"Aslında herşey çok başka olurdu... biraz çaba gösterseydin" demiştin ya bana -üzüntülü- hani hiç sesimi çıkarmamış ve pencereye dönmüştüm. Kapı sesiyle saç tellerime kadar biriken ağrıyı atmak istercesine haykırarak. Her neyse. Ben beklemeye devam ediyorum, senin burada kalman doğru olmazdı zaten. Hoşçakal diyememiştim ya sana,
Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta, her şey naylondandı o kadar denen bir dünyada inandığı değerlerden taviz vermeyen naif bir yüreğe sahip biriydi Haşmet Asilkan. Hayatın belli bir kısmını kapsayan mutsuz Pazartesi günlerine güneşli bir Haliç manzarasıyla uyanmaya devam eden, hayatın yan etkisini hatalı sollama ile geçmeyi denemiş görkemli bir kaybedendi. En büyük yanlışı hala üç ev görse bir şehir sanmasıydı sanırım. Göğe Bakma Durağı'nda gökyüzüne bakıp, Bir Tel Cambazının Rüzgarsız Aşklara Vardığını Anlatan Şiir'in peşinden koşmaktaydı. O kadınları, kadınlarda onu sevmeye devam ediyordu. Nesli tükenen bir zümrenin Meksika Sınırı'ndan kaçmaya çalışan son özgürlük savaşcısıydı Haşmet Asilkan.
O Haşmet Asilkan "Aşk Fimlerinin Unutulan Yönetmeni". Belki de ben...
şimdiden bir hatırasın bulutsa, tozsa, uçarsa bütün (aşklar) paranteze alınsın rüzgar çanısın, rüzgârın diline dolanırsın ne bir şarkısın, ne de dillerde nağme adın artık bazı şarkılar kadar yarılısın ...
Yirminci yüzyılın Savaş ve Barış'ı olarak kabul edilen son Rus klasiği Vasili Grossman'ın Yaşam ve Yazgı kitabı Ayşe Hacıhasanoğlu'nun bir buçuk yıl süren özenli çevirisiyle Can yayınlarından çıktı.
Özel kutusunda 3 cilt 1200 sayfa olan Yaşam ve Yazgı, Stalin Rusya'sını ve o dönemde her şeye rağmen direnen insanların hayatları üzerine bir başyapıt. Yazıldığı dönemde Sovyet yetkililerince üç yüz yıllık mahkumiyet cezasına çarptırılan, yazıldıktan ancak otuz sene sonra yayımlanarak, zamanla milyonlarca okurla buluşan bir kitap Yaşam ve Yazgı.
Heinrich Böll'ün tabiriyle "Bu roman sadece kitap diye adlandırılamayacak çok büyük bir yapıttır. Roman içinde birkaç romandır aslında; biri geçmişte, diğeri gelecekte iki tarihi olan bir yapıttır." Tarihçi ve yazar Antony Beevor ise, Yaşam ve Yazgı'yı II. Dünya Savaşı'nı anlatana en iyi roman olarak gösteriyor.
Özünde insan hayatının temel meselesi "Yaşam Özgürlüktür" cümlesidir. Ve bu kitap tamamen bu meseleye odaklanıyor.
Asıl ününü Marvin Gaye'in sesinden alan efsane söz yazarları Norman Whitfield ve Barrett Strong tarafından 1966 yılında yazılmış en büyük Motown hitlerinden biri olan I Heard It Through The Grapevine parçası; Ve bu parçaya uzlaşmaz, huysuz, agresif ve meydan okuyucu tavırlarıyla punk'ın en çiğ halini sunan feminist punk grubu The Slits'in nefis yorumu.
Dün 14 Şubat Sevgililer Günü'ydü. Sokaklar tabiri yerindeyse vıcık vıcıktı. Öpüşenler, koklaşanlar, elleşenler romantizmin en ucuz halini ortaya sermekten hiç gocunmadılar. Normal bir günde tepkiyle karşılanan bu tavırlar, yurdum insanı ve esnafı tarafından bu özel günün şerefine bir günlüğüne de olsa görmezlikten gelindi. Büyük bir peynir firmamız bu güne özel kaşar üretti. İki yüzlülüğün daniskası yapıldı bolca.
Tüketimi hareketlendirmek için düzenlenen bu özel günde normalde fiyatı 1 birim olan şeyler, 5 ila 10 birime kadar alıcı buldu. Bu nedenle sevgililere hediyeler alındı, Çin'in Kuzey'inde seri üretim yapan bir fabrikadan çıkma eşyayı aşka indirgemeyi başaranlar orgazm çığlıkları attı. Bu eşyayı üreten modern çağın köleleri ise bu günün anlam ve öneminden bihaber haftada altı gün, her gün en az 12 saat ve saati 1.2 TL'ye çalışmaya devam ettiler. 15 yataklı ranzalarda, demir parmaklıklı odalarında yatıp yeni bir vardiya saatini hayallere dalamadan beklediler. Kapitalist düzenin vicdan sahibi beyin takımı, bu parmaklıkları koyarak sözde intihar eden işçileri düşündüler. Oysaki temel dertleri işçi kaybı yada insan hayatına saygı falan değildi. Sadece ortaya çıkan hukuksal tazminatlardan kurtulmaktı.
Ey sen, bilinen en zeki yaşam formu olan İnsan, sevgi aşk gibi kavramlar ne zaman bu kadar ucuzladı. Farkında olmadan ucuzlayan bu seri üretim Çin malları mı yoksa senin vicdanın mı? Ama bilmiyoruz ki sahici bir aşkı kutlamaya bir gün değil, bir ömür yetmez...
