30.09.2012

Erkin Koray "Meçhul"


Erkin Koray kuşkusuz bu toprakların yetiştirdiği en büyük müzisyenlerden bir tanesi. Onun Türk rock müziğine katmış olduğu ruh asla tartışılmaz. Bir dönem ondan ilham alarak eline gitar alan birçok müzisyen Erkin Baba'nın izinden gitmeyi kendilerine hedef olarak seçtiler. Canlı olarak birkaç kez izleme fırsatı bulduğum Erkin Baba'nın sahnede vermiş olduğu mesajlar, onun müzisyen kimliğine ilave olarak bu dünyanın gidişatına karşıda ne kadar duyarlı bir insan olduğunu gösteriyordu.

Ustanın eşsiz müziğine yabancı kalamayan Seattle kökenli Sublime Frequencies plak şirketi "Meçhul" singles & rarities adlı albümü plak ve CD formatında yayınladı. Erkin Koray'ın kişisel plak kolleksiyonunda alınan 11 adet parça 1970-1977 arasındaki dönemi kapsıyor. 2011 yılında yayınlanan albüm ülkemizdede bulunuyor. Geçen günlerde bu albümü plak olarak arşivime kattığım için büyük bir keyif yaşadım. Ünlü müzik sitesi Pitchfork tarafından 10 üzerinden 8.1 gibi yüksek bir not verilen albüm Amerikan radyolarında çok sık çalınan albümlerden bir tanesi. Albüme Amerika'nın yanı sıra, Avusyralya, Yeni Zelanda ve Japonya gibi ülkelerde büyük ilgi olduğunu söyleyen Sublime Frequencies şirketi yetkilisi Mark Gengis, çalışmanın Erkin Koray'ın ABD'deki ilk çalışması olduğunu söyledi.



Albüm için yapılan yorumlardan bazıları ise şu şekilde:

-  Türkiye’de Rock müziğin ikonlarından Erkin Koray, son yıllarda Batı’ya da derleme çalışmalarıyla ulaştırılmaya başlandı. Böylece yeni dinleyiciler, Anadolu’ya Rock müziğini getiren adamı tanımış oluyor...Bu eşsiz koleksiyonu, Hendrix, Amon Duul gibi isimleri seven dinleyiciye tavsiye ediyoruz. "Othermusic internet sitesi"

-  Erkin Koray Türkiye’de rock müzik yapan ilk isimlerden biri. ABD’de dinleyicileriyle buluşacak olan Koray, birer kopyasını da imzalayacak. Kaçırılmaması gerekir. "San Francisco Chronicle"

-  Albümdeki ’Kendim Ettim Kendim Buldum’, ’Hadi Hadi Ordan’ gibi parçalar insanı mutlu ediyor. Acaba Koray’ı turneye çıkarsalar çok mu fazla şey istemiş oluruz. "Aquarius  Records’un internet sitesi"

 -  “Albümü aldığım gün 5 kez dinledim. Erkin Koray, Elvis Presley, Jimi Hendrix ve Beatles’ı bir araya toplayan bir sanatçı. "Blastitude"

 -  Koray’ın ’Meçhul’ albümünü dinlemek, müziğin farklı dönemlerine tanıklık etmek gibi bir şey. "Blurt"

Kapanışı  Erkin Baba'nın albüme yazmış olduğu bir notla bitirelim.

Whenever I see that the audience is LESS than what I expect, I always think:
"There must be something wrong with ME"
My thoughts are the same, When the audience is MORE than what I expect...

Erkin Koray - Kendim Ettim Kendim Buldum

Erkin Koray - Hadi Hadi Ordan

29.09.2012

Some Girls Are Bigger Than Others


Bazı kızlar diğerlerinden daha derin olur. Çok iyi yüzme bilsen bile sığ sularda boğulursun...


From the ice-age to the dole-age
There is but one concern
I have just discovered :

Some girls are bigger than others
Some girls are bigger than others
Some girl's mothers are bigger than
Other girl's mothers

Some girls are bigger than others
Some girls are bigger than others
Some girl's mothers are bigger than
Other girl's mothers

As Anthony said to Cleopatra
As he opened a crate of ale :

Oh, I say :
Some girls are bigger than others
Some girls are bigger than others
Some girl's mothers are bigger than
Other girl's mothers

Some girls are bigger than others
Some girls are bigger than others
Some girl's mothers are bigger than
Other girl's mothers

Send me the pillow ...
The one that you dream on ...
Send me the pillow ...
The one that you dream on ...
And I'll send you mine


The Smiths - Some Girls Are Bigger Than Others

The Smiths - The Charming Man

28.09.2012

Tehlikeli Oyunlar


Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok.

Young Galaxy - Open Your Heart (Madonna Cover)

Blood Orange - Dinner

Kadının adı yok


Ruth Orkin tarafından çekilen "American Girl" adlı bu fotoğraf aslında kadın olmanın zorluğunu anlatıyor. Kadın olmak ülkelerden, coğrafyalardan, sınırlardan bağımsız olarak yerçekimli ya da yerçekimsiz her ortamda zor. Tıpkı Cemal Süreya'nın o müthiş şiirinde dediği gibi 

Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil. 



Yıllar önce Duygu Asena'nın Atıf Yılmaz tarafından da filme çekilen Kadının Adı Yok kitabının ismi feminizmin öncü cümlelerinden biri olmuştu. Aradan yıllar geçmesine, sözde ileri demokrasiye balıklama atlamamıza, kişi başına düşen milli gelirimizin bilmem kaç lira olmasına, en hızlı gelişen dünyanın bilmem kaçıncı ekonomisi olmamıza, eşekten inip lüks ciplere binmemize rağmen ne değişti. Her gün gazetelerin 3.sayfalarında boy boy haberler; töre cinayetleri, eski kocası tarafında öldürülen anneler, sevgilisi tarafından dövülen kızlar, zorla kaçırılıp ırzına geçilen kadınlar, kendisini ret ettiği için bir mahluk tarafından öldürülen hayatının baharında üniversite öğrencileri. Tuhaf olan ise bir kadın tarafından doğurulup, büyütülen bir varlık tarafından öldürülmek. Bütün bunlar olurken nedense kimse masaya elini vurup, yüksek sesle Kadın Haklı Beyler demek istemiyor.

Le Tigre – I’m So Excited

Kimbra - Cameo Lover

27.09.2012

Duygusal açılım


Seni ilk gördüğümde aklım başımdan uçup gitmişti. Uzaya giden ilk insan bile ancak bu kadar heyecanlı olurdu. Konjektürel çerçevede, objektif ölçülerde, subjektif duygularla yaklaşmayı denedim sana. Önce nutkum, sonra kalbim, en sonunda aklım tutuldu. Meksika sınırından Amerika'ya kaçmaya çalışan bir Meksikalı kadar samimiydim. Mülteci duygular taşıyorum diyeceğim "Anam babam geç bunları" diyeceksin. Biliyorum i-phone çıktığından beri çok bayatladı  bu duygular. Az çok tanıyorsun beni, Foursquare'den duygu bildirimi yapamıyorum. Gerisini anlatmaya gerek yok; vitamini kabuğuyla tüketilmiş, geriye sadece posası kalmış ekşi bir tat.

Geriye ne kaldı diyeceksin. Biraz sen, biraz ben, boş bir odada bir parça nihilizm, dar bir sokakta birazcık anarşizm. Bana hiç bakma artık ben mümkün değilim. Son bir randevu veriyorum sana. Ah Muhsin Ünlü tekrar şiir yazmaya başladığı zaman, aynı gün ve aynı saatte o ağacın altında tekrar buluşalım...

