birinciblog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birinciblog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.02.2013

Bir şehir kültürü dergisi: Postkolik


BirinciBlog, değerli kardeşim Emrah Gürkan başkanlığında hazırlanan ve benimde kuruluş aşamasında yer aldığım ve halen yazar ekibinde bulunduğum Türkiye'nin en iddialı blog projesi. Ekibimizin daha doğrusu Emrah başkanın son maritesi ise Postkolik dergisi. Bir anlamda bu dergi BirinciBlog'un yazılı hale dökülmüş bir özeti. Postkolik hakkında Emrah Başkan filhakikat sitesi ile bir söyleşi yapmış. Buyrun okuyalım:

Postkolik, bir şehir kültürü dergisi. İlk sayısını bu ay yayınladı. Derginin içeriğini  internet sitesinden  okuyabiliyorsunuz. Ayrıca bu dergi yaklaşık 500 noktada ücretsiz olarak dağıtılıyor. Doyurucu içerikli blogları merak ediyorsanız, harika görseller ve orjinal işlerden hoşlanıyorsanız Postkolik’i takipe alın.

İlk  sayısını bir kaç gün önce çıkaran dergiyle ilgili sorularımı Emrah Gürkan’a sordum.

Seni, Birinciblog’dan tanıyoruz. Şimdi de Postkolik ile karşımızdasın. Postkolik fikri nasıl doğdu?

Birinciblog’u 15 kişilik bir ekiple yola çıkarak, geçtiğimiz nisan ayında kurduk. Zamanla ekip genişledi ve sayımız 18’e çıktı. BirinciBlog’u kurarken hedefimiz son derece güncel bir blog yaratmaktı. Kısa sürede bunu da başardığımızı düşünüyorum. Henüz bir yılımızı dahi doldurmadan 1200’ün üzerinde yazı kaleme aldık. Türkiye’de bu kadar verimli olan çok az blog var. Takipçi sayımız aylık 60 bini geçti. Okuyucularımızla son derece güzel bir iletişimimiz var. BirinciBlog’un bir dergisinin olması aslında uzun zamandır kafamızdaydı. 1 Şubat itibariyle de Postkolik’i çıkarmaya başladık.



Postkolik’i de aynı ekip mi hazırlıyor?
 
Evet, ama içeriğimiz BirinciBlog’tan bağımsız. Postkolik’i bir kağıtblog olarak tanımlayabiliriz.  Postkolik, bir şehir kültürü dergisi. Dergiciliğe yepyeni bir soluk getirmeyi hedefliyoruz. Hepimiz yoğun tempoda çalışan insanlarız. Bu tempo içinde dünyadaki gelişmeleri takip etmek kolay değil. Postkolik işte bunu yapıyor. Dünyanın dört bir tarafındaki blog’ları takip ederek, okuyucularına en son gelişmeleri sunuyoruz.  Bunu yaparken de internet ve analog dünyayı bir araya getiriyoruz. Facebook, Twitter ve Instagram başta olmak üzere sosyal medya araçlarını son derece verimli kullanıyoruz. Facebook sayfamız sadece 4 günde 1000’in üzerinde beğeni aldı.

Bize biraz içerikten söz eder misin?

Postkolik 32 sayfa ve ücretsiz olarak yayınlanıyor. Müzik, moda, sinema, dizi, teknoloji ve tasarım başta olmak üzere her konuda son derece zengin bir içeriğe sahibiz. Özellikle yerel blogger’ları desteklemek istiyoruz. Bu yüzden her sayımızda bir blogger ile söyleşi de yapacağız.

Postkolik’i nerelerde bulabileceğiz?

İstanbul’un her iki yakasında, yaklaşık 500 noktada varız. Postkolik’in dağıtım ağı her geçen gün genişliyor. Starbucks, CafeNero, Kitchenette, Lavazza, Cine Maximum, Cookshop, BigChef’s, House Cafe, Kirpi, MAC Spor Merkezleri başta olmak üzere şehrin en trend yerlerinde varız.

Sen underground fanzin kültüründen gelen birisin. Günümüzde herşey internet üzerinden dönüyor. İçeriğinizi sizde internet üzerinden yayıyorsunuz ama hardcopy olarak 12.000 adet basılıp ücretsiz olarak derginizi insanlara ulaştırıyorsunuz. Sen yazılı mecraların geleceğini nasıl görüyorsun? 

35 yaşındayım ve neredeyse 20 yıldır dergiciyim. Kuşkusuz internet hardcopy dergicilik için büyük tehlike oluşturuyor. Dergi satışları eskiden de son derece azdı ama son yıllarda tirajlar iyiden iyiye düştü. Bu tabii dergiciliğin öleceği anlamına gelmiyor. Bugünün en temel gerçeği insanların artık içeriğe, müziğe para vermek istemiyor oluşu. Ben o yüzden ‘freepaper’ yayıncılığın daha da gelişeceğini düşünüyorum.

Bundan sonrası için planlar neler?

