28.11.2012

Dur seni seviyorum karanlık!


İnsan her zaman bir şeylerin bedelini ödemek zorunda mıdır? Bazen birilerini anlamaya çalışmak ya da kendimi anlatmaya çalışmak o kadar zor oluyor ki. İnsan kendini anlatamaz, çünkü öznel olamaz. Kanadı kırık bir serçe gibi çırpınırsın. Aslında öyle değildi, böyle demek istedim, şunu yapmak istedim. Ama film bir yerden koptuysa herşey boş olur. Ya ben ne yaptığımı ya da ötekiler ne yaptıklarını bilmiyorlar. O zaman hangisinin daha iyi olduğunu sorabilirsin kendine: Karanlık bir hücrede yirmi yıl boyunca hayal kurmak mı, gün ışığında iki hafta gerçeği yaşamak mı? İnsanın bazen kendi karanlığına dönüp hesaplaşması gerekiyor. Bu vakit onlardan biri. Belki dönerim, belki de dönmem.

Ama üzülme dağlar hala denize paralel...

Buzz Kull – I Disappear

Death In Plains – Pirate Waterfall

Med Cezir


Doksanlı yıllar denince iki tane albüm aklımızdan çıkmaz sanırım. Farklı sularda yüzen ama aynı ruh halini veren iki albüm. Biri Nirvana'nın "Nevermind" albümü, diğeri Levent Yüksel'in "Med Cezir" albümü. 1993 tarihli bu ilk albümüyle Levent Yüksel çıtayı o kadar yükseğe taşımıştı ki, zaman içinde bu çıtayı asla aşamadı. Diğer bir açıdan bakarsak bu albüm kötü bir albüm olmuş olsaydı muhtemelen bu bugün Levent Yüksel ismini zikrediyor olmazdık. O dönem bu albüm, yeni yetme ve kalbi kırık bir lise talebesi için geceleri sığınacak bir mabet gibiydi. Levent'in kendine özgü ses rengi eşliğinde, hafif alaturka ve kimyası çok sağlam bu albüm bünyelerden su misali akıp gidiyordu. Bütün bunlara ilave olarak, şarkı söylerken bas gitar çalabilen bir Levent Yüksel insanları etkiliyordu.


Albüm, Sezen Aksu prodüktörlüğünde yayınlanmıştı. Tuana ve Med Cezir hariç tüm parçaların düzenlemesi de rahmetli Uzay Heparı tarafından yapılmıştı. Albümde 10 şarkı vardı ve hepsi birbirinden özel kayıtlardı. Levent Yüksel yine albümler yaptı, şarkılar söyledi. Ama hiç biri bu ilk albüm vuruculuğunda olmadı. İnsanlar konserlerinde hep bu şarkıları duymak istediler. Mezuniyet gecelerinde "Bu Gece Son" şarkısı bir demirbaş oldu. "Yeter ki Onursuz Olmasın Aşk" eşliğinde yine sevda gözyaşları dökülmeye devam etti. Tuana isimli kızlara aynı isimli şarkı ile serenat yapıldı. Dolunaylı gecelerde Med Cezir şarkısı dinlendi. Liste bu şekilde uzayıp gidiyor. Bir sanatçı için bu bir ödül müdür? Yoksa bir lanet mi? Elbette tartışılır. Uzun bir aradan sonra Levent Yüksel yeni albümü "Topyekün" ile yine karşımızda. Ama tüm yorumlarda, beğenilerde o ilk albümün nefesini ensesinde hissederek.

Levent Yüksel - Med Cezir

Levent Yüksel - Yeter ki Onursuz Olmasın Aşk

27.11.2012

Özgürlüğün bedeli


Özgürlüğün bir ödül ya da şampanya ile kutlanan bir nişan olmadığını bilmiyordum. Ve de bir armağan, insana dudak zevki verecek bir kutu şeker olmadığını. Hayır, tersine, bir angarya o... Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır...

Kimi zaman tek suçunuz hür insanlar gibi konuşmak ve kitaplar suç ortağınız!

Schonwald – Mercurial

Fight Bite – Charlotte Pluie

26.11.2012

Zehr-i Aşk


Zehir, insanlık tarihi boyunca bir cazibe nesnesi olmuştur. Kimyasal zehirler, uyuşturucular, zehirli bitkiler, nadir bulunan zehirli hayvanlar ve gerekse içinde bir şekilde zehir barındıran herşey insanların her dönem ilgisini çekmiştir. Zehir denince ilk akla gelen ünlü bilim insanı Paracelcus şöyle demiştir. “Her şey zehirdir, her şeyin içinde zehir var. Bir şeyi zehir olmaktan çıkartan tek şey onun dozajıdır. Ve yeterli dozaj herhangi bir şeyi zehir yapar.”


Yediklerimizin, içtiklerimizin, düşüncelerimizin hatta sevdiğimiz insanların bile bizi zehirleme potansiyeli vardır. Bir şekilde zehirli bir hayatın içinde yaşıyoruz. Bu nedenle zehir yaşamla ölüm arasında bir köprü görevi görüyor. Gerektiğinde öldürüyor, gerektiğinde hayat kurtarıyor. Aradaki çizgi çok ince ve kırılgan. Zehir en eski  intihar, cinayet ve suikast yöntemlerinden birisi. Kimi zaman bireysel, kimi zaman toplu kıyımlarda masum bir araç. Örneğin Jim Jones tarafından 1955 yılında Amerika’da kurulan People’s Temple tarikatı üyeleri, Kasım 1978 ‘de Jones’un emriyle yaşadıkları çiftlikte içine siyanür katılmış üzüm aromalı içeçekler ile intihar ediyorlardı. Sunuç 918 ölü. Zehir bazen Japonya örneğinde olduğu gibi bir statü göstergesi. Japon mutfağının vazgeçilmezlerinden Fugu yani Kirpi Balığı, hem dikenlerinde, hem de iç organlarında zehir barındıran ünlü bir balık. Ustası tarafından iyice temizlenmeden yenen Fugu balığı tetrodoksin zehri nedeniyle felçe neden olarak öldürüyor. Zehrin kurbanları vücutları üzerindeki tüm kontrolleri kaybetmelerine rağmen bilinçleri tamamem açık kalıyor. Yani “göz göre göre ölmek” terimi bu olsa gerek. Bütün bu risklere rağmen fugu yemek bir statü göstergesi ve bir cesaret örneği.