Clock Opera - Once and for All

Cocorosie - Gallows

Porcelain Raft - Tip of Your Tongue

Bir delinin mal beyanı


1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
2- Gökyüzünde bir bulut
3- Bitlis'te beş minare
4- Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili
5- Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri
yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı
6- Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
7- Palandökende bir palan, iki döken
8- Kastamonu'da üç kasto
9- Üç fay hattı
10- Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
11- Dünyada mekan
12- Ahirette iman
13- Denizde kum
14- Uzayda yerçekimsizlik
15- Bir çuval gazoz kapağı
16- Bir kibrit kutusu sigara izmariti
17- On sekiz saç biti
18- Biri İngilizce 6 adet küfür
19- Yirmi tane boş naylon poşet
20- Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht
21- Bir sürü saç sakal, kıl, tüy, yün
22- Uç ayrı parkta, üç ayrı belediyeye ait, üç ayrı banka reklamlı bank
23- Bir ayakkabı çekeceği
24- İki büyük taş kütlesi
25- Bir adet ağaç gölgesi
26- Üç kuş kanadı sesi
27- Bir sürü kedi, köpek
28- Bir Marmara Denizi
29- Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci
30- Her akşam karıştırılan dört çöp bidonu
31- Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili
32- Nakit 15 kuruş
33- Anne babadan kalma yarısı yaşanmış bir ömür

"Metin Üstündağ"

Lana del Rey - Ride

Crystal Castles - Wrath Of God

26.09.2012

Yazarlı Şarkılar


İsminde "yazarlar" geçen şarkılar listesi. Seç, beğen ve istediğini dinle...

- James "William Burroughs"
- Belle & Sebastian "Marx and Engels"
- Bauhaus "Antonin Artaud"
- Billy Bragg "Blake's Jerusalem"
- Fags "Blues For Albert Camus"
- Modest Mouse "Bukowski"
- The Boo Radleys "Charles Bukowski Is Dead"
- Indigo Girls "Virginia Woolf"
- Jefferson Airplane "Rejoyce"
- The Crabs "Jean Paul Sartre"
- Bob Dylan "See You Later, Allen Ginsberg"
- David Bowie "Jean Genie"
- Lou Reed "Edgar Allan Poe"
- Jean Ferrat "Frederico Garcia Lorca"
- The Go-Betweens "The House That Jack Kerouac Built"
- Indochine "Des Fleurs Pour Sallinger"
- Gong "I Am A Freud"
- 10.000 Maniacs "Hey Jack Kerouac"
- Bonnie Prince Billy "Pushkin"
- Pogues "Night Train To Lorca"
- King Crimson "Neal and Jack and Me"
- Graham Parker "Just Like Herman Hesse"
- The Dandy Warhols "Nietzsche"
- Patty Larkin "Pablo Neruda"
- Bollock Brothers "Oscar Wilde"

Belle and Sebastian - Marx and Engels

The Go-Betweens - The House That Jack Kerouac Built

Gönül Dağı


Gönül dağı yağmur boran olunca
akar canözüme sel gizli gizli
bir tenhada can cananı bulunca
sinemi yaralar, dil gizli gizli

dost elinden gel olmazsa varılmaz
rızasız bahçenin gülü derilmez
kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
gönülden gönüle gider, yol gizli gizli

seher vakti garip bülbül öterken
kirpiklerin ok ok, cana batarken
cümle alem uykusunda yatarken
kimseler görmeden, gel gizli gizli...

Neşet Ertaş'ın ölümüyle hepimiz biraz daha yoksullaştık. Dillerde kalan ise sadece iki satır sözcük "Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?"

 Neşet Ertaş - Gönül Dağı

25.09.2012

Başarılı olmak


Hayatta başarılı olmanın iki yolu olduğu söyleniyor. 1) Şanslı olmak. 2) Hile yapmak. Bense dayanıklı olmayı tercih ederim. Çünkü dayanıklılık kadar kışkırtıcı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden, şu “Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder” dedikleri hastalığa yakalanmayı istemişimdir hep. Ne yazık ki bu hastalığa sonradan yakanılmıyor, bu hastalıkla doğuluyor, o da 10 milyonda 1! Hastamız hiçbir acıyı hissetmiyor. Parmakları kesilse, bacakları kırılsa, kolları yansa, kafası yarılsa, kaşı açılsa… Vız gelip tırıs gidiyor!

"Murat Menteş"

Eyedress – Everything We Touch Turns Into Gold

Secrets – Bronze

24.09.2012

Altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde


Altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde
eski savaşçılar vesair geçmiyor bulutlardan
çiçek alıp eve götürüyoruz
bunun bir delilik olduğunu bile bile
en ıssız duyguların ucunda karakollar..

"İ.Ö"

Günün Dinleme Önerileri:

- My Bloody Valentine "Only Shallow"
- Lush "For Love"
- 21. Peron "Anlatamıyorum"
- Cocteau Twins "Lorelei"
- Shop Assistants "Somewhere in China"

Günün Filmi :



Kutluğ Ataman "Aya Seyahat" (2009)

Yıl 1957, Erzincan'ın politikadan, teknolojik gelişmelerden uzak bir köyü. Heyacanlı, inançlı dört temiz Anadolu insanı aya seyahat etmek için planlar yapıyor. Bu sürüven düz, duyguyu seyirciye bırakan bir tonla konuşan yerel bir anlatıcı ve siyah-beyaz fotoğraflarla döneme çok yakışan bir "foto-roman" tarzında anlatılıyor. Bu filme ilgili geniş bir yazıyı daha sonra yazacağım diyerek konuyu şimdilik kapatıyorum.

Bir bilgenin dediği gibi "Ve sonra kalbim olaysız bir şekilde dağıldı."

Hepinize Mutlu Pazartesiler...
 
Riz Ortolani - Oh My Love (feat. Katyna Ranieri)

Honeymoon Stitch - Day of the Lords

22.09.2012

Sınavda Çıkmayacak Sorular


Teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
Çeyrek altını önemsiyorlar, küresel ısınmayı ve beş çaylarını
Ortadoğu’yu ihtiyaç halinde seviyorlar, gökdelenleri her haliyle
Eve geç gelmeyi borsaya bağlıyorlar, geriye kalanları astrolojiye
‘Konuşan tartı’lardan korkmuyorlar bir de,
-Ben bazen korkuyorum-

Artis diyorlar erken ölenlere bir akşamüstü her yer kalabalık
Her yer kalabalık, üzgünüz yeteri kadar ve Rimbaud mahkemelerde sanık
Sırayla ölüyor kumbarası kırılmış çocuklar, tez konusu bile değiller
İçinde Ortadoğu geçmeyince şiir de olmuyor, bir şeyler kahrolsun!
-İşgal edilmiştir inandığımız tüm çiçekler!-

Stratejik bir aşk yaşıyorum devlet görmesin, keşişleri hemen soboleyin
Bu saklambaç bizden uzak, kavimler göçü konumuz değil, seni seviyorum!
İdeolojiler söylüyorum dünya kurtarmak isteyenlere ve çok rüya görüyorum
İnsanı anlamakla meşgulüz, üstelik görünürde hiç ipucu da yok
Ben bazen korkuyorum, annem duruyor hemen kalbime
Beni hep yanlış öldürüyorlar anne diyesim geliyor...

.....

