30.04.2014

Boşaltılmış şehirler kadar yalnızdık


Sokakları ve aynaları hep aynı olan bu şehirde yağmurlu bir güne uyanmak ve oyalanmak ıssız sokak aralarında. Ben senin gelebilme ihtimalini sevmişim. Diğerleri hesaplarını yapmış, sahte bir dünyayı seyrediyorlar. Benim ise umrumda değil. Çünkü söyleyeceklerimi söyletmiyorlar. Aklıma Lütfi Akad'ın 'Vesikalı Yarim' filmi geliyor. Repliklerin biri şöyleydi:

"Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık. Birbirimizi seviyoruz, ama zamanlama yanlış oldu, çok geç oldu."

diyordu Sabiha, evli olduğunu öğrendiği, ama bunu bir türlü söyletmediği Halil'i kendisinden uzaklaştırmaya çalışırken. Başka bir zaman; her şey çok farklı olabilirdi. Olabilir miydi gerçekten?  

The Brunettes - Lovesong

Don Kişot


Bir yeldeğirmeni niye döner ki, ben Don Kişot olsam bunu merak ederdim.
Ama ben,
Yine ben olarak bir yeldeğirmeni olsam, illa bir Don Kişot'u severdim...

"Turgut Uyar"


 
Blind Guardian - The Bard's Song

Haydi uzat ellerini


Hep kalıplar, hep başlıklar, hep tanımlar takılıp kaldıklarımız. İlişkiden korkuyorsan adına ilişki demezsin, kendi kurallarını oluşturur ona göre yaşarsın. Adına da artık ne istersen onu dersin. Ama sadece bir tanım ya da bir isim senin sevgiden ve tutkudan korkmana sebep oluyorsa işte yanlışı orda yaparsın. Sürekli ileri bakarsan önünü göremezsin. Her adımını bastığın yere bakarak atarsan zaten istediğin yere çok daha rahat gidersin.
''Haydi uzat ellerini, somurttuğum zamanlar yaptığın gibi, yanaklarımı tutup ger de güleyim.''

Taken By Trees - Dreams

29.04.2014

Miranda



Miranda seni hayatın kısa bir döneminde tanımış olsamda, tekrar bana hayat diye birşey olduğunu anımsattın. Geldin masaya oturdun ve hayatımı böldün bir milat gibi. Sen Jack Kerouch dedin ben Richard Brautigan, sen Stuart Murdock dedin ben Isobel Campbell, sen gece dedin ben gündüz. Ama ikimizde bir Belle & Sebastian şarkısının büyülü ritimleri arasında sorgusuzca kaybolup gidebiliyorduk. Çünkü hikayelerimiz benzer, kaderlerimiz aynıydı. Evet Miranda bugün güneş 06.51'de doğdu ve 20.48 'de battı ve yağmurlar eskisi kadar cömert, sabahlar ise eskisi kadar iyimser. Yolculuğum bitmiş, geri dönüyor olsamda biliyoruz ki hayat o sırtındaki arı kuşu dövmesi kadar renkli. Biliyorum ki bir sonraki yolculuğumuzda yine seninle ütopik rüyalar, başıbozuk şarkılar, renkli karnavallar eşliğinde bir şehrin sokaklarında kaybolacağız. Bir taş sen atacaksın sonsuzluğa sonra bir taş da ben ve ikimiz avazımız çıktığı kadar bağıracağız. Gece yarısı yine aynı şarkı çalacak ve sen bana diyeceksin ki varmısın benimle yola çıkmaya. Sayende anladım ki bu dünyanın bütün nehirleri aynı denize dökülmüyormuş.




Belle and Sebastian - I Want The World To Stop

Biraz da Sinema: Incendies


Hayat bir matematik formülü aslında "1+1 =1 eder mi?"

İçimdeki Yangın ismiyle gösterime giren Incendies Lübnan asıllı yazar Wajdi Mouawad'ın "Scorched " isimli bir oyunundan Kanada'lı Denis Villeneuve tarafından filme alınarak Yabancı Dilde En İyi Film dalında Kanada'nın oskar adayı oldu.

Film Nawal Marwan isimli Lübnan'lı bir kadının ilginç vasiyeti üzerine kurulmuş. Yetişkin ikiz evlada sahip Nawal Marwan, ölümünün ardından sekreterliğini yaptığı noter Jean Lebel’a vasiyetini bırakmıştır. Buna göre ikizlerden Jeanne’a babasını, Simon’a da ağabeyini bulmasını, bulduktan sonrada her ikisine birer mektup vermelerini istemektedir. Bu işlemler tamamlandıktan sonra kardeşlere bir mektup daha verilecektir. Jeanne ve Simon, annelerinin sırlarla dolu geçmişine doğru yolculuğa çıkarken, bizler de bu şok edici geçmişin tüyler ürpetici gerçekleriyle yüz yüze kalıyoruz.