Mevsim kış, malum grip mevsimi. Piyasadaki bir çok grip ilacının içinde yer alan “parasetamol” maddesi, yeterli dozda alındığında insanı öldüren bir kimyasal. Yine elma, kiraz, şeftali gibi meyvelerin çekirdeklerinde siyanür bulunuyor. Peki alkol, yaşamımızın birçok alanınında bize eşlik eden bu avutucu madde, neşeli ve derin sohbetlerimizin kaynaştırıcısı aslında bir zehir. Ya da kemoterapinin aslında bir zehir tedavisi olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki televizyon denen masum yüzlü canavarın ve tüketim toplumunun esir aldığı insanlar. Anlayacağınız zehirle çevrili bir hayatta ince sınır dozaj kavramında noktalanıyor. Bütün bu bahsettiklerimiz dış kaynaklı zehirler. Peki içsel zehirlere ne demeli; kıskançlık, nefret ve öfke. Dünya üzerinde hangi zehir nefret ve öfke kadar can almıştır. Ne tuhaf dimi dünya üzerinde en çok ölüme sebep olan zehirler insanın iç dünyasın ait olanlar. Yüce bir varlıktan aşağılık bir mahluka dönüşmek. Sınır çok ince ve kırılgan. Karanlık tarafa geçmek çok kolay, oradan çıkmak belki de imkansız. 


Peki Türkiye’deki politik ortamın zehrine ne demeli. Bir noktadan sonra kulak duymuyor, göz görmüyor. Bahtsız bedeviden, kutup ayısına, şerefliden şerefsize tek yön gidiş biletleri karaborada yok satıyor. Geri dönüş bileti nedense hep tükenmiş oluyor. “İktidar yozlaşır, mutlak iktidar daha çok yozlaşır” diye bir laf vardır. Farkında olmadan zehirlenen politikacılarımız yavaş yavaş felç olmaya başlıyor. Bazen gündem o kadar sıcak ve hararetli oluyor ki; televizyonların ana haber bültenleri “En iyi kurgu dalında oskara aday bir film” tadında oluyorlar. Güç, iktidar, koltuk, makam ve mevki her geçen gün zehir miktarını artırıyor. Farkında olmadan dozaj usul usul aşılıyor. Zehir siyaset ikliminin gerek dilini, gerekse terbiyesini felç ediyor. Bal tutan parmağını yaladığını sanmaya devam ediyor. Filler tepişiyor, çimenler eziliyor. Bu düzende böyle devam ediyor. Kimi zaman zehir hayatı çekilir kılıyor, çoğu zaman çekilmez. Ütopik ve umutsuz düşler eşliğinde ömürler boşa geçiyor. İşte öyle bir şey…

Jay-Jay Johanson - Poison

New Model Army - Poison Street (12" mix)

25.11.2012

Johnny Rotten


1975'de yeniyetme bir delikanlı, kendisini canlı bir yaftaya dönüştüren, Pink Floyd logosunun üstüne elle "I HATE" yazısını çiziktirilmiş tişörtüyle Londra'nın King's Road Caddesi'nde Dünya'nın Ucu'na 'caddenin bittiği yere' doğru caka sata sata yürüdü. Kırpılmış saçlarından arta kalanları yeşile boyadı ve onu görmezden gelmeye çalışan hippilere tüküren turistlerin safında yer aldı.

Bu delikanlının ismi  John Lydon'du. Yani Sex Pistol grubunda kullandığı ismiyle Johnny Rotten...

Sex Pistols - Submission

I.C.U - God Save the Queen

23.11.2012

Babalar oğullar ve rencide ruhlar


Turgut Uyar’ın Anneler Kaçar gibidir şiiri şu dizelerle biter:

her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur


saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

gölleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur...


Baba, anne ve çocuk ilişkisi hayatın birçok denklemini içinde barındırmasına rağmen rafine bir birlikteliktir. Elbette anne çocuk ilişkisi babaya göre daha duygusal bir bağ içeririr. Çünkü onlar babalar gibi duygularını içine gömüp, kaçak dövüşmezler. Ama biraz da babalarımızı anlamak lazım. Bizim babalarımız sert adamlardı. Kolay değil darbelerle yoğrulmuş bir ülkenin coğrafyasında hapishanelerde sert adam olmaya zorlandılar. Hep gizliden gizliye gözyaşı döktüler işkence çarklarından sonra. Şöyle adam gibi birine sarılıp doya doya ağlayamadı bizim babalarımız.

Sonuçta hapishanelere her dönem mevcut düzene karşı çıkan sistem muhaliflerini sindirme ve teslim almak gibi bir misyon verilmişti. Özellikle darbe dönemlerinde her şey işkence nedeniydi. Nedene de gerek yoktu aslında. Boyun eğdirme ve mutlak itaati sağlama adına dizginsiz bir politika izlendi babalarımız üzerinde. Buralarda onlara özellikle herkesin asker olduğu söylendi.  Askeri bir disiplin eşliğinde askeri sayım düzeni, tekmil zorunlu spor, yat-kalk saatleri, askeri marşlar gibi zorunlu dayatmalar tam bir itaat düzeni eşliğinde sayısız kere yapıldı. Belki bu yüzden babam sürekli rüyasında aynı marşı sayıklıyordu dolunaylı gecelerde. Ve sonra bir gün babalarımız eve döndü. Küskün ve umudunu yitirmiş bir vaziyette. Belki bu yüzden 13 yaşıma kadar deniz görmemiş bir çocukluk bıraktı bana babam.


Sadece deniz görmemiş bir çocukluk değildi bıraktığı. Yanında son kullanma tarihi asla geçmeyen kocaman bir yalnızlık. Babam, ben, kardeşim ve sıkıyönetim altında yaşayan annem, bu yalnızlık denizinde boğulmaya alıştık.