Devrik cümlelerle düşünüyorum…

-Sigortalı bir işe girmeden aşık olunmuyor-

"Güven Adıgüzel"

Edith Piaf - Heaven Have A Mercy

Leonard Cohen - Waiting For The Miracle

Gel içimdeki uranyumu zenginleştirelim




Gel içimdeki uranyumu zenginleştir sevgilim! Starbaksları kundaklayalım istersen! Yeşilay derneği başkanından ateş isteyelim sigaralarımıza, kahveden adam toplayalım apar topar bir akşam aniden, gökyüzündeki tabelaları değiştirelim.

Gel içimdeki uranyumu zenginleştir sevgilim! Emperyalistlere küfredelim istersen, kapitalistlere nasihat edelim, modernistleri en yakın hastaneye sevk edelim. Doğayı sevip, yeşili koruyan bir çocuğa çok masallar anlatalım sonra…

Gel içimdeki uranyumu zenginleştir sevgilim! bir gece tüm duvarlara -belki bir gün yeniden- yazalım.  Gel polemiğe girelim tüm gücümüzle ekmeğimizi çalanlarla...

"Güven Adıgüzel" 

Ride - Vapour Trail

Pale Saints - Sight of You

21.09.2012

Meat Is Murder


Öyle kimseler vardır ki bir hayvanın incitmezler, ama dolaylı olarak başkalarını bu işe zorlarlar. Et yiyen herkes hayvanı bizzat öldürsün ya da bu kişiler gidip ömürlerinin bir saatini o güzel manzarayla geçirsin bakalım. O leziz yiyeceklerin kendileri için nasıl hazırlandığını görsünler! Allahtan, işledikleri toplu kıyım cinayetleri gözden uzak olsun diye mezbahaları şehir dışına kuruyorlar. Mezbaha, iki ayaklı hayvanın icadıdır. Hiçbir yırtıcı ve kan dökücü canlı, yemini bu denli rezilce yemez! İnsan, kurtların ve yeryüzündeki kan dökücü canlıların yüzünü ağartmıştır!

"Sadık Hidayet"
 
The Smiths - Meat Is Murder

Shout Out Louds - Meat Is Murder

Neyse


‘Neyse’ demek iyidir, ‘bu da geçer’ demek gibidir, geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır. Bazen ‘gibi yapmak’ da iyidir, bazen öyledir, bazen geçer, hiçbir zaman geçmez. İnsan ‘neyse’ demeyi hayli geç öğrenir, belki de geç değildir, tam vaktindedir. Kimi bunda bir olgunluk bulsa da, bulunan şey zorunluluktan başka bir şey değildir. Uzatacak ne var, insan ‘neyse’ demeye başladığında, ‘ne sabahtır bu mavilik ne akşam’ duygusunun da, yavaş yavaş ondan geçtiğini kabul etmeye de başlamış demektir. İkindinin akşam alacası dediğimiz o garip vakte değdiği yerdedir. Hiçbir şey ‘neyse’ demenin niye bunca dokunaklı olduğunu o ıssızlık anı kadar iyi anlatamaz.

Sizin de ‘neyse’ demekten, ‘peki’ demekten yorulduğunuz olmuyor mu? ‘Neyse’ demenin, sanki her şeyi, herkesi, hayatı bağışlıyormuş gibi görünen, oysa unutmaktan, sineye çekmekten, uzaklaşmaktan başka bir şey olmayan kolaycılığı ağır gelmiyor mu? İnsan, ne kendini bağışlıyor gerçekte, ne de bir başkası gibi gelen hayatı, yalnızca unutmayı seçiyor. Unutma! Unutarak yaşayabilirsin diyor, içimizde varsa bir ses, belki de yaşarsan unutursun. Unutarak yaşamak: ‘Neyse’ demek mi? Her şeyi unutmak, kendini de unutmak için. Geri alıyorum söylediğimi, ‘neyse’ demek ‘Bu da geçer yahu’ demek değil, kimse beni hatırlamasın, ben kendimi çoktan unuttum demek.

Çok yorgunum hatırlamaktan demek, belki de başka hiçbir şey dememek. Attila İlhan’ın dediği gibi: “İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur/ tutsak ustura ağzında yaşamaktan” demek. Yazı da yorar bazen insanı, ‘neyse’ diye yazmak bile ağır gelir, kelimeler eline gelmez olur, ‘nasip’ diye baktığın kelimeler bile gönülsüz, uzak durur yazıya. (Bakınız: ‘Neyse’ adlı bu yazı.)



Yalnızca yazı mı, şiir de yorar, şiir de yorulur, hiç başlanmamış, yarım kalmış şiirlerden söz etmiyorum, onlara heves yetmemiştir ya da heves o kadardır. Şu tamamlanmış gibi duran, yayımlanmaya hazır, hatta yayımlanmış şiirler de bazen ‘neyse’ yorgunluğunu taşır. Tomris Uyar’ın unutulmaz hikâyesi ‘Metal Yorgunluğu’nu okuduysanız, beni daha iyi anlarsınız. Uçakların yorgunluğunu anlatmak için kullanılan bu deyimden, insanın düşmesini, kelimelerin düşmesini de anlayabilirsiniz. Metal yorgunluğu sürtünmeden kaynaklanıyorsa, insanın yorgunluğu da karşılaşmaktan, çarpışmaktan, kelimelerin yorgunluğu, insanın acısını alır diye, ağır cümlelere, dizelere bir teselli olarak yerleştirilmekten neden kaynaklanmasın? ‘Neyse’ diye başlayan bir yazı ne anlatabilir?

‘Neyse’ diye bir yazıyı okuyan bunda ne bulabilir? ‘Neyse’ diye yazan, yazmış bulunmakla kurtulabilir mi bu duygudan? ‘Neyse’ diye yazmanın ne faydası var? Hiç. Şimdi ‘neyse’ demek iyi midir? İsterseniz iyi olsun, biri ‘hiç’ diye, biri ‘terörist’ diye öldürülen iki çocuğun henüz sıcak gözleri üstümüzdeyken…

Burası da kalbin, vicdanın, hiç yorulmasını beklemediğimiz şeylerin yorulduğu yerdir, insan hatırlamaktan, hatırlatmaktan yorulur.

Belki bu yazıyı unutmak en iyisi, ben unutmaya hazırım, isterseniz siz de unutun. Kelimeler beni bağışlasın, cümleler özrümü kabul etsin, siz de üzerinde durmayıp ‘neyse’ derseniz… ‘Hali pür melal’im anlaşılmş olur:

İnsan bazen en çok kendinden yorulur!

"Haydar Ergülen"

Nite Jewel - Am I Real?

Fleet Foxes - Helplessness Blues

20.09.2012

Bir Tutkudur Sinema


Seyirci-perde ilişkisinin bu büyülü tarafı, oradan bir sesin, şuradan bir işaretin geliyor olması, bu katıksız ruh hali, kolayca maddi olana dönüşüverir ama. Acele karar vermek lüzumsuz. O sefil madde biraz sonra saf bir ruh olarak perdenin "arkasından" çıkıp gelecektir.

Sinemanın yüzeyi ile arkası arasındaki bu oyun, bu maddeci ilahiyat, seyrettiğimiz filmin çekirdek duygusunun inanç olmasıyla sanki ete kemiğe bürünüyor. Şu perdede akıp giden filme inanırken ben, o da bana Tanrı'nın terk ettiği bu evreni anlatıyor. Derken farklı kılıklarda beliriyor Tanrı. Kimseye ait olmayan, yüzer gezer bir kutsal aşk olarak! Bir komünist olarak! Kutsal olanın terk ettiği o boş yere tesadüfen girmiş bir Godot olarak!

