Bugün tozlanmayan albümler köşesinde 2000 yılına uzanıyoruz. Bu albüm aslında bir film soundtrack'i. Ses ve görüntünün birbirini kusursuzca bütünlediği muhteşem bir uyum. Sofia Coppola'nın ilk yönetmenlik deneyimine eşlik eden isim ise elektronik müziğin Fransız ikilisi Air. Hayattan hiçbir beklentisi kalmayan beş kız kardeşin trajik hikayesinin anlatıldığı film, Air'in iç parçalayan müzikleri arasında ses ve görüntü sinerjisinin doruklarına ulaşıyordu.
Nicolas Godin ve Jean-Benoit Dunckel ikilisinden oluşan Air, çıkış albümleri olan Moon Safari'de yakaladıkları başarıyı bu soundtrack albümüyle zirveye taşıdılar. Albüm, tıpkı filmin kendisi gibi hüzün dolu ve dokunaklı. Filmin bir sahnesinde doktor, 13 yaşındaki kıza neden intihar etmek istediğini soruyor. Kız da "Siz belli ki hiç 13 yaşında bir kız olmamışsınız Doktor" diye cevap veriyor. İşte bu nedensizlik, muğlaklık, melankoli film müziklerinin de içine sızıyor. Özellikle 'Playground Love' şarkısı bir yandan David Lynch filmlerinin karanlığını, diğer yandan Serge Gainsbourg'un baştan çıkarıcı romantizmini barındırıyor. Mutlu görünen bir toplumun arkasında sakladığı büyük boşluk.
Özetle bu albüm pop tarihinin en harika ağıtlarından biri olarak parlamaya devam ediyor.
Bugün tozlanmayan albümler köşesinde 1984 yılına giriyoruz. Grubun alımlı ve gizemli bu üçüncü albümü Treasure, 4AD plak şirketi etiketiyle basılmıştır. Mitolojik şarkı isimleri, Elizabeth Fraser'ın büyülü sesi eşliğinde şiir gibi akıp giden bir kayıt.
Hikayenin başına dönersek; Üç farkı insanın İskoçya’da kesişen hayatlarının müziğe yansımış hikayesidir Cocteau Twins. Yerel bir otel’in diskosunda düzenlenen punk gecelerinde DJ’lik yapan Robin Guthrie, onun arkadaşı Will Heggie ve İskoçya’daki sıkıcı hayatın onları buluşturduğu bu mekan da en iyi dans eden kadın Elizabeth Fraser. 1979’da Grangemouth’lu üç yakın arkadaşın kurmuş olduğu grup ismini Simple Minds’ın çok bilinmeyen karanlık bir şarkısından alıyor. Grubun 4AD firması ile temasa geçmesinde çok sevdikleri The Birthday Party'nin etkisi büyüktür. Demo kasetlerini dinleyen 4AD Records’un sahibi Ivo Watts-Russell grubun
yaptığı müzik karşısında hissettiği heyecan Cocteau Twins’in albüm
kayıtları yapması amacıyla Londra’ya taşınmaları ile sonuçlanmıştır. Çok
kısa bir sürede tamamlanan ilk albüm Garlands, minimal gitar dokunuşları eşliğinde ruhani ve koyu bir yolculuğun haberciliğini yapıyordu.
BBC Radio 1’in efsane DJ’i John Peel bu albümü baş tacı etmiş ve programında sık sık çalmıştır. Çıktıkları ilk dönemde Siouxsie And The Banshees benzetmesi
yapılan grup kısa zamanda ayrı bir kulvarda olduğunu kanıtlamıştır. 1983 baharında Heggie gruptan
ayrıldı (Sonraları Lowlife grubuna katılacaktır). Bu ayrılık sonrasında
gruba basçı olarak katılan Simon Raymonde bu süreç içerinde beste ve düzenleme alanında önemli bir yetenek olduğunu bu albüm ile ispat etmiştir.