Sonrası mı? Geriye sadece kırık bir “Pinokyo” bisiklet ve ekmek almaya giderken aşık olduğum kız kaldı.

O günden sonra, “Babalar hep perşembe, anneler hep cuma oluyordu...”

Cat Stevens - Father & Son

Cat Stevens - Sad Lisa

Gösteri toplumu


 
Artık çağımızda her şey bir gösteri ve toplumsal oyundur. öyle ki gündelik akımlara ayak uyduranların karşısında durup onları eleştirmek ve onlara saldırmak da bir gösteridir.

Gösteri olmayan tek şey bu çağda kahvaltıda peynir yemektir.

Yaş ilerler, zaman geçer, birilerini sever birilerini yitirir, birileriyle tekmeleşir, öğürür, kusarlar. Ama kaybetmedikleri tek yetenek vardır; “can atma”, “heves” ve vazgeçilmez “dönüşüm”…

Anarşizm ve Marksizm de ergenlik gibidir. İkisi de ütopik ve çabalı, ikisi de yer yer miskin ve umutsuz ama her ikisi de aynı zaman da çözümsüzdür. Sana “ol” derler ama olamazsın. O halde şunları yapalım deyip bir liste verirler ama sonra vazgeçerler. Hayır derler, öyle değil şöyle yapalım.

Ne bok yapacağını anlayamadan zaman geçer. Kuşlar ölür. 

Ama aldırmamak gerekir, zamanın geçmesi de kuşların ölmesi de bir alışkanlıktır artık.


“Bazılarının, sadece normal olmak için ne büyük çaba sarf ettiğini kimse fark etmiyor” diyor Camus. Kendisini pek severim. Babamdan öğrenmediğim tek şeyi ondan öğrendim. Ama bu itiraz hakkımı elimden almıyor: Bazılarının anormal olmak için ne büyük çaba sarf ettiğini de kimse bilmiyor bu çağda.

Tüm bunların yanında gösteri yapmadan yaşamak için tek bir yol var; beyinsizce yaşamak. Düşünmemek ve hislere kendini teslim etmek. Sıyrılmanın tek yolu sanırım bu. Bu bok çukurundan bizi havalandırıp kurtaracak kanatlar vücudumuzun en kanlı organında gizli. 

Yazar burada çok sıkıldı, elleri üşüdü ve peynir yemeyi gerçekten çok seviyor. Fakat bütün peynirler bir ineğin beceriksizliğidir. Bunu da biliyor ya, süt içmekten vücut dengesi bozuldu ve haberler bağırıyor; süt kanser yapar. 

O halde sigara içelim ve öküzler bir nefeslik dinlensin…

Kaan Koç'un Radikal Blog'daki yazısından özet tadında bir kesit...

The Vines - Paint It Black

The Wave Pictures - I Love You Like A Madman

22.11.2012

Filistin'de çocuk olmak


Yıkılmış binalar, ıssız sokaklar ve bir ölüm sessizliği arasında bir şehir şu sıralar Gazze. Bu günlerde yıllardır bir açık hava hapishanesinde yaşayan bir halkın tek dostu ölüm. Bir kara sinek gibi havada dolaşan insansız ve ruhsuz hava araçları, ambulans sirenleri, İsrail’e nefretini sloganlara döken Filistinlilerin sesleri. Sesler, gölgeler, insanlar, kan, gözyaşı ve ölüm; her şey birbirine karışmış durumda. Ve bütün bu vahşetin ortasında “Hanzala” misali baldırı çıplak çocuklar.

Tabiatın ve dünyanın cevap bulamadığı en yanlış soruydu; “Filistin’de çocuk olmak”. Peki nedir Filistin’de çocuk olmak? En başta çocuk olduğunun farkına varamadan ölmektir. Bu çocuk ne güzel, ne şımartılmış, ne de iyi beslenmiştir. Ayakları ve ruhu çıplaktır. Bundan dolayı ayakkabı numarası asla bilinmez. Çünkü hep yalın ayakla dolaşırlar. Farklıdır Filistin’de çocuk olmak. Annesi istediği oyuncağı almadı diye üzülmez, çünkü doğuştan üzgün doğmuştur. Babası, elleri arkadan kelepçelenmiş bilinmez bir yolculuğa götürüldüğü zaman “babamı nereye götürüyorlar anne?” diyememektir.


Filistin’de çocuk olmak, parçalanmış cesetler gördüğünde korkmamak, ölüme alışmaktır. Farkında olmadan vakitsiz büyümek ama inadına çocuk kalmaya direnmektir. Korkular içinde çocuk olmak, korkusuzca genç ölebilmektir. Emeklemeden yürümek, yürümeden koşmak, koşarken vurulup ölmek, cehennemi bu dünyada yaşamaktır, Filistin’de çocuk olmak.


Cahit Sıtkı Tarancı’nın şu dizeleridir Filistin’de çocuk olmak;

Öyle dalmışım ki bu akşamüstü,
komşu arsadır gözümde gökyüzü
ben dünyadan bihaber bir çocuğum;
kayıp zıpzıplarımı arıyorum
koşun çocuklar, koşun komşu kızlar,
avuçlarıma sığmıyor yıldızlar.

Kimi zaman annesiz büyümek ya da öz ablasını anne sanmaktır. Issız sokaklarda saklambaç oynamaktır, ama bombalardan saklanarak. Yalancıktan doktor olmaktır, kör bir kurşunla ölen can dostunun elini tutarken. Haddini bilerek hayal kuran çocukların ülkesidir Filistin ve Filistin’de çocuk olmak, çocuk olduğunun farkına varmadan ölmektir. Rezil dünya’nın gözü önünde hesabı öbür tarafa bırakmaktır.

Ama şunu biliyorlar mı bunu yapanlar: Ölü çocuklar hiç büyümezler ve kendilerine yapılan kötülükleri asla unutmazlar...