Umut Tümay Arslan'ın hazırladığı "Bir Kapıdan Gireceksin Türkiye Sineması Üzerine Denemeler" kitabı Metis yayınlarından çıktı. Mutlaka okuyun.

Kisses - Midnight Lover

Lana del Rey - Born To Die

Bir Kapıdan Gireceksin


Şayet bir bekleyişse her şeyin özeti, orada her zaman bir de kapı olmalı. Bir taraftan öbür tarafa girip çıkılan bir kapı olabilir bu. Girip çıkanları bir  şey yapan, sadece onlar için var olan bir eşik. Ya da bir tarafın yasak olduğu bir kapı. Tamamen açılamadığı gibi tamamen de kapatılamayan bir kapı. Sinema perdesi tam da böyle bir kapı olsa gerek.

Hangi sır çıkacak bu kapının ardından peki? Öyle akla hayale gelmeyecek bir dehşet beklememek lazım. Ama yine de birkaç sır var ortada. "Temsili bırakıp doğrudan gerçekliğe gitmek istersen, gerçekliğin kendisini kaybedersin," diyen bir Deniz var mesela. Bugünün aşk filmlerinden geçip ona varıyoruz. Bütün kapılar Deniz'e çıkıyor olabilir mi? "Hakikat yanlış anlamadan çıkar," diyen bir Mehmet var sonra.



Kapı ardına kadar açıkken ayaklarında külçeler varmış gibi bir türlü hareket edemeyenlere, oldukları yere çakılıp kalanlara ne demeli? Ya kapıyı açacak o sihirli sözü tam kapının önünde unutuverenler? O fanileri konuşturan bir de Kirpi var.

Perdenin içinden dışarıya doğru sızıp duran şu siyah kütlenin karanlığını biriktirdikçe göz kamaştırıcı bir ışık belirecek sonra: "Hayat sadece hayattır"ı inatla reddeden bir de Hayat Var.

Tristesse Comtemporaine – Empty Hearts

Light Asylum – Dark Allies

19.09.2012

My Death


Bugün Ian Curtis'in hayatından başladık öyle devam edelim istedim. Şimdi birazcıkta Ian Curtis'in karısı Deborah Curtis'in "Touching From a Distance" kitabına göz atalım.

Ian'ın hayattaki tek büyük aşkı müzikti ve öğle yemeği aralarını genelde Victoria Park'ta MC5, Roxy Music ve Velvet Underground dinleyerek geçiriyordu. Bowie'ye fanatik bir şekilde bağlıydı, özellikle de Jacquel Brel şarkısı olan "My Death" yorumuna. İşin doğrusu, Ian'ın kahramanlarının çoğu ölmüştü ya da ölüme takıntılıydı. Aslında bu, yeniyetmelik dönemi için olağandışı bir durum sayılmazdı. Ian olgunlaşmayı diğerlerinden daha ciddiye alıyordu, sanki büyümeye karşı çıkarsa onu geciktirebilirdi.


James Dean'in "Rebel Without A Cause"da giydiğine benzer kırmızı bir mont almıştı kendisine. O da kahramanı gibi asi olmak istiyordu ve tıpkı onun gibi sebebi yoktu. Genellikle isyankarlığı başkalarının hayat biçimine sözlü saldırı şeklini alıyordu. Farklı bir tip olduğu için insanlar onun çevresine dahil olmak için uğraşıyorlardı. O zamanlar dahi, istediği kişiyi karizmasıyla yanına çekebilirdi.

Ian'ın zeki olduğu kesindi, kimse onu ders çalışırken görmemişti gerçi. İngilizce, İngiliz Edebiyatı, din bilgisi, tarih, Latince, Fransızca ve matematik gibi derslerde başarılıydı, ama Almanya'ya duyduğu ilginin tersine, Almancadan çakmıştı. Eğitimine devam etmek, üniversiteye gitmek gibi bir plandan hiçbir zaman bahsetmedi. Arkadaşlarının gerçekçi kariyer planlarının yanında, onun tek istediği, müzik endüstrisine girmekti.


Ian, genç yaşta ölen yıldızlara olan ilgisini hiç saklamadı. James Dean, Jim Morrison, Janis Joplin gibi isimleri ondan öğrendim. 30'una varmadan ölmek istediğini söylediğinde, bunu bir gençlik takıntısı olarak algılamış ve nasılsa geçeceğini düşünmüştüm. Hayatın yaşanmaya değmeyecek olmasına bu yaştan karar vermesi mümkün görünmüyordu. Yaşı ilerledikçe hayatın terkedilemeyecek kadar güzelleşeceğini düşündüm onun için.

David Bowie - My Death

Joy Division - Disorder

Başlıksız yazı


Bazen kendinizi çığrından çıkmış bir yeldeğirmeni gibi hisseder misiniz? Hani o astarının yüzünden pahalı olduğu zaman dilimlerinde. O gün Kuğulu Park'ta her zamanki bankta yan yana oturup susmuştuk. Bazen sessizlik aramızdaki en güzel iletişim şekli oluyordu. Ama ben, en çok senin sessizliğini çözemediğim anlarda mutsuz oluyordum. Çoğu zaman mutsuzluğu anlatmayı denedim, kelimlerin nefesi yetmedi. Ağlamak istedim. Serde erkeklik var olmadı. 

Şimdi düşünüyorum da bu hayatta beni en çok korkutan şey, seni tekrar arayıp seviyorum demek belkide. Ve bir zamanlar sana aşık olmak, Konur Sokak'ta öğle sıcağında polisten biber gazı yemek kadar gerçekti. Ankara'nın gri sokaklarından daha gerçekti. Belkide yalan olan sadece bendim.

The Decemberists - We Both Go Down Together

The Cure - From the Edge of the Deep Green Sea

Walk in Silence


Bir umutsuzluk son haddine geldiğinde, kendinizi öldürebilirsiniz ya da ani bir yaşama arzusu uyandıran yazgısal bir sevinç kaplar her yanınızı. Ian Curtis hakkını ilk tercihten yana kullandı. Sırtında "Nefret" yazan bir ceketle meydan okudu tüm Mancherster sokaklarına. İlk defa ne zaman tüm kalbinle gülümsedin ya da umudun doğmaya başladığı bir gün doğumunu en son ne zaman izledin. Ian bütün bunlara dayanamadı ve kendini astı. Kimler neler söylemiş onun ölümünden sonra bir kulak verelim.

Shaun Ryder (Happy Mondays)

Pips, 70'lerin en sıkı kulübüydü. Hasta olduğumuz kızların hepsi orada olurdu. Biz r&b odasında takılırdık. Kızlar orada takılırdı çünkü. Ama yan taraftan "Transmission" çalmaya başladığında, tüm erkekler, Joy Division seyretmeye akın ederdik. Uzun yağmurlukları bir kenara bırak, Joy Division tamamen farklı, karanlık bir şeydi hepimiz için. Bizden biri gibi görünen tek gruptu. Ian Curtis'le hiç tanışmadım. Okuldan sonra telgrafçı olarak çalışmaya başladım. Bir gün işyerindeki amirim "Dostun ölmüş, hani sevdiğin grup var ya, Joy Division. Ian Curtis ölmüş" dedi. Camdan dışarıya bir çöp tenekesi fırlatmak geldi içimden. Sanki futbol takımım maç kaybetmişti. Evet ben Beatles, Stones ve punk'la büyüdüm, ama elimize müzik aleti almamızı sağlayan grup Joy Division'dır.