İsveç özellikle Labrador plak şirketi vasıtasıyla pop müzik piyasasında çok önemli işler yapan bir ülke. Son dönemde The Concretes, El Perro Del Mar, Hello Saferide, Paris, Jens Lekman, Taken By Trees, Club 8,Sambassadeur, The Radio Dept gibi bir çok isim bu sevimli ülkeden çıkmış bulunmakta.Those Dancing Days 5 tane tatlı hanımefendiden oluşan 2005 tarihinde Stockholm şehrinden kurulmuş, elma şekeri tadında temiz indie pop yapan bir grup. 2007 yılında çıkardıkları 5 şarkılık Those Dancing Days EP’si dikkatleri üzerine çeken kızlarımız geçtiğimiz senenin sonlarına doğru dağıldıklarını açıklamalarına kadar, In Our Space Hero Suits ve Daydreams & Nightmares isimli iki tane albüm yayınladılar. Those Dancing Days’ın çıkış noktası aslında 60’ların Dusty Springfield, Sandie Shaw gibi pop ikonları ve o dönemin pop soundunun yatıştırıcı etkisi.Yaptıkları müzik güneşli bir bahar sabahında uyanıp, her şeye rağmen yaşamak güzel be kardeşim modunda acımasız dünyada saf, naif ve böyle kalmak istiyorum diyenlerin müziği aslında. Kısacası içinde mutlu bir hüzün barındıran bünyelerin kendisini sokaklara atıp dans etmek isteyeceği samimi bir müzik.
Bir dönem kendileri ile kıyaslanan The Pipettes’in parti havasına karşın Those Dancing Days kusursuz melodilerin peşinde koşuyor. Hayatın karmaşası karşısında fazla kafa yormak istemiyo, felsefi çıkarımlar yapmadan basitlik en güzel hayat çizgisidir diyorsanız kendinizi Those Dancing Days’in huzurlu melodileri arasına bırakabilirsiniz. Çünkü orada Belle and Sebastian’ın naiflini, The Organ’ın dişiliğini, Camera Obscura’nın yaşama sevincini, The Smiths’in çok boyutluluğunu bulabilirsiniz. Tıpkı The Organ gibi onlarında dağılmasına üzüldük, bakın Morrissey ne güzel söylemiş ”Pretty Girls Make Graves” ..
Bir dönemin gothic rock, new wave, goth, dark wave, dark elektronic, synthpop gibi türlerini özleyenler için geçtiğimiz yıl bu sularda yüzen bazı gruplardan ortaya karışık bir seçki.
Bugün güneş var gökyüzünde, korkacak bir şey yok haydi hep birlikte göğe bakalım...
I wish i could just stop I know another moment will break my heart Too many tears Too many times Too many years i've cried for you It's always the same Wake up in the rain Head in pain Hung in shame A different name Same old game Love in vain And miles and miles and miles and miles and miles Away from home again...
Şimdilerin Zakkum'u olan Raindog grubu bir dönem Ankara'nın en sevilen ve en çok tartışılan cover gruplarından biriydi. Radiohead, Smiths, Blur, Morrissey, Muse, Violent Femmes, Oasis, Placebo, Suede, Pixies gibi isimlerden sevilen parçaları yorumlayan grubun en özgün kişiliği tartışmasız solist Yusuf Demirkol'du. Tren öpsün sizi Zeki Müren edasıyla çıktığı sahnede şarkılara mutlaka kendince bir yorum katardı. Ve elbette Yusuf'un sahnedeki Huysuz Virjin tavırları izlenmeye değerdi. 1999 yılında Olgunlar'da bulunan Sinema Bar'da çalmaya başlayan Raindog daha sonra Ankara'da Gölge, Eski Limon, Biberon gibi mekanlarda düzenli olarak 1000'e yakın sahne performansı yaptı.
Grubun sahne önünde Yusuf Yusuf diye bağıran hayranları kadar, Yusuf'un çakma bir Brian Molko taklidi olduğunu söyleyen ve ondan nefret eden bir erkek popülasyonu eksik olmazdı. Grubun ilk dönemlerinde kızların hasta olduğu kısa boylu ve karizmatik bir bascıları vardı. Kendi aramızda pigme dediğimiz bu eleman okulu bitirince gruptan ayrılmak zorunda kalmıştı. Onun Raindog ile çaldığı son geceyi hatırlıyorumda, elemanın anne ve babası oradaydı. O gece Gölge Bar'da bir mezuniyet gecesi havası vardı.
Bizim arkadaş grubunun yoğun Raindog hayranlığı yüzünden bende mekanlardan mekanlara bir bavul misali sürükleniyordum. Gerçekleşen ritüel şu şekildeydi. Önce Karanfil'deki Dost Kitapevi'nin önünde buluşulur ve bir yemek yenir. Daha sonra O dönem Sakarya'da bulunan her zaman kirli, salaş ve ucuz bir mekan olan Nihayet'te ısınma turları ve ortam yoklaması yapılır. İlerleyen saatlerde Eski Limon'a geçilir. Kapıda ya Adil yada Murat olur. Limon'da o gece mutlaka bir kavga çıkar ve şişeler havada uçuşur. Saat bire doğru Limon kapatılır ve Sakarya'da bir kokoreç yenir. Sonra gecenin sonu için SSK'daki Gölge'ye geçilir. Elbette o saatten sonraki pek kolay hatırlanmaz. Eski Limon demişken o nahoş olay yüzünden kapanmasına kadar Limon o dönemin öğrencileri için bir mabet olmuştur sanırım. O yıllarda sadece Ankara'da değil belkide başka hiçbir şehirde Limon gibi kendine özgü havası ve müşterileri olan başka bir mekan olmamıştır.
Şimdi düşünüyorum da güzel günlerdi Ankara denen gri şehrin akşamlarında sorgusuzca kaybolmak...