130 dakikalık filmin sinema dili, geçmiş ve o anın birbirine karıştığı nefis kurgusu, yaratılan gizem ve gerilim dolu atmosfer o kadar güçlü ki, tabiri yerindeyse insanı filme çiviliyor. Anlattığı dönem itiberiyle 1975-90 yılları arasında Hristiyan Falanjistlerle, Müslüman kesim arasında yaşanan iç savaş çarpıcı karelerle filmin yan hikayesi olarak dikkat çekiyor. Ve filmin sonuna kadar korunan o gizemli sır bir tokat gibi insanı sarsıyor. Ve elbette Belçika'lı oyuncu Lubna Azabal'ın göz kamaştıran muhteşem oyunculuğu insanın içine işliyor.

Filmin en güzel sahnelerinden birinde çalan Radiohead parçası You And Whose Army ise bir şarkı bir filme bu kadar güzel yakışır dedirtiyor insana. İç burkan, yürek yakan bir film Incendies. Aslında hayatın tüm güzellikleri yanında bir o kadarda trajedi barındırdığını anlatan çarpıcı bir hikaye.

Radiohead - You And Whose Army?

Metin-Ali-Feyyaz


Babasının "taçsız kral"a hayranlığıyla Metin koyduğu kumral çocuk, Kocaelispor'da parladı, 18'inde Kara Kartal'ın "sarı fırtınası" oldu. Hocaların, yöneticilerin baş belası, taraftarınsa sevgilisiydi. Stankoviç, Beşiktaş'daki ilk idmanında "sigara içenler bir adım öne çıksın" dediğinde bir adım öne çıktı, anında kadro dışı kaldı. Geri adım atmadı. "Sigaramı da içerim, topumu da oynarım!" Sonra Gordon Milne'le papaz oldu, sebep yine "disiplinsizlik"ti. Yeldeğirmeni'nde oynarken golleriyle dikkat çeken Ali, nedense sağbek olarak başladı siyah-beyaz formalı kariyerine. Sonra santrfor hamuru olduğu keşfedildi. Feyyaz'sa, genç takımın golcüsüydü, A takımda sol kanada kaydırıldı... Bu efsane üçlü, Kara Kartal'ı önce 85-86'da, sonra üç sezon üst üste (89-92 arası) zirveye kondurdu...

Derdiyoklar - Yaz Gazeteci (Baris K Edit)

28.04.2014

1979


31 Aralık 1978. Emek Mahallesi'nde bir apartman dairesinde dört aile yılbaşı hazırlıkları yapıyoruz. Dördümüz de yeni evli ve çocuksuzuz. İstanbul'da değişik üniversitelerde okumuştuk, ama iş yaşamı bizi iki yıl önce Ankara'da buluşturmuştu.

Emek'te oturan arakadaşımızın evini tercih etmemizin nedeni, evin geniş ve kaloriferli oluşuydu. Oysa o bölgeye faşiştler hakimdi. Tedirgindik. Onlardan olmadığımız her halimizden, özellikle de bıyıklarımızdan belliydi. Ölüm sokaklarda kol geziyordu. 1979 yılına korka korka giriyorduk.

1979'un ilk günü, öğleye doğru baş ağrısı ile uyandım. Ortaklaşa aldığımız piyango biletlerinde birkaç amorti vardı.

Yalnızca salonda soba kurulabilen dar, uzun bir dairede kiracı olarak oturuyoruz. Salonun dışında hiçbir yer ısınmıyor. Akşamları kirli hava sis gibi çöküyor Ankara'nın üzerine, dışarıda göz gözü görmüyor. Samsun sigarası içiyorum.

Yaşam evle iş arasında geçiyor. Geceleri bir yere gitmiyoruz. Siyah beyaz televizyonumuzdan haberleri izliyoruz; kahve taramalar, katliamlar, bombalar, ölümler... Silah sesleriyle uyandığımız çok oluyor. Cumartesi günleri Tunalı Hilmi Caddesi'ne çıkmak, Çağdaş Sahne ya da Akün Sineması'nda film izlemek, çıkışta hava uygunsa Kızılay'a kadar yürümek tek eğlencemizdi. Sık sık Zafer Çarşısı'na gider, kitapçıları dolaşırdık. Cumartesi günleri de balık ve şarap lüksümüz vardı. Sinema çıkışı Kızılay'da Sakarya Caddesi'ndeki balıkçılardan balık, Hüsmen Aga'dan turşu alırdık. Pazar günleri gazete sayısı üçe çıkardı, televizyonda sabah ondaki filmi izlerdik. Banyo kazanının sobasını yakardım, merdaneli bir çamaşır makinamız vardı.

Yıl boyunca okuduğum kitap ve dergileri bir yere yazmıştım. Bu alışkanlık iki yıl önce başlamıştı; amaç, bir önceki yıla göre daha çok kitap okumaktı. Aralık ayının sonlarına doğru, Emek'te oturan arkadaşım "yine bizde toplanalım" dedi. Yine onda toplandık ve ortak Milli Piyango bileti aldık. Çok şey beklediğim 1979 yılı beklentilerimi vermeden geçti.

"1979", Cemil Kavukçu

The Smashing Pumpkins - 1979

İnsanlık!


İnsanlık çok ilerledi ; Artık görünmüyor!..

"Robin Sharma"

Mutlu Pazartesiler... 
 