Kurt Cobain

Joy Division'dan uzak durdum, çünkü onların birkaç şarkısını dinlemiş ve onlara kapılabileceğimi anlamıştım. Gruba dair duyduğum hikayeler de gösteriyordu ki, her şey bir yana, onlar bir yana olacaktı. Nirvana'nın içinde o gotik havanın olduğunu hissettim hep.

Moby

Zengin bir kasabada fakir büyüdüm. Herkes uzun boylu ve sağlıklıydı. Tek kaçışım kitaplar, müzik ve mükemmel sesli şarkıcılardı. Hayatımın en önemli anlarından biri, New Order elemanlarına benimle "New Dawn Fades" şarkısını çalmak isteyip istemediklerini sormamdır. ("24 Hour Party People" filmi için) Barney ve Peter'a nasıl çalacaklarını öğretmek zorunda kaldım. Peter bu şarkıyı en son Ian hayattayken çaldıklarını söyledi. 16 yaşımdayken bana Ian Curtis'in yerini dört dakikalığına alacağımı söyleselerdi, hayatta inanmazdım. Lower East Side'da bir bara giderseniz, Joy Division duyma ihtimaliniz yüksektir. 90'lar Amerikası müzik açısından çoraktı. Interpol, The Killers, TV On The Radio'nun 90'ları tamamen pas geçmiş olmaları süpriz değil. Williamsburg'ta yaşayan 22 yaşındaki biri için Limp Bizkit mi, yoksa Joy Division mı daha ilhan vericidir? Seçim bariz bence!

Joy Division - Dead Souls

Moby - New Dawn Fades

18.09.2012

Belle and Sebastian



Madame Cecile Aubry’nin kitaplarının konusu olan Belle and Sebastian, beyaz bir dağ köpeği olan Belle ile bu köpekle maceralara atılan Sebastian isimli bir çocuğun öyküsünü anlatıyordu. 60’lı yıllarda bu popüler kitap Fransız televizyonlarında çizgi film olarak yayınlanmaya başladı. İsmini bu çizgi filmden alan Belle and Sebastian 1996 yılında Glasgow’da 24 saat açık bir kafede kuruldu.


İçerideki 7 genç çocukluk kahramanlarının isimlerini birleştirip müzik yapmaya karar veriyorlar. Grubun beyni Stuart Murdoch Glosgow üniversitesinde fizik okurken 3 kere sınıfta kaldığı için okuldan atılıyor ve kendi yolunu çizmeye karar veriyor. Boksörlük ve koşuculuk gibi denemelerden sonra şarkı sözü yazmaya başlıyor. Bir noktadan sonra içindeki boşluk Murdoch’u Belle and Sebastian’ın en büyük ilham kaynaklarından biri olan kült grup Felt’in kurucusu Lawrence Hayward’ı aramak için Londra’ya sürüklüyor. Fakat bu hareket ümitsiz bir hayal kırıklığı ile sonuçlanınca daha fazla şarkı sözü yazmaya başlıyor.
Murdoch işsizler için açılan bir müzik kursunda Stuart David ile tanışır. İkili daha sonraları kemancı Sarah Martin, gitarist Stevie Jackson, keyboard da Chris Geddes, davulcu Richard Colburn ve çellocu Isobell Campbell’ı aralarına katarak ekibi tamamlamış oldular. Grupta yer alan bu yedi kişinin ortak düşünceleri bu grubu sadece bir proje olarak bırakmak, müziğin hayatlarına girip onları yönlendirmesini engellemekti . Hatta grup sadece 2 albüm çıkarıp dağılmayı planlıyordu. İlk sessiz patlamasını 1996 yılında pop akımının en etkili döneminde Electric Honey etiketiyle 3 gün içinde kaydettikleri ilk albümleri Tigermilk ile yaptılar. Sadece 1000 kopya basılan bu albüm Radio 1 DJ'lerinden Mark Radcliffe tarafından keşfetildi. Albüm tekrar basılana kadar 400 pound gibi bir rakama el değiştirmeye başlamıştı bile.


Tigermilk albümü kelimelerle ifade edilmek istense sanırım kullanılacak en güzel iki sözcük kırılgan ve değerli olurdu. Nick Drake, Felt, Orange Juice, Smiths, Beach Boys etkilerinin hissedildiği albüm kendine özgü havasıyla farklı bir kulvarda ilerliyor. Albüm Murdoch’un şarkı sözü yazma becerisini gösteren, İncil referansları içeren The State I am In ile açılıyor. Ardından gelen Expectations bir insan nasıl olur bu kadar gerçekçi gözlemler yapar, kendi hayatından ve çevresinden nasıl kısa hikayeler anlatır sorusunun cevabı sanki. Yaptığımız müzikte mutlu bi hüzün mü var, yoksa hüzünlü bi mutluluk mu tezinin formülü She’s Losing It. Grubun klasik tarzından biraz uzaklaşmış görünen Electronic Renaissance, sözlerin müzikten bir adım önde gittiği I Could Be Dreaming, piyano ağırlıklı kemanlı, flütlü renkli bir cümbüşün yumuşak vokallerle desteklendiği We Rule The School, kişisel fikrimce en güzel Belle and Sebastian şarkılarından bir olan My Wandering Days Are Over, neşeliymiş gibi görünüp insana ters köşeye yatıran ironik I Don’t Love Anyone ve albümün finalini yapan Mary Jo


Albümlerinde ve basın için verilmesi gereken fotoğraflarda bile grupta yer almayan bir kız fotoğrafını kullanan grubun bir başka özelliği ise, konser mekanları olarak kendilerine kütüphaneleri, kiliseleri ve evleri de seçiyor olmalarıydı. Zaman ilerledikçe gruptan kopmalar başladı Stuart David gönlünü kaptırdığı elektronik temelli müzik için Looper projesine yöneldi. Isobel Campbell ise 2002 yılında Storytelling albümünün yayınlanmasından sonra Gentle Waves projesi ve solo kariyerine yönelmek için grupla yollarını ayırdığını açıkladı. Im Waking Up to Us parçası yarı acımasız ve yarı hüzünlü sözleriyle Isobel Campbell’a hissedilen eksikliği anlatan bir parça olarak hafızalarımızda yer edindi. Bütün bu ayrılıklara rağmen Stuart Murdoch gönlünden kopan en güzel hikayeleri anlatmaya devam ediyor bizlere.

Belle & Sebastian - The Boy With the Arab Strap

Belle & Sebastian - Le Pastie de la Bourgeoisie

Yitik Hüzün


Kaçmak … galiba bugünlerde ruhum en çok onunla meşgul. Kendime mi, uzaklara mı, meçhule mi? Ne önemi var!.. Böyle bir zamanda, altını defalarca Çizdiğim o cümle, yine gözlerimin içine bakıyor: “Ve kadınlarda ne hüzünlü bir güzellik vardı…” Rilke, ah Rilke… Şöyle diyor başka bir yerde de: “Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden, her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim. Her şey, şimdi oraya gidiyor. Orada ne olup bitiyor, cahiliyim.” Görmüyor kimse artık… Derinlerde bir şey aramanın zamanı değil. Yüzeyde ne varsa, cilalı, parlak, ışıltılı… Bir iç dünyanın olduğundan şüphe edeceğiz neredeyse… Hüzünlü güzelliklerin mevsimi geçmiş olmalı. Bütün yüzler aynı şimdi, bütün bakışlar aynı…
 
"Ali Çolak"

Au Palais – Because The Night

Indoor Voices – So Smart

17.09.2012

Yüzyılın en iyi 50 şarkısı


BBC Radio 1'in kırk yıllık diskjokeyi John Peel, 2004 yılında 65 yaşında Peru'da tatil yaparken kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti. Büyük usta birçok grup için sıradan bir radyo programcısı değil, bir ağabeydi. Hayranı olduğu grupları sonuna kadar destekler, bu tavrıyla bütün gruplara cesaret verirdi. Öyleki bu alemde John Peel Sessions serisi olmayan müzisyenlere kız bile vermiyorlardı. John Peel bir gelenek olarak, her senenin son günü en iyi 50 şarkıyı çalardı. Milenyuma girerken yapmış olduğu 50 şarkılık liste şu şekildeydi.