Black Box Recorder - Child Psychology

Gene - Little Child

21.11.2012

Kucaklaşmak


Yıllar sonra karşılaşan insanlar, beceriksizce kucaklaşırlar. Eller, kollar, tanıdıkları omuzları sardıklarını sanırlar, oysa iç içe geçmiş yabancılık duygusu ve korkudan titreyen buz parçalarıdır sardıkları. Sanki zaman varolmamış gibi, hemen hatırlanıveren alışılmış hareketler yapılır; ama bedenlerin dışında zamanı ve uzaklığı da kucaklamak gerekir; ormanları, kilometrelerce uzanan ormanları ve hayal kurmaya geçit vermeyen yollarıyla bir sürgün uzaklığını..İşte bütün bunları tek bir harekette kucaklamak olanaksızdır.

Oysa ki ben seni kucakladığımda dünyayı kucaklıyordum her seferinde....

Young Galaxy - Blow Minded

Futurebirds – Happy Animals

20.11.2012

Yaşam Kaynağı

 
Tek bir çürük elma bir kasa sağlam elmayı bozabiliyorken, bir sağlam elma bir kasa çürük elmayı neden sağlam yapamıyor diye düşünüyordum. Ayrıca çiçek hastası bir adam bir grup sağlıklı insanın yanına vardığında sadece varlığı ile birçok sağlam insanı hasta ederken neden hastalarla dolu bir hastaneye giren sağlam bir adamın, sadece varlığıyla hastaları iyi yapamadığını da merak ederdim. Ama bir gün merak etmeyi bırakıp sözde sağlam olan elmayı inceledim ve onun sağlam olamdığını gördüm. 

Manav tabi ki benimle aynı fikirde değildi. O, elmada hiçbir kusur görmüyordu. Ona elmaya değil sapına bakmasını söyledim. Orada en hayati en kritik öneme sahip noktada ölümcül bir yara olduğunu görecekti. Elmanın ona hayat veren bağdan koparılıp alınmış olduğunu, yaşam kaynağından umutsuz bir şekilde ayrı düştüğünü görecekti. Bunu keşfettiğimde hayatın en fazla doğruluk içeren gerçeklerinden birini öğrenmiş oldum. "Hiçbir şey, ister meyve ister sebze ya da insan olsun yaşam kaynağından ayrıldığında sağlam olamaz."


Memory Tapes - Neighborhood Watch

Zola Jesus - Vessel

Eksik


Seni görmek istiyordum kısacası. İnsan görmekle bile bazı şeylerin ağırlığına dayanabilir, avunabilir, hayal kurmaya devam edebilir. Sen anlamazsın tabii. Anlamak için, insanın bazı eksik yönleri olmalı...

"Oğuz Atay"

The National - Slipping Husband

Camera Obscura - Tears For Affairs

19.11.2012

Emperyal Oteli



 emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün...

"Attila İlhan"

Lloyd Cole - Chelsea Hotel

Richard Hawley - Hotel Room

Marmara'nın Nilgün'ü




Ayla örtünüyoruz çağlardır, buğulu camlar ve farklanmış yüzümüzle. Başkaları uygarlıktan sözediyor, bilmeden her geriye dönüşün belki ulaşılmaz bir ileriye adım olduğunu. Tohumdan korkuyoruz, yeryüzünün ilgisizliği hafif kılıyor bedenlerimizi, bakışımız göğe yönelirken yürekler serin tutuluyor. Sonra her çınlamayla endişe güğümleri omzumuza biniyor; toprağın değişmezliği, yapıların kalıcılığı, anaların istemi kadar tehdit edici yükler. Örümcek ağında gizlenen eski yazılar kinin kuşkusunu kusuyor. Yeniden hatırlanıyor bir zamanın beyaz evleri, dudakların uyarısıyla sonu ertelenen aşkın iyicil kucağı açılıyor, öte dünyanın gerçek konutlarında...

Çerçeveleri yalnızlıklarımızdan oluşan, kapıları acılardan örülmüş, toz, taş, geçmiş ve şimdi'yi saklayan güzellik! Hiç bitmesin diyoruz dingin tavrımız, bir kez seçilmiş uğraşı yaşamdan ayırmamakla. Arınalım, arınalım artık yozluklarından, şu densiz yeryüzünün kalık çirkefinden; Sevgi yazısıyla!

"Nilgün Marmara"

Günün dinleme önerileri: Dolunaylı geceler için "Ay"lı şarkılar olsun...

- İlham İrem "Ay Tozları"
- Belle & Sebastian "Waiting For The Moon To Rise"
- Moğollar "Sihirli Ay"
- Tom Waits "I'll Shoot the Moon"
- Echo & The Bunnymen "The Killing Moon"

Günün filmi: Yine "Ay"lı olsun istedim..


"A Ay" Yön: Reha Erdem (1988)

Çok uzak bir yüzyılda bir gün yüzyıllarca sürmüştü bir Ankara akşamında...

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Shivaree - Goodnight Moon

Feist - My Man My Moon

18.11.2012

Bright Eyes


Bright Eyes, şarkı yazarı, vokalist ve gitarist Conor Oberst'in grup projesinin ismi. Bright Eyes, rock ve folk sularında çok güzel çalışmalara imza atmaya devam ediyor. Grup ismini 1943 tarihli David Butler filminden alıyor. Bu filmin bir diğer önemi ise, filmin çocuk oyuncusu Shirley Temple'ı bir çocuk yıldız yapması.


İzleyenleri gözyaşlarına boğan bu film, neyse ki mutlu sonla bitiyor ve izleyenler rahat bir nefes alıyordu. Buhran dönemi Amerika'sının umut sembolü olan Shirley Temple, daha altı yaşındayken çevirdiği bu filmle birlikte, iri ve parlak gözleri, sarı bukleleri, dansları ve şarkılarıyle milli bir fenomene dönüşmüştü.

Bright Eyes - Ladder Song
 
Bright Eyes - Shell Games

Dadaloğlu punk'tır


Yıllar önce Roll dergisinde okumuştum. Cem Karaca Beyaz Show sahnesinde...