Black Box Recorder - Seasons In The Sun

27.04.2014

Bir nikah, iki cenaze




Yağmurlu bir Ankara akşamında Kurtuluş Parkı’ndaki nikah salonunun önüne sığınmıştı. Delice gürleyen gök gürültüsüne inat, içeriden kahkahalar yükseliyordu. Bir adam ve bir kadın geçmişteki tüm çirkinlikleri bir deftere gömerek evet demeye hazırlanıyorlardı. Kendilerine ait olan öz benliklerinden taviz vererek, bir olmaya çalışmak. Ne büyük yalan! Her insanın bu dünyaya yalnız geldiğini, yalnız yaşadığını ve yalnız öldüğünü bilerek koca bir yalana evet demek. Neydi evlilik? Bir ömür boyu hayatları birleştirmek mi, yoksa kendinden ayırılmak mı? O benim değil, nikah memurunun işi diyerek, ince ince yağan yağmuru izlemeye devam etti adam.

Zaten bu dünyada adam olduğunun üstüne basa basa vurgulayan adamgiller üzmüyor muydu kadınları. İçeriden yirmili yaşların sonunda, 60’lı yılların Fransız filmlerinden fırlamış ve her haliyle ben buraya ait değilim diyen bir kadın çıktı. Narin parmakları ile bir sigara yaktı. Adama dönerek;

“Bir sigara ister misiniz?” Diye sordu.  Adam “teşekkür ederim, yanıyor” diye cevap verdi.

Umursamaz bir tavırla; “Siz hangi tarafsınız? Kız tarafımı yoksa oğlan tarafımı?”

“Yok ben tarafsızım” diye cevap verdi kadına. “Yağmurdan kaçmak için sığındım buraya.” 

“Evet Sığınmak için on numara, beş yıldız bir yer” diyerek cevap verdi kadın.

Adam çekinceli bir şekilde aynı soruyu sordu; “Siz hangi tarafsınız?”

“Maalesef ben tarafsız değilim” dedi kadın. “Kız kardeşimi evlendiriyorum.”

“İçerden çıkan neşeli gürültülere bakarsan aşk evliği olmalı” dedi adam sessizce…


Kısa bir süreli sessizlikten sonra, kadın öfkeli gözlerle dönerek “Aşk dediğin nedir ki? Biraz sohbet, biraz şehvet, bir dönem tutku, bolca kirli vücut sıvısı” diyerek karşılık verdi. Sonra aynı alaycı gözlerle konuşmaya devam etti. “Evlilik ünlülerin dönercisi gibi bir şey. Bolca reklam, yetişkinlerden öğütler, ağzına bir parmak bal sürmek. Sanki ünlü olmayanların tatma duyusu yokmuş gibi. Çok ucuzca”

Adam susarak tekrar yağmuru izlemeye başladı.  Anlaşılan şiir gibi bakan bir kadının mısraları yine ziyan olmuştu. "Neden bu dünya bu kadar kirlendi" diye düşündü adam. Sonra ürkekçe kadına dönerek; “Nasıl derler, Allah bir yastıkta kocatsın” diyerek yağmura almadan kendini alaca karanlığa bıraktı.

Kadın adamın arkasından tüm öfkesini boşaltırcasına seslendi. “Boş ver, ne yaşıyorsak bir yalana kanmak için, bozma oyunu, incelikler yüzünden diyerek özet geç….”

COCOSUMA - The Man Who Sold the World

Do You Believe In Destiny!



İpi boynuna geçirdi; düzeltti. Tam o sırada dışarıdan birkaç arabanın korna seslerini duydu; başka araçlar da katıldılar buna; kornalar, tren düdükleri, fabrika düdükleri arasız, kesintisiz ötmeye başladılar. Neydi bu? Kulakları mı uğulduyordu? Yoksa dışarının, başkalarının bir çağrısı mıydı? Yüzünü buruşturdu. Sağdı daha, her şey elindeydi. İpi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi. Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük.

Ben bu şehre neden geldim
Bir avuç gökyüzü için başım havalarda
Dedim ki yalnızlığım inadına büyüsün..


Jackson C. Frank - Milk And Honey

Alex Turner - Piledriver Waltz

Konser Afişleri


Ümit Bayazoğlu "Uzun, İnce Yolcular" kitabında 'Hippiler Kraliçesi Perihan'ın hikayesini anlatırken şöyle diyordu;

"Rüya bitti, her şey aynı kaldı. Yalnızca ben 30 yaşıma geldim ve çok sayıda insan saçını uzattı. Hepsi bu "Aslında John Lennon, kuşağına biraz haksızlık ediyor bu meşhur deyişinde. Onların "Çiçek Enerjisi" ile kıvılcımladıkları muhalefet sayesinde Vietnem savaşı daha erken bitti, zenci düşmanlığı geriletildi, saklı taşra faşizmi ortaya çıkarıldı, Fransa'da birkaç gün de olsa sokaklar ele geçirildi, alçak kariyeristler, taş kafa rektörler diz çöktürüldü, yeni ve eski kıtada eşcinsellere daha hoşgörülü davranılmaya başlandı.