- Joy Division "Atmosphere"
- Undertones "Teenage Kicks"
- Joy Division "Love Will Tear Us Apart"
- Sex Pistols "Anarchy In The UK"
- The Clash "(White Man) In Hammersmith Palais"
- New Order "Blue Monday"
- The Smiths "How Soon Is Now"
- Nirvana "Smells Like Teen Spirit"
- The Smiths "There Is A Light That Never Goes Out"
- This Mortal Coil "Song To The Siren"
- Robert Wyatt "Shipbuilding"
- Pulp "Common People"
- Captain Beefheart & His Magic Band "Big Eyed Beans From Venus"
- Dead Kennedys "Holiday In Cambodia"
- Joy Division "New Dawn Fades"
- My Bloody Valentine "Soon"
- New Order "Ceremony"
- Only Ones "Another Girl, Another Planet"
- New Order "Temptation"
- Joy Division "She's Lost Control"
- Wedding Present "Brassneck"
- The Smiths "This Charming Man"
- Sugarcubes "Birthday"
- The Fall "How I Wrote Elastic Man"
- Wedding Present "My Favourite Dress"
- Delgados "Pull The Wires From the Wall"
- My Bloody Valentine "You Made Me Realise"
- Joy Division "Transmission"
- Sex Pistols "Pretty Vacant"
- Pixies "Debaser"
- Belle & Sebastian "Lazy Line Painter Jane"
- New Order "True Faith"
- The Clash "Complete Control"
- The Fall "Totally Wired"
- The Jam "Going Underground"
- Stereolab "French Disko"
- Jimi Hendrix Experience "All Along The Watchtower"
- The Fall "The Classical"
- Damned "New Rose"
- Tim Buckley "Song To The Siren"
- Beach Boys "God Only Knows"
- The Velvet Underground "Heroin"
- Nick Drake "Northern Sky"
- Bob Dylan "Visions Of Johanna"
- Beatles "Im The Walrus"
- Beach Boys "Good Vibrations"
- Sundays "Can't Be Sure"
- Culture "Lions"
- PJ Harvey "Sheela-na-gig"
- Pavement "Here"

Joy Division - Atmosphere

Undertones - Teenage Kicks

Joy Division - Love Will Tear Us Apart

Kayıp Şehir


Mevsimin kışa hazırlık yaptığı bu günlerde, televizyon kanalları yeni yayın döneminde birbiri ardına yeni sezon dizilerini yayınlamaya başladılar. Bu dizilerden kendi adıma en ilgi çekeni “Kayıp Şehir”. Öncelikle Kayıp Şehir alışagelmişin aksine tepedekilerin değil, en alttakilerin hayatına odaklanıyor. Yani bir anlamda artık deniz kenarında bir yalıda yaşayan ihtişamlı bir ailenin ya da köy konağında etrafına emirler yağdıran bir toprak ağasının hayatından çıkıp bir şehrin kirli arka sokaklara uzanıyoruz. Bu sokaklarda yaşayanlar öteki tabir ettiğimiz ve burun kıvırdığımız insanlar aslında; hırsızlar, işportacılar, translar, fahişeler, sokak çocukları, göçmen Afrikalılar, Çingeneler. Bu açıdan dizinin giriştiği iş büyük bir risk aslında. Hep güzel şeyleri izlemeyi seven, muhafazakar kurgulara alıştırılmış ortalama izleyici için zor bir dizi. Gerçi Behzat Ç. bir anlamda bu alışılmış, tek düze ilerleyen, beyinlere uyuşukluk hissi veren kurgu mantığını yıkmıştı. Her bölümde çuvaldızı bir yerlere batırmayı ihmal etmiyor, anlayan anlaması gerektiği anlıyordu.


 
Bütün bu ciddi riskleri önceden öngördüğünü tahmin ettiğim dizinin elbette kendine özgü kozları var. En başta dizinin hikayesi, politik duruşları ve kalemlerinin gücü ile ötekilerden olan bir ekip tarafından yazılmış: Yıldırım Türker, Murat Uyurkulak, Hakan Bıçakçı, Seray Şahiner, Leyla Olça. Öykü geliştirme ve proje tasarımı Tomris Giritlioğlu, yönetmen Cevdet Mercan ve müzikler Demir Demirkan. Buna Sezen Aksu’nun dizi için söylediği sözlerini Yıldırım Türker’in yazdığı “İstanbul Yokmuş Bundan Başka” şarkısını eklediğimiz zaman sanırım ne söylemek istediğim daha net anlaşılıyor.



Kayıp Şehir bir göç hikayesi ile başlıyor. Toptaş Ailesi birbirlerine bağlı ve güçlü, tipik bir Karadeniz ailesidir. Meryem beşi erkek, biri kız altı çocuk ve yaşlıca bir kayınpeder ile beraber yaşamaktadır. Altı kardeşten en büyüğü İsmail yirmi beş, fırlama bir çocuk olan İrfan yirmi üç, sorumluluk sahibi Kadir yirmi iki, tek kız çocuk olan Seher on sekiz, okumayı hiç sevmeyen Sadık on altı ve en küçük Hakan’sa sekiz yaşındadırlar. Beklenmedik olaylar Toptaş ailesini bir göçe doğru iter. Apar topar İstanbul’a gelen aile, hepsinden önce bu büyük şehre gelmiş olan büyük oğul İsmail’in evine sığınır. Bu noktada bu göç teması Ömer Lütfi Akad ve Halit Refig filmlerini anımsatıyor. 1965 tarihli Gurbet Kuşları’nda Bakırcıoğlu Ailesinin reisi baba Tahir Efendi’nin o meşhur cümleleri akıllara geliyor. “Allah’ın izniyle şah olacağız İstanbul’a şah. Sırt sırta verdik mi, kolay. Dağları bedesten ederiz vallahi”. Ama bilmez ki İstanbul ne şahları soytarı etmiştir. Ve elbette Haydarpaşa Gar’ından denize bakıp “İstanbul, ya sen beni yeneceksin ya da ben seni “ repliğini söyleyen bağrı yanık Anadolu Delikanlıları nasıl unutulur. Bu noktada bu cümleleri söylemek dizide futbolcu olmak hayaliyle yanıp tutuşan ve gerçekten yetenekli olan İrfan karakterine düşüyor.



Dizinin oyuncu kadrosuna gelirsek,  yılların usta oyuncusu Ahmet Mekin İsmail Dede rolünde bir sigorta gibi dizinin başköşesinde yaşananları seyrediyor. Aysel rolündeki Gökçe Bahadır bataklık kızı rolünde bir yeni Müjde Ar profili çiziyor. Uğur Polat sessizce rolünün hakkını veriyor. Sorumluluk sahibi kardeş rolündeki Kadir ve kişisel fikrimce geleceğin yıldız adaylarından biri olacak delidolu topçu rolündeki İrfan yani İlker Kaleli ilk bölüm itibariyle dikkat çeken isimler.

