmişti.

The Stone Roses - So Young

The Stone Roses - I Wanna Be Adored

10.07.2012

Something Changed


One Love demişken festivalin bu seneki en ağır konuğu elbette Pulp. İşte Jarvis Cocker'ın o eşsiz söz yazma sanatının ürünlerinden biri "Something Changed". Afili Filintalar'dan Hakan Bıçakcı'nın çevirisiyle huzurlarınızda..

BİR ŞEY DEĞİŞTİ

Bu şarkıyı tanışmamızdan iki saat önce yazdım
Ne adını biliyordum ne de neye benzediğini

Bütün gün eve tıkılıp sonra da yatağı boylayabilirdim
Ya da çıkıp bir film falan izleyebilirdim
Sen fikrini değiştirip bir arkadaşa uğrayabilirdin
Hayat çok farklı olabilirdi ama sonra bir şey değişti

Yukarıda bir yerlerde biri olduğuna inanıyor musun?
Ne yani bu adamın ilişki durumlarını idare eden bir zaman çizelgesi falan mı var?

Neden bu şarkıyı tutup da tam o gün yazdım?
Neden elimi tutup bana yumuşacık sesinle dedin ki
“Saçma sapan sorular sormayı bırak
Dudaklarını uzat da burada bugünü kutlayalım
Bak işte bir şey değişti”

O sabah uyandığımızda bilmemize imkân ihtimal yoktu
Sonra birkaç saat içinde bambaşka yollara sapmış bulunduk

Nerede olurdum şimdi
Eğer hiç karşılaşmasaydık?
Bu şarkıyı senin yerine bir başkasına mı söyleyecektim yani?
Ne bileyim ama senin de dediğin gibi, “Bir şey değişti”..

Pulp - Something Changed

Pulp - Sheffield: Sex City

Efes Pilsen One Love Festival'de bira kavgası


Efes Pilsen tarafından 14–15 Temmuz tarihlerinde santralistanbul’da düzenlenecek olan One Love Festival 11 için geri sayım başladı. Festivalin başlamasına birkaç gün kala bir grup, sponsorun bir içki firması olması gerekçesiyle festivalin iptali için kampanya başlatınca sosyal medya karıştı.

Eyüp ilçesine bağlı, Bilgi Üniversitesi´nin de içinde olduğu santralistanbul’da gerçekleşecek Efes Pilsen One Love’a günler kala geçtiğimiz senelerde olduğu gibi sosyal medyada festival karşıtı sesler yükselmeye başladı. Kendilerine "Eyüplüler" diyen bir grup, yoğun bir şekilde Efes Pilsen One Love Festivali’nin Osmanlı´dan kalma ilk santral binasında ve Eyüp Sultan ilçesi sınırları içinde yapılmasına karşı çıkıp, bu yöndeki tepkilerini “Eyüp´te bira festivaline ´Hayır!..” başlığıyla Twitter’ın en çok konuşulan konusu yaptı.

Festivale hayır kampanyası başlatan Eyüp´lüler eyüpgazetesinin internet sitesinden yazılı bir açıklamada bulundular: " Biz kimsenin inancına yaşantısına sanat anlayışına karşı bir tepki koymuyoruz, bildirilen sanatçıların katılması ve kendi sanatlarını icra etmesine de bir itirazımız yok. Ancak Osmanlı´dan yadigar kalan bu mekanda ve Eyüp Sultan İlçesinin sınırları içerisinde, mübarek üç ayların içinde tam da Ramazan ayının girişine yakın bir tarihte böyle bir festivalin bizler gibi Tüm Eyüp´lüleri ve Eyüp Sultan severlerini rencide edeceğini hem siyasi ve mülki erkanın, hem de festivalin sponsoru olan firmaların ve Bilgi Üniversitesi yetkililerinin bilmesi ve bu hassasiyetlere uygun bir şekilde hareket etmesini istiyoruz.Eyüp Sultan´da bira festivaline HAYIR diyoruz."