Cocteau Twins kendi özgün yapısıyla şekillendirdiği müziğini diğer bir kuşağa aktararak Post-punk, New-wave, New-romantics ve Goth gibi müzik tarzlarına çok şeyler kattı. Özellikle 90 yılların başında parlayan shoegaze akımı ve bu akımın önemli grupları olan Slowdive, Lush, My Bloody Valentine, Ride, Curve gibi isimler Cocteau Twins ve onun esrarengiz ambiyant pop
müziğine çok şey borçludur. Galaksinin zamanın ötesinden tarifsiz
sesler sunan bu eşsiz grubuna hayatınızın belli bir döneminde mutlaka
zaman ayırın.
Bugün tozlanmayan albümler köşesinde 1976 yılına uzanıyoruz. The Penguin Cafe Orchestra grubu 1970'lerin en özgün albümlerinden birine "Music From The Penguin Cafe" ismini vermişti. Sürreal albüm kapağı ve yerleşik müzik kalıplarını hiçe saymasıyla albüm müzik tarihinin en özgün çalışmalarından birisi olmuştur. Grubun kurucusu Simon Jeffles, Fransa'da yediği balıktan zehirlendikten sonra rüyasında bu grubu kurması gerektiğini görmüştü.
3 yıllık bir sürede kaydedilen 45 dakikalık bu albüm caz, avangart, barok ve pop unsurlarıyla destansı enstrümantal bir yapıya bürünüyordu. Albüm'ün ilginç bir yönü ise grubun kariyerindeki tek vokal performansı olan 'Milk' şarkısının bu albümde yer almasıydı. Üstelik bu vokal performansı sadece tek sözcükten oluşuyordu. Bir aşk ilişkinin görkemli hikayesini anlatan muhteşem isimli "The Sound Of Someone You Love Who's Going Away And It Doesn't Matter" şarkısı grubun yaptığı müziğe özet tadında bir giriş dersek yanlış olmaz sanırım.
White Lies Batı Londra’daki Ealing bölgesinden çıkmış; vokal-gitarda donuk bakışları, soluk yüzüyle kendisini fazlaca Ian Curtis rolüne kaptırmış olduğu anlaşılan Harry McVeigh, bas gitar-geri vokallerde Charles Cave ve davulda Jack Lawrence-Brown’dan oluşan 3 kişilik bir ekip. 2007 yılında Fear Of Flying isimli projesiyle sahne tozu yutmaya başladıktan sonra yönlerini daha bir karanlık sounda çevirerek White Lies'ın oluşum sürecini tamamladılar. 2008 yılında yayınladıkları bir underground post-punk hiti olan Death parçasının aldığı olumlu eleştiriler ve bu sanayinin içinde yer alan figürlerin umut verici yeteneği bulmak amacıyla 2003 yılında başlattıkları Sound of BBC’nin 2009 yılı oylamalarında Little Booot'un arkasından ikinci sırada yer almaları yıldızlarını iyice parlattı. White Lies bir fizik kanunu misali 80’lerin karanlık soundunun tekrar diriltilmesi için söz birliği yapılmışçasına, içinde post-punk dokunuşları taşıyan ve siyah takım elbiseleri sırtına geçiren her yeni grup (Interpol ve Editors örneğinde olduğu) gibi Joy Division ile kıyaslanıyor. To Lose My Life albümü bu kaideyi bozmayarak karanlık ve aydınlığın tam ortasında her ikisine eşit mesafede yer alarak tıpkı bir Edgar Allan Poe öyküsü gibi içinde bulunduğunuz ruh haline göre sizi her iki uç noktaya da çekebiliyor.