Yeni sezonun farklı yapımlarından biri olan “Kayıp Şehir”, sığlaştırılmış, tamamen kurgusal düşler çizen bir dizi sektöründe ayağı yere sağlam basan bir yapım. Gerçek hayatta göz ucuyla baktığımız en altta yaşayanlara dair çarpıcı bir hikaye. Toplum olarak bazen gerçeklerin gözümüze sokulması biri rahatsız ediyor. Tıpkı Behzat Ç örneğinde olduğu gibi bu dizinin yasaklanmasını isteyen kimseler çok yakında yayında olabilir. Ve son olarak Aysel demişken dizideki saplantılı aşık ve bir futbol kulübünün başkanı rolündeki Uğur Polat’ın Gökçe Bahadır’a olan tutkusu aklıma bir Attila İlhan şiirini getirdi.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum…

Chromatics - In The City

Enon - In This City

Yetişkin bedeninde çocuk olmak


Erkek arkadaşımın en büyük korkularından biri (sık sık söyler) bir gün beni kucaklarken kaburgalarımı kırmak. Bir keresinde gazetede böyle bir şey okumuş; adamın teki havaalanında kız arkadaşını karşılamış, onu gördüğüne o kadar sevinmiş ki, kızı öldürmüş. Benim en büyük korkum ne, bilmiyorum; fark edilip yakalanmak ve yetişkin bedeninde çocuk olmakla suçlanmak belki.

"Tama Janovitz"

Günün Dinleme Önerileri:

- Shirley Bassey "Diamonds Are Forever"
- PJ Harvey "One Line"
- The Clash "Ghetto Defendant"
- Stereolab " Captain Easychord"
- Alpay "Kirpiklerin Ok Ok Eyle"

Günün Filmi:



"The Double Hour" Yön: Giuseppe Capotondi (2009)

Bir bilgenin dediği gibi; "Kutsal olan gerçekler değil, kişinin kendi gerçekliği için çıktığı arayıştır."

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Brainstorm - A Day Before Tomorrow

Reverend And The Makers - He Said He Loved Me

16.09.2012

Güçlü notaların yalnızlığı: İşteş Gezen Fiiller


İşteş Gezen Fiiller; kendi halindeliğin buz tutmuş sınırlarında, o ince tabaka üstünde parmaklarının ucuyla sessiz, sakin ama dikkatli bir şekilde yürüyen bir topluluktur.

Gülşah ve Tamer ikisinden oluşan İşteş Gezen Fiiller bugün HappyBlueMondays sayfasının güzel konukları oluyorlar. Bana yazmış oldukları mail dolayısıyla tanıma fırsatım bulduğum bu güzel grup amatör ruhlarını güzel melodilere dökme konusunda çok başarılılar. İlk dinleyişte yapmış oldukları şarkılar kalplerde bir sonbahar tadı bırakıyor. Hazan mevsiminde tıpkı ağaçalardan kopan yapraklar gibi; yalnızlığı seven ruhlardan kopan melodilerin insanın bilinmez derinliklerine düşmesi gibi.

1 Mart 2009 tarihinde kurulan grubun 4 albümü bulunmaktadır. Grup müziklerini ve şarkı sözlerini yazarken gerek geçmişte yaşamış oldukları hayal kırıklıklarını, gerekse kendi hayal dünyalarında kurmuş oldukları kurguların sonuçlarını kullanmaktadır. Bazen hiç yaşamamış oldukları şeyleri anlatırken acı çekmekte, bazense yaşadıklarını anlatmakta zorluk çekmektedir. Her türlü ticari kaygıdan uzak olan I.G.F. kendi halindeliğin en sade halini temsil etmektedir. Yapmış oldukları 4 albümde ticari kaygılardan uzak, kendi internet sitesi üzerinden free olarak yayınlanmaktadır. Kendi cümleleri ile "I.G.F, daha çok insana ulaşmak, konserler vermek yada tanınmak gibi bir düşünce içerisinde değildir. Keyfi yerindedir. Müziğin doğru insanlara ulaşması dışında grubun herhangi bir düşüncesi bulunmamaktadır. Yaptığı müzik dikenli tellerle çevrilmiş olup, underground kültür dışında populer ve diğer kültürlerin yaklaşmasını engellemektedir." Bunların dışında aynı insanların Dryad's (Medieval&Celtic&Folk) ve Whisper My Lullaby (Ambient Downtempo&TripHop) ismiyle 2 ayrı grubu daha mevcut olup çalışmalarına devam etmektedirler.

Ben sadece bir aracı olarak I.G.F. müziğinin doğru insanlara ulaşmasını istedim. Bu grubu özgün ruhuna mutlaka bir göz atın diyerek sözlerime son veriyorum.

IGF - Bazen

IGF - Çocuk

14.09.2012

Adult Monkey


Adult Monkey gönül verdikleri müziği yapan Büşra ve Felat ikilisinden oluşan bir grup. Bana mail yoluyla ulaşan bu ikiliden sizlerinde haberi olsun istedim. 

Başlarda lo-fi türünde kayıtlar yapan ikili, daha sonra bilgisayar müziğinin nimetlerinden faydalanarak elektronik temelli bir müzik yapmaya başladılar. İlk albümlerini internet üzerinden yayınladılar. Albümü buradan dinleyebilirsiniz. Daha sonraları 4-5 şarkıdan oluşan EP'ler yayınlamaya karar veren ikili Supermarket isimli bir EP yayınladı. Bu esnada Dogzstar, Yeni Kemancı ve Arkaoda gibi mekanlarda konserler verdiler. Son olarak Politics adlı bir EP üzerinde çalışan ikilinin yeni şarkılarından biri olan "We Have Never Seen an UFO" HappyBlueMondays farkıyla huzurlarınızda...

Jean Cocteau'ya sormuşlar "Eviniz yansa, neyi alıp kaçardınız?" diye. Cocteau cevap vermiş. "Ateşi alıp kaçardım". Evet ateşi alıp kaçmak isteyen amatör ruhlu müzisyenler bana yazın, yaptığınız müziği insanlara anlatmaya çalışalım...

Adult Monkey - We Have Never Seen an UFO

Forget That You’re Young


Don't forget the songs
That made you cry
And the songs that saved your life
Yes we are older now
But they were the only ones who ever stood by you...



The Raveonettes - Forget That You're Young

İki kişi


Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir...

Gözün başkalarını da görüyorsa sevdiğini sevmiyor musundur artık?

Birini sevmek topyekûn kapattırır mı "dükkânı"? Kepenklerin inmeli midir, elenmiş un varsa elek asılmalı mıdır duvara?

İnsan güzel adamları ve güzel kadınları "görüyorsa" hâlâ, hâlâ "bakıyorsa", aklından "Acaba?" diye geçiyorsa, aslında o kadar da dolu değil midir içi?

Bir boşluk mu vardır aslında? Ondan mı yani mesela?

Liseli bir meram gibi görünen bu bahis, derdi ömürlüktür esasında. Eğer bir tür "kalbî lobotomi" olabilseydi, birini sevince artık ömrünün sonuna kadar kafan karışmasaydı hiç, başka bir şeyi, başka kimseyi düşünemez hale getirilebilseydik kendimizi bir ameliyatla...