Bir diğer taraftan Efes Pilsen One Love festivalinin müdavimleri ve tüm müzikseverler Twitter´da aynı “Eyüp´te bira festivaline ´Hayır!..” başlığı altında tepkilerini dile getiriyorlar. Hemen her yıl festival öncesi ortaya atılan bu konunun saçma olduğunu festivalin halka açık olmadığını ve kapalı bir alanda festival severlerin katılacağının altını çizerek herkesi One Love´a çağırıyorlar.  

"medyatava.com"


Yukarıda ki yazıyı okuyunca ülkenin ne hale geldiğini çok net görebiliyoruz. Bu sene 11'incisi yapılacak bir festival kısaca bir bira festivali diye kestirilip atılıyor. Hani nerede o çok bahsettiğiniz sevgi, saygı, hoşgörü. Bu mu bu ülkeye reva gördüğünüz ileri demokrasi anlayışı. Kimse kusura bakmasın efendiler herkes içinde biriktirdiği kini ve intikam duygusunu ksmak için çok ufak bir bahane arıyor. Sonuçta yapılan organizasyon biletli ve bir üniversitenin kampüsünde, Eyüp belediye binasının önünde değil. Gitmek isteyen biletini alacak, isterse içkisini yudumlayacak ve o güzel grupların keyfini çıkaracak. İstemeyen zaten gelmez. Kimse zorlamıyor.

Ben hafta sonu oradayım, Pulp efsanesinin o tarifsiz müziğini sonuna kadar ciğerlerime çekeceğim. Tüm HappyBlueMondays takipçileriyle görüşmek umuduyla.

Pulp - Razzmatazz

Yuck - Get Away

Para'lı Şarkılar


İnsan hayatındaki en büyük çelişkilerden birisidir "Para" mı yoksa "Aşk" mı sorusu. Elbette bu soruya herkesin kendince bir cevabı olacaktır. Büyük bir çoğunluk ikisi birden fena olmaz diyecektir sanırım. Gerçi ömrü en fazla üç yıl olan bir şeye neden güveneyim diyeceksiniz. Hani bir laf vardır "itin önüne atsam o bile yemez" diye. Ama kazın ayağı öyle değil maalesef. Dünya onun üzerine kurulmuş, onun için savaşlar çıkmaya, insanlar ölmeye devam edecek. İçinde para geçen bir şarkı listesi için şöyle buyurun...

- Rush   "Big Money"
- Rashit   "Paran Yoksa Öl"
- Selda   "Zam Zam"
- Pink Ployd   "Money"
- Cyndi Lauper   "Money Changes Everything"
- Radiohead   "Dollars & Cents
- Steve Miller   "Take The Money and Run"
- David Bowie   "Red Money"
- Özdemir Erdoğan   "Paranın Ne Önemi Var"
- Iggy Pop   "Get The Money"
- Cartel   "Hani Bana Para"
- Rüçhan Çamay   "Para Para Para"
- Donna Summer   "She Works Hard For The Money"
- Dire Straits   "Money For Nothing"
- Lou Reed   "No Money Down"
- Marianne Faithfull   "Love & Money"
- Lynyrd Skynyrd   "Money Back Guarantee"
- Elvis Costello   "Clean Money"
- MFÖ   "Para Gelince Aşka"
- Patti Smith   "Free Money" 
- The Drums   "Money"
- Friends   "Foreing Money"
- Jens Lekman   "Pocketful Of Money"
- Ghost Frequency   "Money On The Fire"

The Drums - Money

Jens Lekman - Pocketful Of Money

Postmodern hayatın fon müziği: Boards Of Canada


İskoçya'nın kuzey sahillerinden pastorel bir yaşam formunun hayata yansımış en güzel hallerinden biri Boards Of Canada müziği. Marcus Eoin ve Michael Sandison ikilisinden oluşan Boards Of Canada'nın yapmış olduğu müziğin net bir tarifi olmasada şöyle tanımlamayı deneyelim. Brian Enovari ambiant melodilerin, deneysel downtempo ritimler ile süslenerek günümüze uyarlanmış IDM müziğin hippie hali. 