Bir gitar çığlığıyla Woodstock çayırında milyonlarca insan bir araya geldi. Seks önündeki geleneksel bütün sınırlamalar milletin gözü önünde kırıldı. Aile, ulusal kimlik ve din tabu olmaktan çıktı. Hindistan'a,Tibet'e otostop'la bisikletle, hatta atla, deveyle katar katar "kontra-misyonerler"gitti. Sovyetler'in Çekoslovakya ve Macaristan işgalleri samimiyetle ve anında lanetlendi. Binlerce genç askere gitmektense hapse girmeyi seçti. Cassius Clay de bu sıra askere gitmeyek unvanını feda etmişti. Amerikalı hippiler savaş karşıtı gösterilerde tarihlerinde ilk kez kendi bayraklarını yaktılar."

İşte o dönemlerin en etkin birleştirici gücü müzikti. Melodiler gökyüzünü aşıp, insanların ruhlarına giriyordu. Birbirinden güzel konserler yapıldı. Para, pul çoğu kimsenin umrunda değildi. Sanat eseri tadındaki o güzel konserlerin bazı afişleri...












Jefferson Airplane - White Rabbit

26.04.2014

1977


1976'yı 1977'ye bağlayan gece, Londra'nın Roxy kulübünde sahnede Clash vardı. Joe Strummer beyaz gitarıyla 1977'yi söylüyordu. "No Elvis, no Beatles, no Rolling Stones... 1977 yılı bir milattı, yeni bir tarih başladı. Havada 69 devrimi kokusu ve umursamaz bir şekilde dünyayı karşına almak. Punk, basit bir çözüm yolu sunuyordu. "Bir gitar kap ve kendini ifade et".

Punk'lar, hippiler, bohemler, beatnikler ve diğerleri. Tek bir amaç vardı; dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için çabalamak. Havada aşk kokusu, gözlerde bir umut. Ama umut değil midir acımasız olan. Koca bir büyüteç olan umut, hep yakını gösterir, belki de bu yüzden ileriyi göremedik. Hep incelikler ve aşk yüzünden. Aldatıldık dünya böyle değildi. Ufalana ufalana kaç kuşak eridik bu yollarda.... 

 
The Clash - 1977

25.04.2014

Washed Out - Wicked Game


Chris Isaak'ın 1989 tarihli Heart Shaped World albümde yer almasına rağmen Wicked Game parçası ancak Ocak 1991'de Billboard Hot 100 listesinde 6.sıraya yükselerek ünlenmişti. Özellikle şarkıya Herb Ritts'in çektiği klipte model Helena Christensen rol almış ve klip o dönem için milyonlarca ergen erkeğin hayallerini süsleyen bir cennet manzarası olmuştu. İnsanın romantikleşme katsayısını yükselten bu parçanın haliyle bir çok cover'ı yapılmış. En bilineni ise bir dönem Ankara gece hayatının da marşı olan HIM tarafından yapılan cover'ıydı.

Washed Out - Wicked Game


 

Eğitim Zayiatı



O benim gözlerime niye öyle, neden öyle, hangi öyle nasıl öyle bakmıştı ki, ben sağ elimle kalbimi yoklamıştım..

"Birhan Keskin"

  
Miss Li - I Heard of A Girl

Odalardan yükselen güzel sesler: Sofar Sounds


Değerli dostum ve listenbeforeyoulove blogunun sahibi Ersin; farklı bir "müzik dinleme deneyimi" olan ve önümüzdeki ay benimde katılmak istediğim Sofar (Sounds From a Room) projesini anlatıyor.

"Sofar Sounds, dünyanın 45'ten fazla şehrinde hayat bulan bağımsız bir müzik hareketi..Her ay farklı bir evin oturma odasında konserler düzenleniyor, ve siz tanımadığınız insanlarla tanımadığınız bir evin "samimi" salonunda yeni sesler keşfetme fırsatı yakalıyorsunuz...5 aydır Sofar, Eda Demir ve Gözde Tekay'ın öncülüğünde İstanbul'un değişik evlerine de girmeye başladı ve şimdiden herkes tarafından merak edilen / hakkında konuşulan bir etkinlik olmayı başardı!


Temelleri Londra'da atılan Sofar, ev ortamında keyifli bir dinleme deneyimi sağlıyor..Peki bu deneyimi yaşayacak az sayıda dinleyici arasına nasıl giriyorsunuz, sistem nasıl işliyor? Öncelikle Sofar Sounds'un resmi sitesi http://sofarsounds.com'a giriş yaparak mail adresinizle kayıt oluyorsunuz, her ayın başında mail kutunuza globalde gerçekleşecek konser tarihleri düşüyor...Bu noktada hızlı davranmak önemli çünkü gelen mailde İstanbul'u seçip rezervasyon isteğini mail atarak en hızlı bildirenler davetli listesine giriyorlar.. Diğerleri ise bekleme listesinde haber beklemeye devam ediyor..İşin gizemli ve heyecanlı tarafı ise sahne alacak isimlerin ve konserlerin gerçekleşeceği ev adresinin son güne kadar paylaşılmaması..Konser tarihinden genelde 1 gün önce davetlilere, bu bilgileri içeren bir mail atılıyor..