Glasvegas ve The Killer gibi grupların prodüktörlüğünü yapmış Ed Buller ve Max Dingel yönetiminde hazırlanan albüm; gitarlar ve davulların arasına serpiştirilmiş synths sesler, Ian Curtis, Ian McCulloch ve Julian Cope üçlüsü arasında gelip giden sinirli ve derin bir bariton vokal eşliğinde derin düşüncelere bulandırılmış postmodern bir Echo And The Bunnymen albümü gibi tınlıyor. Açılışı yapan Death "i close my eyes as my hands shake and when i see a new day ,who’s driving this anyway, i picture my own grave ,cause fears got a hold on me" cümleri ile albümün kullanım klavuzu misali güçlü ve patlayıcı bir marşa dönüşüyor. Albüme ismini veren To Lose My Life Duran Duran’ın Planet Earth parçasının post-punk cover versiyonu gibi duruyor. Unfinished Buniness parçası Editor ve Arcade Fire düellesu misali dinleyeni avucunun içine almayı çok iyi beceriyor. E.S.T (Electric Shock Therapy) yine kişisel yine tüyler ürperten bir parça. From The Stars aniden şahlanan gitar- davul vuruşları ve tırmanan gerilimiyle dikkat çekiyor. Melodik pop alt yapısının synths seslerle desteklendiği Farewell to the Fairground kolay dinlenilebilen temiz bir kayıt olarak cenaze popu sıfatını hakeden bir Editors parçası. Albümün finalini yapan The Price of Love karanlık bir yolculuğun sonunda derin bir nefes alıp dünyaya yukarıdan bakmaya benziyor.
Tartışmasız olarak 'To Lose My Life' değişik türlerden türemiş ve devrim yaratmayacak bir albüm. Fakat Joy Division, The Cure, Interpol, Echo and Bunnymen, Tears For Fears, The Teardrop Explodes, Talking Heads, Ulravox gibi isimlerden referans alıp özünde bütün bu isimlerden ayrı olabilmeyi başarabilmek yeni bir albüm için çok iyi bir referans. Kurgusal bir döngünün zinciri olarak her dönem yeni bir takım müzik türleri yaratmak peşimde olan mainstream akıl hocaları için White Lies aradığınız müzik zaten hep buradaydı misali güçlü bir haykırış.
Bugün tozlanmayan albümler köşemizde 2002 yılında çıkan Beck'in 'Sea Change' albümü var. 90'lı yıllara damgasını vurmuş 'Loser' şarkısının gazıyla Beck, yıllar yılı modası geçmiş hip hop beat'leri ve ikinci sınıf bir folk müziğiyle cepten yemeye devam ediyordu.
Kız arkadaşı Leigh Limon'dan ayrılması ve bu süreçte scientology tarikatına katılması, Sea Change albümünün nasıl bir mutsuzluk girdabına sürüklendiğini açıklıyordu. Bu albüm, Beck'in tüm samimiyetiyle içini döktüğü, acılı sesinin her tonunu kullandığı bir çalışmaydı. Yapımcı Nigel Godrich, bütün sözleri Beck'e ait olan 12 şarkıya ayrı bir ruh katmıştı. 'Paper Tiger', 'Lost Cause', 'Little One', 'Lonesome Tears', 'Sunday Sun' gibi şarkılar özetle kalbi kırık bir adamın bütün dünyaya haykırışı gibiydi.
Bu albüm için sanatçının ruhunu bulduğu en özel Beck albümü tanımlamasını yaparsak sanırım teşbihte hata yapmayız.
Bugün tozlanmayan albümler köşemizde Black Sabbath grubunun 1970 tarihli 'Paranoid' albümüne göz atıyoruz. Birmingham'lı Black Sabbath heavy metal tarzındaki kendi isimlerini taşıyan ilk albümlerini 13. Cuma Şubat 1970'de yayınladı. Albüm İngiltere listelerinde 8 numaraya kadar çıktı ve 5 ay boyunca listelerde kaldı. Bütün bunlara rağmen albüm İngiltere'de kaşların çatılmasına ve çok sert eleştirilere maruz kaldı.
