Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.07.2014

Kafka’nın Dava’sı


"Bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur
İşte varılması gereken yer o noktadır."


"Kendimden başka hiçbir eksiğim yok” diyordu yirminci yüzyıl dünya edebiyatının en önemli yazarı Franz Kafka. 3 Temmuz 1883'de dünyaya gözlerini açtı. Kırk bir yıllık hayatı boyunca “Yaşam, daha başında kaybedilmiş bir savaştır." diyerek en büyük davası olan hayatla mücadele etti. Kurulu düzene başkaldıran bir adamın karanlık dünyası. Gitgide makineşen insanın dönüşümünün hikayesidir Kafka'nın kalemi. Hayata ve kendine yabancılaşmış insanın Samsa böceğine dönüşmek için vermiş olduğu özgürlük mücadelesi. Ve bütün bu mücadelenin tek bir püf noktası vardır. Kendin olmak....

Birsen Tezer - Di Gel Yanıma

24.01.2014

Love Letter To Japan


Ateşten örülmüş uzun alevlerdir sevgilim, dolaşır yeryüzünü sarar beni. Ama sandıklarını değil, görmesini bilenleri sürükler ardından.

Bütün evliliklerin yalnızlıktan kurtulmak için yapıldığına inanamıyorum. Daha kutsal nedenleri vardır; yanılmıyorsam o Melek'de benim gibi düşünüyor. Evlenmenin nedeni yalnızlıktan kurtulmaksa ne elde edilebilir? Yalnızlığı yalnızlıkla birleştirmekten bir yuva kurulamaz. Birinin yalnızlığı ötekine yansır, karanlık gecelerde bile. Hele yalnızlığı bir silah gibi kullanmak daha da kötüdür.

Bak Milena, en çok seni seviyorum diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki," Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla "dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.

Dün seni gördüm düşümde...birbirimizi eritiyorduk durmadan, derken nasıl oldu bilmiyorum yanmaya başlıyorsun. Sonunda sen yoksun artık, yanan da, söndürmeye çabalayan da benim yalnız.

Milena'ya Mektuplar " Kafka "

The Bird And The Bee - Love Letter to Japan

12.01.2014

Özür dilerim


Kötüyüm Milena, bilemediğin kadar kötü.

Çünkü daha fazla dayanamıyorum bu kalabalığa ve sensiz her şey çok yalnız. Özür dilerim, sensiz geçen günlerim için ve özür dile bensiz geçirdiklerin için. 

Bul beni
bu kadar geç kalmış
kaybolmuş
olamayız


17.11.2013

Hatırlamak ve Baudelaire


Prag ve Kafka… Birini diğerinden ayırmak adeta olanaksızdır. Bugün ne Kafka’sız bir Prag ne de Prag’sız bir Kafka düşünülemez. Biri diğerini doğurmakta, diğeri ise birinin batıya özgü rahatsızlıklarını, huzursuzluklarını yansıtmaktadır.

Bir mekanın ruhsal boyutları o mekanda yaşanılanlarla ölçülür. Bir mekanın havası, atmosferi soyut bir olay değildir; somuttur ve somut olmasını salt binalara, taşlara, duvarlara, kaldırımlara bağlayamayız. Prag bu bağlamda eşittir gelenek, eşittir gizem: dar merdivenler, daracık sokaklar, gece vakti gölgelerin kaynaştığı meydanlar, kuleler ve kiliseler, Yahudi Ghettosu’nun kalıntıları ve anıları, simyacılar sokağı ve 17.yüzyıldan kalma evler, heykeller ve tedirginlikler. Duruşmalar ve korkular, eski saraylar, baskılar ve içten içe kaynayan, kanayan dehşetler…

Kimliğini açıklayan mekanların yanında yaşadıkları dehşetleri unutan, maskeleyen mekanlar: onarımdan geçen kaleler, zindanlar ve mahzenler…

Ve huzura kavuşanların son mekanı olan, halen yaşayanlara ölümün soğuk nefesini anımsatan mezarlıklar ve mezarlar…

Giovanni Scognamillo, Korkunun Sanatları kitabında böyle söylüyor. Korkunun mekanlarından bahsediyor. Anlatmak istediğim bunlar değil aslında. Yani korkulardan bahsetmek ve bunu sanatla ilişkilendirmek değil niyetim.

Yazmaya başladım ve tanıdık bir yüz geldi aklıma. Korkan ama korkuyu başka bir insanın içine yağmur gibi bırakan bir adamın yüzü geldi aklıma. Nasıl anlatabilirdim bunu? Elbette ilişkilenmeliydi hatıralar birbiriyle ve bir insan bir şehri anımsatmalıydı, bir şarkı bir kadını, bir tren bir ayrılığı… Ölünceye kadar sıralar insan bu yürek kırıklıklarını. Her şey hatırlanır. Her şey hatırlatır. Onun yüzünden aklıma gelen yüzleri hatırladım ben de fakat yüz beni susturdu ve konuşmaya başladı:

Günah dolu bir gecenin ve yalnızlığın ardından aynaya bakmak zordur. Çünkü birbirine bağladığımız kötülükler var. Birbirinden ayırdığımız iyilikler az evvel barış ilan ettiler. Bu yüzden kötülük en yakın arkadaşım benim; yüzümde gezinmen gibi, haddimi bildirmen gibi, boynuma sarılman gibi, işkence odaları gibi, buğday tarlaları gibi. Sabah ışıkları hep can sıkıcı ve geceler çok kalabalık. Bu aralar tren biletlerini ucuza satıyorlar fakat gidecek bir yerim yok. Yorgunum sabahlara kadar gezmekten. Bu korku dolu adam hayatında ilk defa hüzünle tanışıyor anlaşılan. İncelik bir korkunun hazinesidir.Yalanlardan bahsetmek istiyorum sana. En yakın iticilikten dem vurmak istiyorum. Tanrım, her şey nasıl da sıradan! Boğuluyorum bunca gerçek insan arasında. Artık bir şehir, bir tablo, bir şiir yetmiyor. Dahasını istiyor canım; dahasına içim yetmiyor.

Sonra ikimizde sustuk. Zaten susuyorduk. Kelimeler birbirimizin harf olarak yansımasıydı sadece; anlamsız bir konuşma, o kadar.

O adam kim mi?
O adam, Charles Baudelaire. Mutsuz bir çocukluk geçirdiği söylenen, melankolik ve yalnız adamın yüzü bugün benimle konuştu. O ki bir şiirinde “hem bıçağım hem de yara” derken varoluşu anlatan ve bunu hiçbir acı düşkünlüğü arayışına girmeden yapan adamın yüzüdür.


Siz de bir hikaye, bir yüz hatırlayın hemen şimdi. Ne kadar yalnız ve ne kadar kalabalık olduğunuzu fark etmenin en çıkarsız yolu bu.
 
Jessy Greene - In Crimson
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...