Eoin ve Sandison ikilisi henüz çocukken müziğe ilgi duymaya başlamışlar. Hatta Sandison henüz dokuz yaşında bir grup kurup kendince sintisayzırlar ve davulla deneysel müzik yapmaya girişmiş. Grup ismini ise National Film Boards Of Canada isimli bir film yapımcısı bir şirketin yaptığı belgesel ve film müziklerinden etkilenerek almış. BOC'nın ilk resmi çalışması kendi plak şirketleri olan Music 70'ten çıkan "Twoism" isimli bir çalışma. Özellikle İngiltere'de Phoenix Festivali'inde Autechre öncesinde yaptıkları açılış Warp Records'ın dikkatini çekmiş. 



Warp'tan çıkan ilk albümleri "Music Has The Right To Children" akıllara durgunluk veren bir çalışmaydı. Albümü ilk dinlediğim anı hatırlıyorum da. Bu eşsiz müziği tarif etmeye bir tanım bulamamıştım. Tüm gece albümün o büyülü pastorel atmosferinde kaybolmuş, İskoçya'nın o rüzgarlı kıyılarını içimde yaşamıştım.

Bir şehir efsanesine göre BOC müziklerinin içinde işleyen gizli bir algoritma ile dinleyicilere bir takım mesajlar veriyorlarmış. Kimbilir belki de o harika albümlerin büyüsüne kapıldığımıza göre bunda bir gerçeklik payı olabilir.

Boards of Canada - In a Beautiful Place Out in the Country

Boards of Canada - 1969

9.07.2012

İrrasyonel Yıllar - 4


Roll Dergisinin eşliğinde 80'li yılların göze batan olaylarını izlemeye devam ediyoruz.

ARABESK

88, Ertem Eğilmez'in geri dönüş ve vasiyet filmi. Senaryo Gani Müjde'nin. Yesilçam geleneğiyle Gırgır kuşağının ilk büyük işbirliği. Şener Şen'li, Müjde Ar'lı, Uğur Yücel'li Bollywood esinli müzikal. Bir yanda eski Türk filmleriyle ince alay, bir yandan 80'lerde gitgide fakirlerin sesi olmaktan çıkıp yeni zenginlerin sesi haline gelen arabesk olgusuna güleryüzlü bir dost bakışı. "Aksın gözüm nuru aksın / Bundan böyle kör baksın" gibi şarkı sözleri, "şu üç günlük dünyada üç günlük ömrünüz kaldı" gibi replikler unutulmaz.

BELKIS AKKALE

Arif Sağ'la Şan Tiyatrosu'nda verdikleri konserle tanınan, "Dağlar seni delik deşik delerim" gibi pek çok türküsüyle sevilen "türkü bacı". 80'lerde televizyonda yayınlanan her türlü halk müziği programının vazgeçilmez konuğu olan Akkale, bu dönemde filmlerde rol almış, ezik köylü kadını tiplemesini başarıyla canlandırmıştı.

BEŞ YIL ÖNCE ON YIL SONRA

Eski şarkıkları birbirine ekle babam ekle, nostalji albümü cepte. Dünyadaki Stars On 45 kurnazlığının Türkiye şubesi 5 Yıl Önce 10 Yıl Sonra. Repertuarda bir yandan "Papatya gibisin beyaz ve ince", bir yandan "I just called to say I love you", ama Türkçe. Kumsalda dönme dolapta, kırda, ormanda iptidai TRT klipleri, bir de "Halay"la Eurovision'da yüksek derece.



1984

Millenyum beklenir gibi beklendi 1984. "Büyük birader" günlük konuşmalara girdi, Orwell'in 49'da yazdığı roman her köşebaşında tartışılır oldu, kitabın sene içindeki satışı, o güne kadarki toplamı aştı. Bowie 74'de "Diamond Dogs"la, Rick Wakeman 81'de "1984"la duruma erken uyanıp balığa çıkanlardı. Kitap müziklerini Eurythmics'in yaptığı bir filme de aktarıldı.