Cem Karaca: Şarkıları prova ediyoruz. Alman bir davulcum vardı. "Dadaloğlu"nu dinleyince "bu punk" dedi. Dadaloğlu punk olur mu ya! Kafasını kopartacaktım herifin.

Beyaz: Abi, ne biliyorsun? Belki Dadaloğlu da kendisine punk denmesinden hoşlanıyordur.


Belki de hoşlanıyordur, neden hoşlanmasın? Padişahın fermanına meydan okuyan bir adam Dadaloğlu. Punk'un hakiki gruplarından Dead Kennedys'in "Holiday In Cambodia" adlı şarkısının, Cem Karaca ve Apaşlar'ın 1967 tarihli Karacaoğlan uyarlaması "Suya Giden Allı Gelin"in açılış riff'leri neredeyse aynıdır. Yani "Ferman Padişahın, dağlar bizimdir"le "God Save The Queen"in aynı makamdır bu anlamda. O zaman Dadaloğlu punk'tır, Joe Strummer'da elinde sazıyla bir aşık'tır...

Cem Karaca & Apaslar - Suya Giden Allı Gelin

Dead Kennedys - Holiday In Cambodia

17.11.2012

Bus Stop


Bir laf vardır kaçan iki şeyin ardından ağlanmaz: Birincisi kaçan otobüsün, ikincisi terkedip giden kızın. Beklersen ikisinin de yenisi gelir çünkü. The Hollies grubunun söylediği Bus Stop şarkısında da otobüs durağında başlayan bir aşk hikayesi anlatılmaktadır. 1962 yılında Manchester'da yolan çıkan The Hollies o dönemim meşhur kavramı British Invasion mensubu hoş bir gruptu. British Invasion kavramı kısaca eli yüzü düzgün, efendi giyimli basit ama akılda kalıcı müzik yapan İngiliz Beat gruplarını tanımlamak için kullanılan bir kavramdı. Elbette bu kavramı en güzel temsil eden grup ise The Beatles'dı. Son söz; uğruna otobüs kaçırmayı göze aldığınız kişi umarım doğru kişidir.

The Hollies - Bus Stop

Babam ve Oğlum


"Babam ve Oğlum" filmi, 11 Eylül'ü 12 Eylül'e bağlayan geceyarısı saat dörtte başlıyor. Hiçbir araç bulamayan bir adam eşini sırtlayarak hastaneye götürmeye çalışırken, eşi sokakta doğurmak zorunda kalıyor ve yaşamını yitiriyor...

Kenan Evren: 12 Eylül'den zarar görmüş, hapse girmiş, işinden atılmış veya işkence görmüş kişilerden çıkmış şeyler bunlar. Ben ne yapayım yani. (gülüyor) Halkı galeyana getirmek için yapmışlar bu filmi. Öyle şey olur mu? Ambulanslar çalıştı 12 Eylül gecesi.

"Ex paşa Kenan Evren ile yapılmış bir söyleşi..."


The Radio Dept. - Your Father

The Radio Dept. - Heaven's On Fire

16.11.2012

Dünyanın en seksi erkeği


Her sene dünyanın en seksi erkeği ve kadını başlığı altında adaylar belirlenir ve seçimler yapılır. Erkek dalında genelde ünlü oyuncular bu ödülü kucaklar. Brad Pitt, Jonny Depp, Robert Pattinson gibi isimler genelde hep adaylar içerisinde yer alır. Kuzey Kore'de her yıl yaşayan en seksi erkeği seçen bir gazete, bu yılın en seksi erkeği olarak ülkenin lideri Kim Jong Un'u seçmiş.


Gazete liderlerinin seçilme nedenini şöyle açıkladı "Ezici yakışıklılığı, yuvarlak yüz hatları, çocuksu cazibesi ve güçlü duruşuyla bu çekici adam bütün kadınların hayal ettiği erkek modeli." İnsaf göz var, nizam var. Ne diyelim sanırım emir büyük yerden gelmiş. Tuhaf olan aynı gazete 2011'in yaşayan en seksi erkeği olarak Beşar Esad'ı seçmişti. Buradan tüm kızlara duyuruyorum seneye "yaşayan en seksi erkek" dalında adaylığımı şimdiden açıklıyorum. Oylarınıza talibim. Bu kız beni görmeli bana kazak örmeli...

Young Dreams - Fog Of War (Korallreven Remix)

Twin Shadow - Forget

Bu dünya


Hayvanın, bitkinin alıcısı doğru düzgün çalışıyor, insanınki bozuyor sürekli, kaçıncı defadır aynı durum tekrarlanıyor, vazgeçecek dünya sizden, toplu iptale uğrayacaksınız.. O alıcı, dünyayla uyumlu yaşayın diye konmuş kafanızın içine, yirmiden fazla kıyamet koptu, nevri dönecek, fazla müsamaha gösterdi, kapatın petrol kuyularını, dünya bizim de yurdumuz, inip soluklanıyoruz kemiklerimizin başında, kanı mıdır, yağı mıdır çekip yakıyorsunuz, boru hatları, fabrikalar, kömür havzaları, maden işletmeleri... Kapatın hepsini, yüz sürün toprağına, gönlünü alın dünyanın, zehir şehirleri kurdunuz üstünde...

"Latife Tekin"

Belle and Sebastian - I Want The World To Stop

The Drums - The New World

15.11.2012

Erkin Baba'ya neler oluyor?


Bu sıralar alternatif gündemin en çok konuşulan konulardan bir tanesi, Erkin Koray’ın oynadığı bir reklam filmi. Bu reklam, Erkin Baba’ya sıkı sıkıya hayranlık duyan bir kesimi çok üzdü. Bilenler bilir Erkin Koray konserlerinde cep telefonuyla fotoğraf çekenlere inceden inceye dokundurmayı severdi. Şimdi ironik olan ise Koray’ın cepten internet bankacılığı merkezli bir reklamda boy göstermesi.