Öncelikle BirinciBlog’u yeniliyoruz. Mart ayında yepyeni bir tasarımla okuyucularımızın karşısında olacağız.  BirinciBlog ve Postkolik birlikte büyüyecek. Birçok projemiz var. Konsept partiler de organize edeceğiz. Zamanı geldiğinde bununla ilgili bilgi de vereceğiz zaten.  Bizi takip etmeye devam edin.

12.04.2012

TRUST


Sevgili HappyBlueMondays takipçileri daha öncede bahsettiğim gibi 15 kişilik değerli bir ekiple sloganı "Bu sitede hayat var" olan birinciblog isimli yeni bir siteyi hayata geçirdik. Sitenin yayın hayatına başlamasının üzerinden bir aydan kısa bir süre geçmesine rağmen çok güzel geri dönüşler alıyoruz. Bu ilgi ve sıcaklık ilerisi için bizlere büyük bir enerji veriyor. Ekibin şimdilik Ankara'da yaşayan tek üyesi olarak elimden geldiği kadar emek harcamaya çalışıyorum. Sizlerinde sitemizi takip etmesini, ilk göz ağrım olan HappyBlueMondays kadar birinciblog'uda sevmenizi isterim. Yakın bir zamanda İstanbul'un önemli mekanlarından birinde büyük bir açılış partimiz olacak. Hepinizi orada görmek isteriz. Zaman zaman birinciblog'da yazdığım yazıları burada da yayınlıyorum. Bu yazılardan birisi de bu sene içerisinde en beğendiğim çalışmalardan biri olan Trust grubunun ilk albümü.

Eski çamlar bardak oldu diye meşhur bir deyişimiz vardır. Bir dönemin en gözde müzik türlerinden New Wave, Darkwave, Gotik Synth, Synthpop ve bunların türevlerinin üzerine ölü toprağı serpilmiş, yosun tutmuş dersek yanlış bir önermede bulunmayız sanırım. Aslında müzik türleri içinde bulunulan dönemin arz ve talep ilişkisiyle alakalı bir durum diyebiliriz. Ayrıca Müzik endüstrisinin konjonktürel salımı ve piyasanın iplerini elinde bulunduran gizli aktörler bu sürecin katalizörlüğünü de çaktırmadan başarıyla yapıyorlar. Aslında bu konu üzerinde uzun uzadıya konuşulacak bambaşka bir mesele ve şimdilik çok fazla irdelemeye gerek yok sanırım.

Konumuza dönersek bu yılın heyecan verici isimlerinden biri olmaya aday gruplarından bir tanesi Kanada’lı Trust. Grup 80’li yılların karanlık seslerine gönül vermiş Robert Alfons ve Maya Postepski ikilisinden oluşuyor. Maya Postepski ismi aslında dikkatli dinleyiciler için yabancı bir isim değil. Maya geçtiğimiz sene blog piyasasında en fazla pirim yapan gruplardan biri olan Austra’nın davulcusu. Trust 2011 yılı içerisinde yayınladıkları yavaş, karanlık, buram buram nostalji kokan ve bir o kadarda duygusal kaos yüklü Candy Walls ve biraz daha enerjik, sert ve 90’lı yıllar teknosuna göz kırpan Bulbform single’ları ile dikkatleri üzerine çekmişti. Ayrıca yönetmenliğini Eva Michon’un yapmış olduğu Candy Walls videosunun da izlenmeye değer olduğunu bir dip not olarak düşelim.

Geçtiğimiz yılı Glass Candy, Hercules and The Love Affair, DFA 1979, Crystal Castles gibi ekiplerle turlayarak geçiren “Trust “ismini taşıyan debut albümlerini bildiğim kadarıyla 28 şubat tarihinde Kanadalı bir plak şirketi olan Arts & Crafts etiketiyle yayınladılar. Grubun yaptığı müziği net bir şekilde kırmızı çizgilerle ayırmak önyargılı bir tavır olur diyerek şu şekilde açıklamaya çalışalım. Sister Of Mercy, Bauhaus, Depeche Mode gibi gruplardan ilham aldığı belli olan Trust o döneme ait sesleri kendilerince kullanarak ortaya özgün ve gizemli bir dark elektro soundu çıkarmışlar.

Şayet artık Cut Copy, Hurts, Errors, Future Islands, Crystal Castles gibi dönemin en iyi isimlerine bir altenatif aramak istiyorsanız Trust iyi başlangıç olacaktır. Burada belki de Trust’la en fazla kıyaslama yapılacak grup Crystal Castles gözüksede, bu iki grubun beslendikleri damarlar tamamen birbirinden farklı diyebiliriz. Trust’un tutturmuş olduğu kimya kesinlikle dikkate değer. Bu öyle bir kimya ki yukardan bakarsan Sister Of Mercy karanlığı, aşağıdan bakarsan Bauhaus estetiği. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali. Günümüzde tüketim toplumunun müziğe bir şekilde etki ettiğini düşürsek, büyük usta Turgut Uyar’ın “Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta, her şey naylondandı o kadar” sözünü aklımıza getirirsek bu naylonlar arasında Trust müziği gerçekten çok sahici duruyor ve sonuna kadar dinlemeyi hak ediyor.


Trust - Candy Walls

Trust - Bulbform


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...