Şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.10.2014

Eski Amsterdam Sokakları


Gezenlerden, görenlerden, yaşayanlardan  teyit ettirdik ki Amsterdam, rüya gibi yaşanılası, her Türk gencinin istisnasız görmesi lazım gelen, -görünce de dönmek istemeyişinin sebeplerini burada sıralamayacağız- bir Avrupa şehrinde nefes almanın kişiye level yükselteceği özgürlükler şehri. Ziyadesiyle, bu şehri sevmeyen ölsün diyerek eski Amsterdam sokaklarını arşınlıyoruz..

Overtoom, 1896

Leidsestraat, 1910

Damrak, 1910

1930 yılında donan kanalda paten kayılıyor, epey soğuk bir kış geçmiş olsa gerek.

Bu da aynı yıldan bir buzkıran.

Mercatorplein, 1930

Kinkerstraat, 1937

Hep buz pateni yapılmıyor elbet, plajlarda güneşlenme lüksüne de sahip, yıl 1947

Amsterdam elektrik santrali, 1949

Kuyruk her yerde kuyruk, tramvay için beklenilen sıra, yıl 1950

Damrak, 1950

Dam Meydanı, 1950

Çöp toplayıcıları bile bu kadar mutlu, düşünün, yıl 1950

Jordaan'da çocukların banyo keyfine diyecek yok, yıl 1951

Paskalya bayramı en çok çocuklara gelir, 1957

Muntplein, 1958

Noel öncesi, eğlence birazdan başlayacak, 1960

Java adası, 1960

Dappermarkt, 1961

Kanal temizliğinde, kanaldan bisiklet çıkması hiç şaşırılacak bir durum değil, 1961

Leidseplein, 1964

Jordaan'da dedikodu, 1965

Bloemenmarkt (çiçek pazarı), arkada Munt Kalesi, 1965

Utrechtsestraat, 1967

Amsterdam tren istasyonu önündeki meydan: Stationsplein, 1968

Trompettersteeg, Red Light District, 1968

Pazarları Singel'de balık tutulur, 1973

Tuschinski Sineması, kuyruğa bakılırsa epey ilgi çekici bir film oynuyor içeride, 1973

Rokin, 1973

Michael Jackson Jordaan'da, yıl 1977

Spui, 1978

Bira dükkanları olmadan Amsterdam, Amsterdam değildir, 1981

Reguliersbreestraat, 1988

Sahnede Red Hot Chilli Peppers: Uitmarkt Festival

* Kaynak ve daha fazlası için buyrun..


28.01.2014

Bir sabah




Farklı bir şehirde gözlerimi sabaha açıyorum. Tivoli Tejo otelinin ışık dolu odasında uyandığımda denizi görebileceğimi nereden bilebilirdim? Öylesine bir ışık yoğunluğu hücum etmişti ki odaya, perdelerin neden bu kadar kalın ve kat kat olduğunu anlamakta gecikmedim. Lizbon bir güneş şehridir. Fakat ben şanslıydım. Baharın bütün şaşasıyla coştuğu günlere denk gelmiştim. Lizbon'un kafatası delen sıcakları henüz yükselmemişti. Perdeleri sonuna kadar sıyırdım, camları açtım. Denizin ufkunda titreşen buğulu havayı sonuna kadar içime çektim. Ve şehir aniden zamana ve seslere dönüştü.


Bir şehrin ancak kendine ait bir zamanı varsa şehir olduğunu hisseder. Şehrin zamanı önceleri sestir; ezan sesi, kilise çanı, saat kulesi. Sese kulak vermek, başını kaldırıp ya sesin geldiği yere ya da saate bakmak. Aynı anda başkalarının da aynı şeyi yaptığını bilmek. O yüksekçe yerde onlarla göz göze gelmek.

Bir sabah yedi tepeli bir şehre bakıyorum. Dik yokuşlar ve sarı tramvaylar. Sokakta genç kızlar ve genç oğlanlar. Ve aşk evreselsel bir kanun ama sabahın köründe bakkala ekmek almak için giderken birine sevdalanmak bizim buralara özgü. Tüm çıplaklığıyla bir şehre tepeden bakıyorum. Deniz mavi, gök mavi… İkisi arasında ben onlardan daha mavi…

Razorlight - In The Morning

19.11.2013

Şehrin Zamanı


Bir şehrin ancak kendine ait bir zamanı varsa şehir olduğunu hisseder. Şehrin zamanı önceleri sestir - ezan sesi, kilise çanı, saat kulesi. Sese kulak vermek, başını kaldırıp ya sesin geldiği yere ya da saate bakmak. Aynı anda başkalarının da aynı şeyi yaptığını bilmek. O yüksekçe yerde onlarla göz göze gelmek. Tanrının ya da zamanın elini hissetmek. Belki de bu ikisinin aynı şey olduğunu düşünmek.

Bu duygu 19. yüzyılın sonlarında yerini fotoğrafa bırakıyor. Şehir fotoğrafları o şehirde yaşayanların ortak aynası oluyor. Mekandaki varlığını, bütünlüğünü ve tekliğini sesle ya da fotoğrafla kavrayamayacak kadar büyüdüğünde, şehrin aynası fotoğraftan sinemaya dönüşüyor. Üstelik sinema, şehri nasıl görünüyorsa öyle yansıtmakla yetinecek düz bir duvar aynası değil ruhunu da yansıtan büyülü, hareketli bir ayna. Zaten artık 20. yüzyıla varmışızdır ve şehrin kendisi de metropole dönüşmüştür:İstasyonlarına trenlerle birilerinin gelip gittiği, sokaklarında tramvaylarla yayların iç içe gezdiği sürekli hareket halindeki bir mekana, yani bir tür sinemaya. Sinemanın kendisi hareket halindeki mekandan başka nedir ki?

Mekan- zaman ilişkisini hareketin kurduğu dönemde şehrin zamanı artık sinemadır. Şehrin metropole dönüştüğü ve zamanın mekanı yuttuğu çağın ifade biçiminin sinema olması rastlantı değildir. Metropolin ritmini yansıtacak olan sinemanın, trenin hareketini görüntüleyerek doğuşunun da rastlantı olmayışı gibi. Bilindiği gibi, sinemanın 20. yüzyılın eşiğinde (1895) bir trenin La Ciotat Garı'na girişini belgeleyen, Lumiere kardeşlerin çektiği görüntülerle başladığı kabul edilir. Şehrin metropole dönüşmesi hareketin gündelik hayata damgasını vurması anlamına gelir. Hareket (bir dizi kareyle) görüntülenebildiğinde, (karelerin peş peşe yansıtılmasıyla) görüntü hareketlenir. Ve mekan zamana dönüşür..

"Feride Çiçekoğlu, Vesikalı Şehir"

Tanju Duru - Raylar Boyunca


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...