Sofar İstanbul, dünyanın diğer şehirlerinde olduğu gibi tamamen gönüllülük esasına göre gerçekleşiyor..Konserlere katılım tamamen ücretsiz..Dinleyiciler farklı bir dinleme deneyimi yaşarken, müzisyenler ise Sofar Sounds'un youtube kanalına yüklenen profesyonel çekim videolar ile seslerini tüm dünyaya duyurma fırsatı yakalıyorlar..Evlerin büyüklüğüne bağlı olarak genelde konserlere 50-60 kişi davet edilebiliyor ve her etkinlik günü 3 grup performans sergiliyor..Bu gruplar yerli olabildiği gibi yabancı da olabiliyor, nitekim bugüne kadar Sofar İstanbul konserlerinde The Yarns, Stornoway, Oha Aho, Yüzyüzeyken Konuşuruz, No Land, Hay Bin Kunduz, Nihil Piraye, Sapan, Ali Somay, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Burcu Tatlıses, Yolda ve The Away Days gibi isimler şarkılar söylediler..



Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul'da 5.si düzenlenen ve benim de katıldığım organizasyon ise diğerlerinden biraz daha farklı idi..Çünkü serinin en büyük evi bulunmuştu..4.Levent'te İran'lı bir ressamın yüksek tavanlı depodan dönüşme muazzam evinde bir araya gelindi..Bu nedenle davetli sayısı 150 civarında idi ve diğer konserlerden farklı olarak 4 farklı grup performans sergiledi..Benim favorim İsviçre'den gelen Oha Aho ve Eskişehirli grup Hay Bin Kunduz oldu..Nihil Piraye ve Sapan da melodileri ile göz doldurdular...Bu arada hemen belirtmek gerekir ki, Sofar dinleyicisi de oldukça güzel insanlar..Hepsi özenle seçiliyor gibiydiler..Sevimli, pozitif, deneyim ve yeniliğe açık, gerçekten "müzik dinlemeye" meraklı insanlar...
Son olarak;  İstanbul'da gerçekleşen bir kaç Sofar performansına göz atalım:

 

 

 

Günahkar


Günahkar nereye koşuyorsun?
Denize koştum, kanıyordu.
O yüzden Tanrı'ya koştum.
O yüzden Tanrı'ya koştum
Ama Tanrı dedi ki: Şeytana git...

Diye devam eder gider efsanevi isim Nina Simone'un şarkısı Sinnerman. Bu şarkıyı gündeme taşıyan olay ise; 23 Nisan Resepsiyonu'nda, ışık ve lazer gösterileri esnasında bu şarkının Felix Da Housecat remix'sinin çalınması. Şarkı ile bir diğer ayrıntı ise; Sinnerman'ın, günahkarların günahlarını itiraf etmelerini sağlamak için kullanılan eski bir folk şarkısı olarak bilinmesi.

Nina Simone - Sinnerman(Felix Da Housecat Remix)

24.04.2014

Cennet Sineması


Oğul: Hangisi daha ahlakçı? Lars Von Trier mi, Michael Haneke mi?

Anne: Bunların ikisi de birbirinden ahlakçı. Al birini vur ötekine... Ben en çok Dardanel Kardeşler'i seviyorum.

Oğul: Anne, onlar Dardanel Kardeşler değil, Dardenne Kardeşler...

"Annem Sinema Öğreniyor" kısa filminden

Marianne Faithfull - Green Are Your Eyes

Gesi Bağları


Konya hapishanesinde kadınlar kısmında, yüzünü görmediğim, fakat sesini çok iyi tanıdığım bir kadın vardı. Akşam saatlerinde onun türkü söylemesini adeta beklerdim. Ve bilhassa isterdim ki, "Gesi bağlarında bir top gülüm var" türküsünü söylesin. Bu acayip türkü, hiç farkedilmeden yutulan bir avuç zehire benzer.

"Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir"

Selda Bagcan - Gesi Bağları

Severdim Seni


Orhan Pamuk'u ya çok seversiniz ya hiç sevmezsiniz. Kara Kitap ile tanıştığım zamandan itibaren en büyük mutluluğum olmuştu Orhan Pamuk okumak, bir kaç sayfa okuyup duraklıyor, kitabı göğsüme bastırıp kelimelerin tenimden geçip içime geçiş törenini hayal ediyordum.

Orhan Pamuk okumak, İstanbul'u yaşamak, masalsı bir dünyaya kucak açmak demek, bir kez olsun ön yargısız olsak.. Zaten hayatımızı hep bu ön yargılar, kolaycılıklar ve vazgeçişler eksiltmiyor mu ? Belki bi yerlerde eski anılarınızı, izlerinizi ya da kırılan parçalarınızı toparlayacı bi mıktatıs olup anıtlaşıverir karşınızda kelimeler, kimbilir..

Kara Kitap'tan şöyle güzel tadımlık bi bölüm , belki fikrinizi değiştirir..