Bu reklamın Erkin Baba’nın hayranları üzerinde yaptığı etkiyi sanırım rock tarihinden örneklerle açıklamaya çalışırsak daha gerçekçi olacak. Siz hiç Jim Morrison’u, kepeğe karşı etkili bir şampuan reklamında  “saçların gitar çalarken ahenkle dans ediyor” derken. Yine Kurt Cobain’e, bir araba reklamında, ufak bir oğlan çocuğu “benim babam Toyota gibi adam” derken. Janis Joplin’i, bir mutfakta börek açarken “siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” ifadesini kameralara gülümseyerek söylerken. Jimi Hendrix’i yanında güzel bir hatun ve sarı sarı çocuklarla mutlu bir aile tablosu eşliğinde “ben huzuru orman içindeki Maslak 1453’de buldum” derken düşünebiliyor musunuz? Şu an Erkin Koray hayranlarının yaşadığı durumun bu örneklerden hiçbir farkı yok inanın.


Peki Erkin Baba’yı şaşkın şaşkın bu reklamlarda oynamaya iten nedenler neler olabilir. Sorgulanması gereken neden oynadığımı, onu buna iten nedenler mi, kibarca ismi günümüzde ekonomi olan kapitalist sistem mi? Kişisel fikrimce bu sorunun birçok cevabı olabilir. Bir diğer açıdan ülkemizde gerçek sanatçıya ne kadar değer veriliyor. Sanatçı para kazanabiliyor mu? Telif hakkı denen kavramdan sanatçılar ne kadar kazanıyor? Ve neden adına popçu denen ve kendilerine sanatçı sıfatını koyan bir kuşak, tamamen bilgisayar teknolojisinin nimetlerinden faydalanarak üfürükten işler yapıyorlar; albümdü, diziydi, reklamdı derken yolunu buluyorlar.

Görüldüğü gibi bu çok bilinmeyenli bir denklem. Oysa elin Amerikalısı Baba’nın bir albümünü çıkarmak için yıllarca peşinden ayrılmıyor. En saklı unutulmuş kayıtlarını araştırıyor. Çünkü biliyorlar ki Erkin Baba’nın yurtdışında birçok hayranı var. Biz ise burnumuzun dibindeki hazineyi görmüyoruz. Çocuklarımız dönem dizileri sayesinde ancak bu isimlerle tanışıyorlar. Biz millet olarak bir şeyin kıymetini ancak yitirdikten sonra anlıyoruz. Tarih 14 Ocak 1992′yi gösteriyordu. Soğuk bir İstanbul gününde Taksim Parkı’nda sabah temizliği yapan çöpçüler, bir bankın üzerinde soğuktan donarak ölmüş bir adamın cesedini buluyorlar. Bu ceset Türk Sineması’nın “Dev Adam”ı Yadigar Ejder’e aitti. Oynadığı filmlerde onca yumruğa, tekmeye bana mısın demeyen adam soğuğa yenik düşerek ölmüştü. Üstelik evinden kirasını ödeyemediği için atılmış, cebinde 5 parası olmadan. Henüz 45 yaşında kuzu gibi bir yüreği olan bu adam, vefasız dünyanın kurbanlarından biri olmuştu. Öldükten sonra haberlere ve gazetelere çıktı! Geleneksel bir Türkiye ritüeli.


Tekrar Erkin Koray mevzusuna dönersek, ve ayrıca insanlar değişebilir. Bir insan 7’sinde neyse 70’inde o olur demek birazcık kolaya kaçmak olmuyor mu? Zamanında kızını okula göndermeyip, sonrada “ben yaptım ama anneler babalar çocuğunu okula göndersinler” diyen Erkin Koray’dı. Yine “Mezarlık Gülleri” isimli kitabında, “tüm hippi’ler, tüm çiçek çocukları, tüm rock’çular ve tüm 68’liler sizden geçti, siz başaramadınız diyen Erkin Koray’dı.

Bu ülkede hep ilklerin öncüsü olmuş efsane biri isimden bahsediyoruz. Ustanın “Elektronik Türküler” albümü bu topraklardan çıkmış en sağlam kayıtlardan bir tanesidir. Elbette 70’lerde bir fırtına gibi esen Erkin Koray, 80’li yıllarda değişen siyasi koşulların etkisinde eski sağlam çalışmalarını yapamadı ve biraz arabesk damarına kaydı. Bütün bunlara rağmen kim diyebilir bir reklam filmiyle Erkin Baba güzümden düştü onu bir kalemde sildim attım diye. Birde olaya onun gözünden bakarsak yaptığı belki de normaldir. En azından geride geleceğini düşünmesi gereken bir çocuğu varsa. Bazen gözünü kaparsın paranı alır ve unutup gitmeyi denersin. Bir laf vardır “Reklamın iyisi kötüsü olmaz diye” Ama maalesef Erkin Baba baya kötüsüne kurban gitmiş.

Erkin Koray - Aşkımız Bitecek

Erkin Koray - Hadi Hadi Ordan

Oğluma hikayeler


Baba oğlunu kucakladı, "Bak oğlum sana ne anlatacağım" dedi. "Bu annene kalırsa sen hapı yutarsın oğlum. Çünkü senin annen tıpkı benim anneme benziyor. Benim annem de böyleydi, beni çok severdi. Titrerdi üstüme. Ailenin tek çocuğuydum. Başıma iş gelmesin diye, 'aman ağaca çıkma oğlum, düşersin', 'aman suya girme oğlum, boğulursun', 'aman kimseyle güreşme, bir yanını kırarsın' diye diye beni her şeye seyirci bir insan haline getirdi. Hayata seyirci kalmak kötüdür oğlum. Hayatın iyi, uslu bir seyircisi olmaktansa, hayatın içinde başarısız bir adam olmak bin kere daha iyidir. İyi bir boks seyircisi olmaktansa, kötü bir boksör olmayı göze almak daha iyidir oğlum."