BORN IN THE USA

Sene 84, Springsteen tarihinin en yanlış anlaşılan şarkısı. Bu şarkı üzerine Reagan onun adını kürsüden sitayişle andığında, Bruce "şarkıyı neresiyle dinledi acaba" diye sormuş kendi kendine. Bu şarkının ardından, "working class hero"lukla birlikte "boss"luk karpuzunu da taşımaya başladı bir koltukta. "Dancing In The Dark", "Cover Me", "I'm On Fire" derken, aynı adlı albümün yarıdan fazlası 45'liklere dökülüp radyoları zaptetti, aydan bile görülecek kalabalıklar, onunla bir akşam paylaşmak için stadyumlara doluştu.

CÜNEYT CANVER

Sokak dergisindeki yazısında, "Meclis'te konuşurken fonda Dark Side Of The Moon çalmalı, çünkü o zaman daha yaratıcı oluyorum" diyen Adana milletvekili. Cesur demeçleri ve meclis gündemine getirdiği konularla işkence, hayali ihracat, yolsuzluk, 12 Eylülcülerin kirli çamaşırları geleneksel SHP mıymıntılığına, Fikri Sağlar'la birlikte, ilaç gibiydi. Evren onları zamanında veto etmediğine çok yanmış, "bu ikisi gözümden kaçmış" demişti. Sonra gazeteciliğe atılan Canver, 2002'de öldüğünde Pink Floyd CD'siyle gömüldü.

EN ALTTAKİLER

Alman gazeteci Günter Wallraff, zamanın Michael Moore'uydu. Ama hasmını mikrofon ve kamerayla değil, Tom Braks gibi kılık değiştirerek dize getiriyordu. Ülkesinde orduyu, kiliseyi, büyük basını karşısına almakla kalmadı, Portekiz'de, Yunanistan'da cuntacıların ipliğini pazara çıkardı. 80'lerde, kaçak Türk işçisi Ali Levend kılığına girip sanayi cehenneminde çalıştı, yaşadıklarında "En Alttakiler" kitabını ve filmini yaptı. 90'da "The Man Inside"la onun hayatı da sinemaya aktarıldı.

Bruce Springsteen - Born in the U.S.A.

Pink Floyd - Comfortably Numb

Sahi senin adın neydi?



Bu aralar sık sık aynı rüyayı görüyordu. Ağa takılmış bir balık gibi çırpınıyordu rüyasında. Ansızın şehirler değiştirmeyi seviyordu. En çokta trenle yolculuk etmeyi. Başını tren camına yaslayıp uzaklara dalmak en çok huzur bulduğu şeydi bu aralar. Biliyordu bir zamanlar onu Haydarpaşa’nın o eflatun sabahında bekleyen biri oluyordu. Bir kent sabaha yeni uyanmış, sahilde ıstakozlar bağrışıyordu. Mutlu bir göğün altında tarifi imkansız sıcak bir kucaklaşma.

Sahi senin adın neydi?

Bazen ucuz olsun diye hiç adını duymadığı otobüs firmaları ile yolculuk ediyordu. Haliçte gün doğumunu izlemeyi ve saatlerce Galata’nın altındaki o çay ocağında Gülten Akın okumayı seviyordu. Bilir misin her şeyden biraz kalıyor insanda biraz hatıra, biraz acı, biraz sevgi ya da korku.

Sahi senin adın neydi?

Doğru ya sen benim adımı hiç bilmedin ki. Biliyor musun zaman ne güzel yürüyordu beni geride bırakarak. Olmayan günlerin birinde ben bir anda yere çakıldım. Sen hiç bilmedin duymadın. Oysaki ben çoğu zaman yalnız ölürken dahi senin ellerini hiç bırakmamıştım.

 Sahi senin adın neydi?

Günün Dinleme Önerileri:

- The Do "The Bridge Is Broken"
- Jose Gonzalez "Slow Moves"
- Gus Gus "Blue Mug"
- Mum "Finally We Are No One"
- Rashit "Paran Yoksa Öl"

Günün Filmi:



Lars Von Trier "Breaking The Waves"

1970'lerin Kuzey İskoçya’sında tutucu bir kasabada geçen sarsıcı bir aşkın öyküsü.

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

The Stone Roses - Ten Storey Love Song

The Brunettes - Small Town Crew
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...