"Okuldayken aynı sıralarda oturmazdık; ama sıcak bahar günlerinde sınıfta uzun tartışmalardan sonra pencere açıldığında, hemen arkasındaki kara tahtanın karasından aynalaşan camın içinde yansıyan yüzünü şimdiki gibi seyrederdim.
İlk rastlaştığımızda bacakların o kadar ince, o kadar narin gözükmüştü ki bana, onların kırılıvereceğinden korkmuştum. Tenin sanki çocukken daha sertti de, büyüdükçe, ortaokuldan sonra renklenerek inanılmaz bir incelikle yumuşadı. Evin içinde oynamaktan kudurduğumuz sıcak yaz günlerinde, bizi bir plaja götürmüşlerse eğer, dönüş yolunda, ellerimizde Tarabya’dan aldığımız dondurmalarla yürürken, sivri tırnaklarımızla kollarımıza, üzerindeki tuzu kazıyarak harfler yazardık. İnce kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. Güneş yanığıyla pembeleşen bacaklarını severdim. Başımın üzerindeki raftan bir şey almak için uzandığında yüzüme dökülüveren saçlarını severdim.
Annenden alıp giydiğin askılı mayonun sırtında bıraktığı askı izlerini, sinirlendiğin zaman saçlarını dalgın dalgın çekiştirmeni, filtresiz sigara içerken ortanca ve başparmaklarınla dilinin ucundaki tütün parçasını yakalayışını, film seyrederken ağzını açışını, kitap okurken elinin altındaki bir tabakta bulduğun leblebileri ve fındıkları farkında olmadan yiyişini, anahtarlarını kaybedişini, miyopluğunu kabul etmediğin gözlerini kısışını severdim. Gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. Aklının içindekilerinin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, Allahım!
Birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikâyesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o ‘ben burada değilim’ ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim. Tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı fark ettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim. Bir heves ressam olmaya karar verdiğin çocukluk günlerinde, Dede’yle birlikte masaya oturup ağaç çizmeyi öğrenmeye koyulduğunda, Dede’nin konu dışına çıkan takılmalarına öfkelenmeden güldüğünde seni severdim. Dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapadığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim.
Severdim seni, pırıl pırıl bir nisan günü küçük balkonumuza çıkıp sabah astığın mendilin hala kurumadığını, demek ki güneşin seni aldattığını anladığında ve hemen sonra, arka arsadan gelen çocuk cıvıltılarına hüzünle kulak kabarttığında seni severdim. Birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikâye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim.
Severdim seni; aile içi izdivaçlar ve akrabalar arasındaki evlilikler üzerine bol resimli bir gazetede makale döktüren profesörün incilerini bir köşeye çekilip bana sezdirmeden okuduğunu gördüğümde ve ne okuduğunu değil; ama okurken yalnızca üst dudağının Tolstoy kahramanları gibi hafifçe öne çıktığını gördüğümde seni severdim. Asansör aynasında kendine bir başkasına bakar gibi bakışını ve nedense bu bakıştan sonra hatırladığın şeyi telaşla çantanın içinde arayışını severdim. Biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yan yana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terk etmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim. Sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kimbilir nereye gittiğinde seni severdim.
Severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim. Birden çıkan lodosla karların eridiği ve İstanbul’un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin Uludağ’ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim. Çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni. Dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim. Saatli Maarif Takvimi’nden bizi birlikte ölüme yaklaştıran bir yaprağı daha kopardıktan sonra, en altta günün yemeği olarak önerilen etli nohut, pilav, turşu ve karışık kompostoyu, yaklaştığımız ölümün bir işaretini okur gibi ağırbaşlı ve hüzünlü bir sesle okumanı ve Kartal marka ançuvez tüpünün önce rondelayı çıkartıp, sonra kapağı sonuna kadar çevirip açılacağını bana sabırla öğrettikten sonra, üretici Mösyö Trellidis’in saygılarıyla, demeni severdim. Kış sabahları yüzünün renginin şehrin üzerindeki soluk beyaz göğün renginde olduğunu gördüğümde, çocukluğumuzda, caddenin ırmağından akan arabalar arasından, bir kaldırımdan öteki kaldırıma bir koşu çılgın ve neşeli geçişini seyrettiğim zamanki gibi, seni endişeyle severdim.
Severdim seni, cami avlusunda, musalla taşında yatan tabuta konan kargaya dikkatle ve gülümseyerek baktığında, radyo tiyatrosu taklidi sesinle annenle babanın kavgalarını oynadığında seni severdim. Ellerimin arasına dikkatle başını alıp gözlerinde hayatımızın gittiği yeri korkuyla gördüğümde seni severdim. Vazonun yanında, neden orada bıraktığını anlayamadığım yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim. Efsane kuşlarının ağır ağır uçup havalanışını andıran uzun bir sevişmenin sonunda, ağırbaşlı şenliğe kendi şakaların ve yaratıcılığınla en sonunda senin de katıldığını anladığımda seni severdim. Dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim. Öğle vakti, yazı masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsünün tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde, seni kendi gövdemi tanır gibi, beni terk eden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle anlar gibi severdim.
Severdim seni, nereye gittiğini bilmediğimiz bir trene bakarken yüzünde beliren esrarlı ifadeyi ve bu kederli bakışının tıpatıp aynısını, bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bir saatte, elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken gene esrarlı ve hüzünlü yüzünde ben gördüğümde kapıldığım o çaresizlik, acı ve kıskançlıkla severdim seni."

Yeni Coldplay şarkısı Oceans


Midnight ve Magic'in ardından yeni albümden servis edilen 3. Coldplay şarkısı Oceans. Bu şarkı o ilk dönem Coldplay naifliğini özleyen bünlere ilaç gibi gelecektir.