"Yılmaz Güney"

The Enemy - Father & Son

Matisyahu - Father in The Forest

Viva La Vida



Bu karpuz
Çok kırmızı
Bölüşmek şart


Resim: Frida Kahlo, yazı: Bedri Rahmi Eyüpoğlu

Coldplay - Viva la Vida

Viva Voce - From The Devil Himself

14.11.2012

Lonely Planet


Hız kesiyor dünya gezegeni
Denizaşırı, yeraltı
Ne zaman baksan etrafına
Tanrım, tut elimden
Geçir beni bu çöllerden
Ulaştır vaat edilmiş bir ülkenin sahiline

Ateşliyorsun beni bakınca kalbimin içine
Ve aslında kim olduğumu görünce

Kendini değiştir, değiştiremiyorsan dünyayı
Kendini değiştir, değiştiremiyorsan dünyayı

Varsın güneş parlamasın, bana ne
Yağmur da yağmasın isterse
Kendimi düşünürüm sadece
Bu dünyadan bir sonrakine
Ve oradan tekrar buraya
Bağlıyız yapıp ettiklerimizle
Aşk tükeniyor
Nefret tükeniyor
Tükeniyor ruh
Hız kesiyor dünya gezegeni

Ateşliyorsun beni bakınca kalbimin içine
Ve aslında kim olduğumu görünce


Kendini değiştir, değiştiremiyorsan dünyayı
Kendini değiştir, değiştiremiyorsan dünyayı
Değiştiremiyorsan kendini, değiştir o zaman dünyayı

Aşığım ayak bastığım gezegene
Düşünmeden edemiyorum sevdiğim herkesi
Yitirdiğim insanların hepsini
Hiç tanımayacağım kişileri
Hiç belli etmediğim hislerimi
Dünya çok büyük ve hayat çok kısa
Yalnız olmak için, yalnız olmak için

The The - Lonely Planet

Modest Mouse - 3rd Planet

Blue Valentine


“Biliyor musun, erkeklerin kadınlardan daha romantik olduğuna inanıyorum. Biz evlenince, sadece bir kadınla evleniyoruz. O kadını bulana kadar sabredip, bulunca da ‘Öyle harika bir kadın ki o, eğer onunla evlenmezsem dünyanın en gerizekalı insanıyım demektir’ diyoruz. Halbuki kadınlar, seçiyorlar. Seçenekler arasından en iyisini seçiyorlar. Evli kadınlar tanıyorum, ilk cümleleri ‘benim kocam harika bir işe sahip’. Tüm hayatları boyunca, ‘Prince Charming’i arayıp, evlenmek için iyi bir işe sahip, sadık olacağından şüphe duymadıkları kişiyi koca  olarak seçiyorlar.”

"Blue Valentine filminden"

The Little Ones - Lovers Who Uncover

Gene - O Lover

Neandertal adam


Neandertal adam dünyada ilk kez göründüğünde maymunlar gülmeyi biliyorlardı mutlaka. Üst düzeyde uygarlaşmış maymunlar daldan dala zerafetle atlarken Neandertal adam beceriksizce yerlerde sürünüyordu. Doygun ve barışçıl maymunlar birtakım hoş oyunlarlarla vakit geçirir ya da felsefi bir dalgınlıkla sinek avlmakla oyalanırken, asık suratlı Neundertal adam elinde sopa oraya buraya vurarak dünyada kendine yol çizmeye çalışıyordu.


Maymunlar dalgalarını geçerek ağaç tepelerinden onu seyrediyor, arada kafasına ceviz falan atıyorlardı. Bazen de dehşete düştükleri oluyordu: Kendileri ağaçlardan topladıkları meyveleri, buldukları tatlı taze bitkileri büyük bir zerafetle yerken, Neundertal'in çiğ et dişlediğini, başka hayvanları, hatta kendi cinsini boğazladığını görüyorlardı. Üstelik yıllar yılı aynı yerde durmuş ağaçları kesiyor, zamanın kutsallaştırdığı kayaları yerinden oynatıyor, ormanın her türlü yasa ve geleneğini fütursuzca çiğniyordu. Kaba sabaydı, zalimdi, her türlü hayvansal vakardan yoksundu-üst düzeyde gelişmiş olan maymunların gözünde tarihin barbarlık dönemine dönüşün simgesiydi. Şempanze türünün dünyada kalmış son örnekleri, bir insanoğlu gördüler mi hala tiksintiyle başlarını çevirirler.

"Arthur Koestler"

Future Islands – Balance

Lush - Ciao !

13.11.2012

Omuz silken sessizlik


Sessizlik öylesine yoğunlaşmıştı ki, sanki uğulduyor, sallanıyordu. Bu arı kovanının içindeki hücrelere kapatılmış ikibin insan ne yapmaktaydı? Onların işitilmeyen solukları, görülmeyen düşleri, korkularının, isteklerinin bastırılmış inlemeleriyle dopdolu bir şişkinlik içindeydi sessizlik. Eğer tarih bir hesap işiyse, ikibin karadüşün toplam ağırlığı ne kadardı? Çaresiz özlemler ikibine katlandığında ortaya çıkan basıncın derecesi neydi?...

I Do Not Love. – May

Elite Gymnastics – Little Things

Pisi Pisi


Figen Han, esas ismiyle Nevval Karpuz Türk sinemasının unutulmaz vamp kadını. Sinemaya adım attığı ilk yıllarda fantastik filmlerde rol aldı, daha sonra 70'lerin sex furyası döneminin en meşhur oyuncularından biri oldu. İşte Türk müzik piyasasının en ilginç 45'liklerinin birinde onun imzası vardı. 45'liğin bir yüzünde "Pisi Pisi", diğer yüzünde "Haydi Bastır" şarkısı yer alıyordu.

Pisi Pisi dünyanın en erotik şarkılarından biri olan meşhur "Je t'aimi..moi non plus" şarkısına benzer bir ezginin üstüne, baştan çıkarıcı bir ses tonuyla kesik kesik konuşmalar içeriyordu. Sözlere gelirsek

Öf.. Uykum kaçtı.. Neden acaba?.. Korkulu rüya gördüm.. Öf öf.. Çok yalnızım... Gel, gel, gel, gel hadi.. Tatlım, benimle birlikte uyur musun?... Şöyle, yanıma yatmaz mısın?.. Miyav.. Gel miyav, miyav, gel pisi, miyav.. şeklinde akıllara durgunluk veren sözlere sahipti..

