The Clientele etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Clientele etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.11.2013

Kitap İare Sandığı


Yıl 1943.

Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.

İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar:

“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.

Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.

Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.

Zenith ve Singer’e mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Broadcast - The Book Lovers

The Clientele - Bookshop Casanova

The Magnetic Fields - The Book of Love

6.07.2012

Haydi durma kitapları yakalım!


BirinciBlog'da yazmış olduğum bir yazım...

Özellikle dispotik ve karamsar bir gelecek tasviri yaptığı “Fahrenheit 451” kitabı ile tanınan ünlü yazar Ray Bradbury 5 Haziran tarihinde 91 yaşında hayatını kaybetti. 22 Ağustos 1920’de Illinois’te dünyaya gelen Bradbury gençlik yıllarını Carnegie Kütüphanesi’nde geçirerek Buck Rodgers, Edgar Allan Poe, Jules Verne, Tom Swift gibi isimlerin kitaplarıyla kendi dünyasına bir kapı açtı. Daha sonra Los Angeles Bilimkurgu Cemiyeti’ne katılan Bradbury burada birçok yazarla tanıştı. İlk kitabını henüz yirmi yaşındayken yayınlayan yazar, Sir Arthur Clarke Ödülleri, Prometheus ödülü gibi birçok ödül kazandı.

Yazarın en ünlü kitabı olan Fahrenheit 451’de belirsiz bir gelecekteyiz. O zamanda yaşayan İtfaiyecilerin tek görevi vardır; evlere düzenledikleri baskınlarda ele geçirdikleri kitapları yakmak. Bu sürece gelene kadar ne olmuş, ne kadar zaman geçmiş belli değil. İşine gönülden bağlı bir itfaiyeci olan Guy Montag, bir gün genç bir kızla karşılaşınca kafasında o güne kadar hiç düşünmediği sorular belirmeye başlıyor. Kitaplar nasıl şeylerdir, bir ev kitaplardan sıkılır mı? insanların birlikte yanmaya göze aldığı bu kitaplarda neler vardır. Bu sorulardan sonra Montag’ın tüm hayatı tamamen değişecektir. Kitabın, 1966 yılında ünlü yönetmen François Traffaut tarafından başarılı bir şekilde sinemaya da uyarlandığını belirtelim. Özellikle filmdeki şu replik beni çok etkilemişti; “Uzun bir süre önce itfaiyecilerin yangınları başlatmayıp da söndürdükleri doğru mu?”


Bradbury, Fahrenheit 451’i yazarken nelerden esinlendiğini söylerken iki olay üzerinde duruyor. Nazilerin kitap yakma ayinleri ve dokuz yaşındayken İskenderiye Kütüphanesi’nin nasıl yandığını okuması. Kitaplara aşık bir adamın gün gelip bütün kitapların yakılması gibi bir korkusunun olması kadar doğal bir şey olamaz sanırım. Dünyanın sonu, Bradbury için kitapların sonu demekti. Ona göre kitaplar yanar, bir kapı kendiliğinden kapanır ve geriye sadece hüzünler kalır…

Peki gelecek nedir? İnsanlık tarihi boyunca geçmişten daha çok gelecek önemsenmiştir. Geçmiş her zaman ders çıkarılması gereken bir olgudur ve genelde pişmanlıkları barındırır. Geçmiş senin peşini bırakmaz, nereye gitsen her yerde biraz vardır. Yani senin yaşadığındır kısaca. Gelecek ise her zaman bir umut ve bilinmezliği saklar kendinde. Bu nedenle gelecek üzerine o kadar çok söz söylenmiş ve kurgu yapılmıştır ki. Bu gelecek kurgusunu yapan, söylemlerinde iki farklı görüşü benimsemiş yabancı olmadığımız iki insandan bahsetmek istiyorum. Huxley ve Orwell. 


Orwell’in öngörülerine göre: Dıştan dayatılan baskının bize boyun eğdireceğinden, kitapların yasaklanacağından, enformasyonsuz bırakılacağımızdan ve gerçeğin sürekli bizden gizleneceğinden bahsediyor.
Huxley ise insanların süreç içinde üzerlerindeki baskılardan hoşlanmaya, düşünme yetilerimizi sıfırlayan teknolojileri yüceltmeye başlanılacağını, kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağını çünkü artık kitap okumak isteyen kimsenin kalmayacağını, bizi pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutulacağımızı ve gerçeğin umursamazlık denizinde boğulacağını söylüyordu.

Orwell, nefret ettiğimiz şeylerin bizi mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkuyordu.

İşte size iki tane yakın gelecek kurgusu. Zamanın bu iki düşünürden kimi haklı çıkardığına ya da çıkaracağına siz karar verin artık. Gün gelecek size “Haydi durma kitapları yakalım” diyenler olacak. Sende onlara gözlerinin içine bakarak diyeceksin ki “Haydi durma göğe bakalım.” Tıpkı Turgut Uyar’ın dediği gibi:

 “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım.”

The Clientele - Bookshop Casanova

Field Music - Let's Write a Book
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...