Coldplay - Oceans

23.04.2014

Çocukluk


"Bir karanfil eskiden burda ne güzel kokardı!
Yemek, içmek, uyumak bir dam altında tıpkı karıncalar gibi.
Önce kendi karnımızı doyuruyorduk sonra kedininkini.
İki martı geçiyor gökten konuşarak.."

Ve gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor..


 
Erol Evgin - Çocuklar Çocuklarımız

22.04.2014

Bisiklet Manifestosu


Bisiklet sonsuz bir özgürlüktür. Dünya tarihinde son dönemdeki bütün hesapların petrol üzerine yapıldığını düşünürsek bisiklet, mevcut düzene karşı onurlu bir direniştir. Bir sivil itaatsizliğin en basit örneği olarak bisikleti sahiplenmek, onun üzerinde vakit geçirmek, haydi pedala kuvvet demek, atmosfere yapılan karbon salınımında azalmaya neden olmaktır. Bütün bunlara ek olarak hepimizin bildiği gibi sağlıklı yaşama katmış olduğu artı değeri söylemeye gerek yok sanırım. Bütün bunları düşündüğümüz zaman bu araç dünya üzerindeki en güzel icatlardan biridir.

BİSİKLET NEDİR?


Eşitliktir: Bazen o sizi taşır, bazen siz onu.

Kardeşliktir: Bir ağaç gibi tek ve hür öte yandan.

Çocukluktur: Hayatla izdivacın balayı günlerinden.

Aylaklıktır: Akreple yelkovana nispet.

Sükunettir: Ne der filozof: gürültü, zekayla ters orantılıdır.

Rüyadır: Üç yaşında başlar, hayat boyu sürer.

Hayal Gücüdür: Durduğunda devrilir.

Aşktır: Her bahar sırtınızı ürpertir.

Libidodur: Düz duvarlar sizindir.

Yazdır: Yaz yaz bitmez bir metnin iki noktası

Kıştır: Her mevsim Vivaldi.

Kendisidir: Doğan görünümlü Şahin değil.

Devrimdir: Gerçekçi olur imkansızı ister.

Ütopyadır: Ayaklar hep havada.

Bi tur versenedir: Boş arsaların rant'a yenik düşmediği zamanlardan.

Aşüftedir: Yoldan çıkartır.

Rosinantedir: Don Kişot'un altında olsaydı değirmenler bizimdi.

Tek kişilik karnavaldır: Dünyanın sokaklarından

Köroğludur: Otomobil icat olur mertlik bozulur.


"Aydan ÇELİK" Bisikletsever

Madness - Riding On My Bike

18.04.2014

En süper kahramanlar


Fantastik Türk Filmler’i yapmak deneyimi Yeşilçam’ın en ilginç dönemlerinden birisidir. Tüm imkansızlıklara rağmen Türk insanının bu alana gönül vermesi engellenememiştir. Bu noktada Türk insanına özgü pratik zeka devreye girmiş, tenekeden zaman makinesi, ampulden kontrol panelleri, eski elbiselerden Kurabiye Canavarı kılıklı yaratıklar peyda olmuştur. Bu filmlerin en büyük özelliği bir dönem insanların bir tarafıyla güldüğü filmlerin zamanla kulaktan kulağa yayılarak kült statüsüne dönüşmesi. Örneğin “Dünyayı Kurtaran Adam” filmi Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü gösterimleri sayesinde yeniden keşfedilmiş, zamanla şöhretini artırarak bugünkü popüler haline gelmiştir. İşin tuhaf tarafı bu filmlerin gerçekten fantastik olması için mi çekildiği yoksa birer absürt komedi gayesiyle mi yapıldıkları. Neredeyse hiç olmayan bir senaryo, Türk usulü kostüm tasarımı, türünün yabancı örneklerinden bol bol kolaj çalışması sonucunda ortaya çıkan akıllara zarar filmler. Bu filmler bir dönem o kadar meşhur oldu ki adlarına festivaller yapıldı, kitaplar basıldı. 

Bu kitaplardan birisi de geniş bir kaynak özelliği taşıyan Fantastik Türk Sineması kitabı. İşte bu kitapta anlatılan filmlerden en ilginç bir tanesi de 3 Dev Adam.  Oyuncu Doğan Tamer’in senaryosunu yazdığı, T.Fikret Uçak’ın yönettiği 3 Dev Adam belki de kendi türünde ender rastlanan örneklerden biridir; dizi film, çizgi roman, fotoroman kalıplarını bir araya getiren abartılı bir şiddet ve sadizm gösterilerine geniş bir yer ayırır. Film bir gore filmden beklenilecek her şeyi eksiksiz sergilemektedir.