Oh! Ne şahane olurdu. Konu kapanır, işimize bakabilirdik. Ne ki hayat bölünüyor ortasından bazen. Nar gibi çatlıyor kalp yumuşak karnından. Dağılıyoruz kırmızı kırmızı, toparlayamıyoruz tanelerimizi.

Ama işte kalbimiz çırpıştı diye hata da yapmak istemiyoruz; hayatlarımız çok fena kıymetli. Tanıdığımız, sevdiğimiz, güvendiğimiz, alıştığımız hayatı bırakmak, bir güzele feda etmek elimizdekini de vicdani bir mesele.

Bir vicdan ve korku terazisi çalışıyor hep içimizde. Ne kadar korkuyoruz kaybettiğimizin yerini dolduramamaktan? Kalbimiz buruşacak mı kapılmasak hiç o yeni rüzgâra? İhtiyarlamış gibi mi hissedeceğiz? Başlangıcın heyecanı mı daha büyük yoksa kaybetmenin korkusu mu? Bir yeni ile karşılaştığımızda içimizin karmaşık hesap makineleri başlıyor tam yol çalışmaya.

Günahın lezzeti


Yanımızdaki, hayatımızdaki meşru olandır hep. Kabul edilmiş olan, arkadaşlarımıza tanıştırılmış olan, bizimle birlikte hatırlanan, birlikte hatırlandığımız kişi. Birini bırakmıyorsun ki bıraktığında, kendinin onunla tanımlanmış halini de bırakıyorsun aslında. Kendinin o kabuğunu bırakmak kolay mı?

Diğer yandan günah, her zaman daha lezzetlidir sevaptan. Ah günah! Bir nar gibi çatlar ve çatlatır insanı ortasından.

Ne çok kırmızıymış için, görür ve hayret edersin kendine. Neler neler yapabilirmişsin meğerse! Yeni insan hayretleriyle gelince meclise, minderler kaldırılır, döşekler havalanır. Ah! O tatlı günaha yer mi bulunmaz!

Ama ya eğer hayat güvenmek demekse? Ama ya hayat aslında bir hayretten uzun sürerse? Mesele budur ve hiç hakiki anlamda hesaplanamaz.

Ama bilirsiniz siz de, nar bir kere çatlarsa kimse taneleri toparlayamaz. Çatlatmayayım desen nar kıpırdar kıpırdar, duramaz. Ve kimse böyle büyük kararları verecek gücü kendinde bulamaz. Kimse doğrunun ne olduğunu, benim diyen kimse, bilemez.

İşaret ver hayat!

Kimse sevilmemeyi göze alamaz. O yüzden kimse kimseyi terk etmek istemez, karşıdaki anlasın da gitsin isteriz hepimiz. Ya gitmezse? O zaman bu büyük ve tehlikeli ve günahlı kararlar bize kalmasın isteriz.

Bir işaret versin hayat. Biz istemeden olsun, kalbimize hesap verirsen "Başka ne yapabilirdim ki?" demeyi dileriz.

Öyle bir şey olsun ki kaçınılmaz olsun günah.

Öyle bir şey olsun ki sen sorumluluğunu alma olanların.

Öyle bir şey olsun ki, tufan gibi alsın götürsün seni. Sen seçmemiş ol başına geleni. Bedeli ödenmesin yani. Nar kendi kendine çatlasın.

Sen dur öylece. Ellerin iki yana açık. "Ne yapabilirdim ki? Olacağı varmış" de. Çatlasın nar, saçılsın hayatın yerlere...

"Ece Temelkuran"

Bat For Lashes - Marilyn

Halls - Roses For The Dead

13.09.2012

Korkacak bir şey yok


Korkacak bir şey yok...

Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum.

İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.

"Tezer Özlü"

Zonotope – Zero Gravity

Monster Movie – First Trip To the City

Kanın akışını yavaşlatan müzik: Mazzy Star


Mazzy Star’ın kökleri Los Angeles’lı Rain Parade grubuna uzanır. Gitarist David Robback Rain Parade ile bir album yapıp ayrılmıştı. Daha sonra Opal diye bir gruba katılan Robback burada Hope Sandoval ile tanışıyor. Bir Avrupa turu sonrasında Opal dağılırken, Hope ve Robback Mazzy Star’ı kurmaya karar veriyorlar. 

Mazzy Star kalabalık bir müzisyen ekibinden oluşuyor gibi gözüksede 2 kişilik bir proje diyebiliriz. Mazzy Star müziğini tanımlamak gerekirse karanlık post-punk sularında The Velvet Underground’un hipnotik gitarlarına uzanan psychedelic bir yolculuk. Debut albümleri “She Hangs Brightly” 1990 yılında Rough Trade plak şirketinden çıkaran Mazzy Star kuru ve akılda kalıcı akustik balladları folk, blues etkileşimi ve Sandoval’ın esrarlı, hüzünlü vokaliyle birleştirerek dikkatleri çekti. 

 

Mazzy Star’ı günyüzüne çıkaran ve daha çok insan tarafından bilinmesini sağlayan olay 2.albümleri olan “So Tonight That I Might See”hiti olan “Fade Into You”parçası oldu. Amerika listelerinde tırmanışa geçen bu parça hayalci, melodik, atmosferik ve mesaj verme kaygısından uzak en güzel Mazzy Star parçalarından birisidir. Kimilerine gore ise en iyisi. Duruş itibariyle anti-star havasında olan ikili röportaj vermeyi ve turneye çıkmayı sevmiyorlar. Her fırsatta stüdyoyu konserlere tercih ettiğini söyleyen Hope Sandoval yapı itibariyle oldukça utangaç ve içine kapanık bir karakter. 


Popüler olmamak ve az insan tarafından bilinmek olgularının iyi müzik yapmak için daha iyi bir fırsat olduğunu düşünen Mazzy Star’ın Batman Forever filminin soundtrackine “Tell Me Now”, Stealing Beauty filminin soundtrackine de “Rhymes of an Hour” şarkılarını verdiğini hatırlatalım. “Among My Swan” abümü şarkı sözleri, armonikası ve oldukça durgun yapısıyla oldukça etkileyi bir çalışma. Cocteau Twins etkisinin açık bir şekilde hissedildiği album kırılgan bir parça olan “Disappear” ile açılıyor. Titreten bir mızıka sesi eşliğinde bir gece yarısı hiti olan “Flower in December” Sadoval’ın yankılı ve puslu vokaliyle ruhunuzu uzaklara uçuruyor. ”Rhymes of an Hour”, “Umbilical” ve “Rose Blood” yine aynı formülle yapılmış yavaş ve güzel parçalar. Albümün doruk noktası kabul edilebilecek “Take Everything”kesinlikle “Fade Into You” ayarında bir parça. Bu parçada Jesus & Mary Chain grubundan William Reid’in gitar çaldığını hatırlatalım.


Mazzy Star günümüzde pek benzeri olmayan bir müzik yapıyor. Akımlardan pek etkilenmeden kırılganlıklarını kağıda ve notalara döküyorlar. Bu bağlamda içine girilmesi zor bir grup. Ama geceyarısı depresif saatler için güzel bir seçim. Modern bir Nico yansıması gibi duran vokaller, çok sağlam melodiler ve husuzsuz distortion örnekleri, donmuş zamanda tek başına dinlenecek albümler. Kanın akışını yavaşlatan müzik nedir? sorusunun cevabıdır Mazzy Star. Bu sene yeni iki single yayınlayan Mazzy Star, yeni albümleriyle umarım en kısa zamanda karşımızda olur.

Mazzy Star - Into Dust
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...