Birmingham'lı dörtlünün ikinci albümleri Paranoid aynı yılın ekim ayında çıktı. Başlangıçta albümün isminin 'War Pigs' olması planlanıyordu. Fakat plak şirketi albümün isminin 'Paranoid' olarak değiştirilmesini istedi. Albümün gaz şarkılarında biri olan
Paranoid firmanın single olabilecek nitelikte
bir şarkı istemesi üzerine son anda stüdyoda yazılmış ve tek seferde kaydetmiştir. Albüm muazzam bir protest şarkı örneği olan ve müthiş bir introyla açılan War Pigs şarkısıyle açılıyordu. Şarkı ABD hükümetinin kanlı Vietnam seferine karşı bir tepki niteliğindeydi. Bu şarkıda Sabbath'ı Sabbath yapan herşey vardı; Ozzy Osbourne'ün ürkütücü çığlıkları, kıvrak davul vuruşları, vurucu şarkı sözleri ve gitarın babası Tony Lommi'nin ağırlığı. Albüme ismini veren 'Paranoid' çok üstün körü kaydedilmesine rağmen erken-punk döneminin haberciliğini yapıyordu. 'Planet Caravan' ruhani bir balat'ın tanımı gibidir. 'Iron Man' grunge ruhu ile 90'ların kasvetli Seattle bölgesine selam çakar. Albümün diğer dört şarkısı diğerlerine oranla daha az bilinse de etkisi yine yıkıcıdır.
Albüm grubun Amerika'da patlama yapmasını sağladı ve Amerika listelerinde 12 numaraya kadar çıktı. Punk'dan grunge giden bu uzun müzik yolculuğunda Paranoid hep bir köşe taşı olarak yerini sağlamlaştırdı.
Bugün tozlanmayan albümler köşemizde 1967 yılına uzanıyoruz. Yazımıza konu olan albüm The Electric Prunes grubunun 'I Had Too Much To Dream (Last Night)' isimli albümü. Grubun keşfedilme hikayesi aslında çok ilginç. Los Angeles'taki Taft Lisesi'nden tanışan bir grup arkadaş bir gün garajda prova yaparken oradan geçen bir emlakçı seslerini duyar ve onları kendi arkadaşı, RCA stüdyosunun mühendisi Dave Hassinger ile tanıştırır.
Hassinger bu gençlerde yetenek olduğunu anlar ama şarkı sözü yazmak konusunda eksikleri olduğunu düşünür. Bu şekilde profesyonel söz yazarları Annette Tucker ve Nancie Mantz gruba dahil olmuş olurlar. Grubun en çok bilinen ve ilk single olarak çıkan I Had Too Much To Dream (Last Night) şarkısında bu ikilinin emeği vardır. Şarkı ilk önce slow bir piyano baladı olarak kaleme alınır, fakat grup tarafından getirilen yorum şarkıyı başka bir boyuta taşır. Şarkı iki kanallı vokaller, ekolar ve tedirgin edici sound'uyla piyasaya çıkar ve ABD listelerinde 11 numaraya kadar çıkar. Grup o dönem yeni filizlenen Batı Sahili saykodelic aleminin öncülerinden biri sayıldı ve kendinden sonra kurulan bir çok gruba ilham kaynağı oldu.
Son olarak sevgili Ali Ece'nin bu albümü plaktan dinleme sözünü unutmadım.
Bugün tozlanmayan albümler köşemizde İzlandalı Sigur Rós grubunun 1999 tarihli Ágætis Byrjun albümü bulunuyor. Albüm 1999 yazında piyasaya çıktığında plak şirketi Smekkleysa bu albümün en fazla 1500-2000 kopya civarında satabileceğini umuyordu. (Bu arada Smekkleysa 'Zevksizlik' anlamına geliyor) Fakat albüm gerek ülke içinde gerekse yurtdışında umulmadık bir başarı sağladı. Öyle ki tüm dünyada 500.000 rakamından daha fazla satarak İzlanda'nın gelmiş geçmiş en çok satan albümlerinden biri oldu.
Ágætis Byrjun (İyi Bir Başlangıç) albümü ilginç bir üretim hikayesine sahip. Grup üyeleri ilk basılan albümlerin kapaklarını kendi elleriyle yapıştırmışlardı. Hatta yapıştırıcının bazı CD'lere bulaşması nedeniyle bir sürü bozuk kopya oluşmuştu. Sonuç olarak albümün piyasaya çıkış tarihi birçok kez ertelendi. Albüm, tabiri yerindeyse ruhani yapısıyla farklı bir evrene açılan bir kapı gibidir. Melody Maker dergisi bu albüm için "Tanrı'nın cennete döktüğü altın gözyaşlarının müziğe yansıması" yakıştırmasını yapmıştır. Özetle bu nefes kesici albümle mutlaka tanışın....