Uzak Doğu’da merkezlenen uluslararası suç örgütü Örümcek Çetesi tarihi eser kaçakçılığı için Türkiye’ye yerleşmiştir. Daha önce çalıp sattığı antikaları sahte dolar basarak geri alan çetenin faliyetlerini izleyen ABD ve Meksika hükümetleri, kendi süper kahramanlarını Türk polisiyle işbirliği yapıp çeteyi çökertmek üzere İstanbul’a gönderirler. ABD’den yüzbaşı Amerika (Aytekin Akkaya) ve Meksika’dan maskeli punkreas güreşçisi El Santo (Yavuz Selekman) Türk Emniyetinden komiser Orhan (Doğan Tamer) ile buluşup bir dizi kanlı cinayet işlemiş Örümcek Adam (Tevfik Şen) ve sevgilisi Nadya’ya karşı harekete geçerler. Örümcek Adamı durdurmak isteyen başkaları da vardır, birçok adamını ona kurban veren Mafya gibi. An gelir Üç Dev Adam Örümcek’i kıstırır, fakat birden örümcek kostümlü adamların saldırısına uğrarlar. Kanlı bir mücadeleden sonra Yüzbaşı Amerika, bir biçki makinesiyle Örümcek’i öldürmeyi başarır. Çete çökertilir, tarihi eserler kurtarılır ve yabancı süper kahramanlar ülkelerine dönerler.


 Filmi Amerika’da video kasetten izlemiş olan sinema yazarı Keith T.Breese Üç Dev Adam’ı eleştirirken şaşkınlığını gizleyememiştir. “Bu bir şaka değil” diyor, “anlaşılabilmesi için seyredilmesi gereken bir Türk filmidir. İster inanın, ister inanmayın bu taşlamalı bir güldürü değildir. Süper Kahramanları ve Süper Canileri ele alan sert ve ciddi bir çalışmadır. Pek tabii ki film dağınık, ucuz ve kötüce çekilmiştir fakat benzerini bulabilmek zordur. Yine Metin Demirhan bu müstesna film için şunları yazmıştır: “Çılgın bir çizgi romanlar ve “B” filmleri uyarlaması. Marvel Comics’in iki süper kahramanı Kaptan Amerika ve Örümcek Adam ile Meksikalı ünlü “Lucha Libre” kahramanı El Santo sinema tarihinde ilk defa bu filmde bir araya geliyorlar. Onlara bir de Türk polis komiseri eşlik ediyor. Asıl inanılmaz olan bu filmde Örümcek Adam’ın kötü karakter olması ve 13. Cuma  filmlerinin Jason’ı gibi hunharca cinayetler işlemesi.”

Fantastik Türk sinemasının en nev’i şahsına münhasır filmlerinden biridir  3 Dev Adam. Anlatmak için kelimelerin tarifsiz kalacağı tuhaf bir yapımdır. Tamamen orjinallerinden esinlenmiş olmasına rağmen eşsiz derecede özgündür.


Belkide  bu hayatta herkesin bir süper kahramanı olmalı. Kostümlü yada kostümsüz. Doğuştan süper güçleri olan yada olmayan. Kapanışı Kill Bill filminde Süpermen üzerine yapılan bir monolog ile bitirelim. “Süpermen tek başınadır. Süpermen süpermen olmamıştır, süpermen olarak doğmuştur. Süpermen sabah uyandığında, süpermendir. Clark Kent onun alter egosudur. Büyük kırmızı “S” li kıyafeti henüz bir bebekken kent ailesi onu bulduğunda sarılı olduğu örtüdür. Giysisi odur. Kent’in giydiği gözlükler ve takım elbise ise Süpermen’in aramızda kaybolmak icin giydiği kostümüdür. Clark Kent, Superman’in bizi nasıl gördüğüdür. Peki Clark Kent’in karakteri nasıl? Güçsüz, kendine güvensiz, korkak. Clark Kent Superman’in tüm insan ırkı üzerindeki fikridir.”

College feat. Electric Youth - A Real Hero

Nükleer Sevdası


26 Nisan 1986'da, yerel saat 01.23'u gösterirken Ukrayna'da Kiev yakınlarındaki Çernobil kasabasında bulunan nükleer santralin dördüncü reaktörü infilak etti. Patlamayla birlikte reaktör bir anda alevler içinde kaldı. Büyük miktarda radyoaktif element atmosfere dağıldı. Bu patlama, Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarından 200 kat fazla radyasyon yaydı. Dünya ilk kez nükleer santralların ne kadar tehlikeli olduğunu bu kazayla öğrenmiş oldu. Sovyet hükümetinin olayı belli bir süre gizlemesinden dolayı resmi olarak 15 bin kişi öldü, 9 milyon kişi doğrudan etkilendi ve belkide onlarca yıl daha etkilenecek. Bugün Karadeniz'de yaşanan kanser patlamasıyla Çernobil'in doğrudan ilişkisi olduğu bilinen bir gerçek.

Bu reaktörü oraya diken Ruslar şimdi Mersin Akkuyu'ya nükleer santral yapıyorlar. 2011 yılında Fukuşima nükleer santralinde kaza yaşayan Japonlar da Sinop'a nükleer santral dikiyorlar. Yani şu geçtiğimiz günlerde açıklanan Türkiye Mutluluk Endeksinde en mutlu il olan Sinop.

Fotoğrafçı Gerd Ludwig'in Çernobil sonrasında karelerine yansıyan fotoğraflarına bakalım. Olabildiğince mutsuz insanlar. Donuk, ruhsuz, hayat belirtisi olmayan, ölü bir çoğrafya. Her geçen gün doğmamış çocuklarımızın umutlarından çalmaya devam ediyoruz. Kolay gelsin!











Kazım Koyuncu - İşte Gidiyorum
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...