Figen Han - Pisi Pisi

Stylophone


70'lerin en ilginç icatlarından bir olan bu alet o zamanda "cep orgu" diye anılıyordu. Çocuklara müziği sevdirmek için tasarlanmıştı. Fakat biraz pahalı olması yaygınlaşmasını önledi. Kendisine bir stylophone orkestrası kuran televizyon yapımcısı Roff Harris'in adı bu aletle özleşti. Bu sayede İngiltere'de daha meşhur oldu diyebiliriz. Pulp grubunun bu aleti kullandığı biliniyor. Bir söylentiye göre David Bowie'nin "Space Oddity"yi bestelerken bu alete başvurduğu söylenir.

Pulp - Acrylic Afternoons

David Bowie - Space Oddity

12.11.2012

Hayatı buldum!


Kolomb, Amerika'yı bulduktan sonra değil, onu bulurken mutluydu. Mutluluğun doruk anı, belki Yeni Dünya'yı bulmazdan üç gün önceydi; ayaklanan mürettebatın umutsuzluk içinde geminin burnunu gerisin geri Avrupa'ya çevirmek üzere oldukları an! Burada sorun elbette yeni dünya değil, yerin dibine batsın Yeni Dünya! Kolomb zaten onu görmeden, hatta bir şey bulup bulmadığını bile anlamadan öldü. Sorun, hayattır; yalnızca hayat. Hayatın kendisi, hayatı sürekli ve sonsuz biçimde bulma süreci...

Onu bulup sonra da buldum diye noktayı koymak değil...

Elliott Smith - Let's Get Lost

Lee Hazlewood - The Night Before

Bekle dedim ölümü


Nasıl bilmem o duyguyu... Kendiminkiler yetmezmiş gibi, geçmiş ve gelip geçecek bütün insanların aşklarını ve ölümlerini taşımaktan bitkin, gidip yatsam, gidip yatsam... Ölmesem belki, ama ölmüş gibi yapsam. Bir çarşaf örtseler üzerime, hayır başımın üzerine çekseler, yalnızca çeneme kadar, kolumda bir serum; yemek yemesem... Kimse bana birşey sormasa, ben hiçbir şey söylemesem... Derin bir sessizlik olsa, yalnızca pencerelerde tül perdeler belli belirsiz uçuşsa... Gözlerimi açmasam, günle gecenin yer değiştirdiğini gözkapaklarımın hafifçe gölgelenip aydınlamasından, gölgelenip aydınlanmasından bilsem... Ne uyusam, ne de uyanık olsam; düşlerle düşünceler karmakarışık akıp gitse, zaman yitse!

Kabul ediniz ki biz kendimizi nehirlere atabilecek kadınlardan değiliz. Bunca zamandır bunca nehirlere o gözle bakmış olsak da, bu konuda hayli müşkülperentiz. Thames Nehri'nden, Ren'de ya da Sen'de ölmeyi seçmişse bir insan - Kızılırmak ya da Yeşilırmak, Dicle veya Fırat da olabilir, neden olmasın - boğulabilmek de bir beceridir; atlanacak yer iyi seçilmelidir. Yıllar yılı nehir kenarlarında sürüp giden tren yolculukları boyunca böyle noktaları peylediğinizi söylüyorsunuz. Ama en olmadık anda, atlanacak yerleri başka su kenarlarıyla karıştırıveriyorsunuz.

"Feride Çiçekoğlu"

Black Marble – Static

Primal Scream - Sometimes I Feel So Lonely

Tarlabaşı'nda Son Gece


Ali Öz Tarlabaşı'nı resimleyen fotoğraf sanatçılardan birisi. Onun resimlerine Hakan Bıçakçı'nın kalemi eşlik etmiş. O yazıdan seçmiş olduğum bazı kısımlar.



Günümüzde anlamlı anlamsız her şey, hemen her ayrıntı, yaşanan her an, fotoğraf karesine dönüşmekte özgür. Fotoğraflar, sosyal paylaşım sitelerini boydan boya süslüyor. Paylaşılıyor, yorumlanıyor, 'beğen'iliyor. Böyle bir ortamda, yaşam, olduğu gibi fotoğraflarla belgeleniyor, hiçbir ayrıntı karanlıkta kalmıyor yanılgısına kapılabiliriz. Halbuki insanlar önlerine gelen tabakları, mezeleri, doğum günü pastalarını, kuma bastıkları ayaklarını, kedilerini, köpeklerini ölümsüzleştirirken, dışarıda bir yerlerde, fotoğrafın yeni-şirin-filtreli dünyasına giremeyen kara delikler büyüyor. Gerçeklikle ilişkisi bulunmayan masif bir tiyatro dekoruyla yer değiştirerek yanı başımızda yok olan Tarlabaşı gibi.



Belge ile sanat arasında tuhaf bir tonu var bu fotoğrafların. Bir yanıyla çağdaş sanat müzesinde sergilenecek kadar çarpıcı, bir dönemi belgeler nitelikte. Büyük boyutlarda basılıp fotoğraf sergisine konsa, sanatsal içeriği ön plana çıkacak, gazeteye basılsa belge yönü ağır basacak kareler. 



Marjinal hayatlar, salaş mekanlar, sosyetenin ağzından düşmeyen kavramlar. Ama işte Ali Öz'ün fotoğraflarında bu tanımların estetize edilmemiş, kahredici bir gerçeklikte haşır neşir olmuş halleri var. Moda olan versiyonlarının, bilinç altı gibi gibi, buradaki salaşlık ve marjinallikleri. Her iki dünya da internette buluşmuş durumda. Yıkılan Tarlabaşı fazla uzakta değil, İstiklal Caddesi'nin hemen yanında. Yıkılan Tarlabaşı'nın fotoğrafları fazla uzakta değil, Facebook'ta parti fotoğraflarının hemen yanında.

Nouvelle Vague - Blue Monday

Oasis - Falling Down
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...