6.03.2013

Dumankara


İsli sabahçı kahveleri, ekmekle soğan, nam için yaşayan hikâyelerin mahallesi. Kaledibi, Altındağ, Eskitepe. Kabadayı yevmiyesi. Azap ceketi, hayal hançerleri, yıkıldı yıkılacak ahşap evler, teneke çatılar, güvercin taklaları, afyonun ve tütünün saati. Şıngır mıngır sofralar, Allah'ın inayetine şükran. Yerdeki kel halılar, ahbapsız apartmanlar, siyahî gündüzler, şehirdeki tezek kokusu, eskiyip cızırdayan plaklar...

İsyanım sana Ankara. Işıklı ve gülümseyen Cömert Ali. Kürdün gazeli, Fidayda'sız duramayan Angaralı. Hüzün kalbimize çökmüş uzun bir cümle...Biz bu kavgayı kaybettik!

Dumankara, Hayat Bir Yangındı albümü, Ankara'yı 21 hikâyeyle anlatıyor, yeraltının dumanını tüttürüyor, sokağın kirini konuşuyor. Perdesi kısa gelmiş evi, kale arkasını, çıldırmasa görülmeyecek yoksulları, para kokan alemleri, 'Lan sen ne alçaksın dünyayı ' dönderiyor...


Dumankara from iletişim yayınları on Vimeo.

Chlöe Howl - Rumour


Daha önce Chlöe Howl'dan bahsetmiştim. Birazcık Client, birazcık Vive La Fete, bir tutam kuzey soğukluğu ve bir tutam La Roux. İşte karşınızda Chlöe Howl. Kuzey ışıklarının müziğe vurmuş yansıması. Chlöe Howl Rumour şarkısına çekmiş olduğu yeni klibi ile huzurlarınızda. 

Ve kişisel bir not olarak, Chlöe Howl bana göre müthiş seksi bir kadın...

Chlöe Howl – Rumour 

 

Murphy Kanunları


Gündelik hayatın yazılı olmayan tuhaf kuralları:

Yere düşen her şey ulaşılması en zor köşeye yuvarlanır.

Ne zaman arabamı yıkasam yağmur yağar, yağmur yağacağı için arabamı yıkamadığımda yağmur yağmaz.

Reçelli ekmek ne zaman yere düşse reçelli kısmı hep yere gelir.

Özür dilemek, izin almaktan daha kolaydır.

Uyuyan bir bebek, anne babası uykuya dalınca uyanır.

Bir şey tamir ederken elin tamamen yağlandığında burnun kaşınır.

İnsanların seni seyretme olasılığı düştüğün komik durum ile doğru orantılıdır.

Yanlış numara çevirdiğinde çevrilen numara kesinlikle meşgul değildir.

Patronuna lastiğin patladığı için geç kaldığını söylediğinde ertesi gün lastiğin gerçekten patlar.

Gırgır geçmeye başladığın anda patron kapıda görünür.

Sıkışık trafikte şerit değiştirdiğinde, terk ettiğin şerit daha hızlı akmaya başlar.

Duşa girip ıslandığında telefon çalar.

Birileri ile karşılaşma ihtimalin, görünmek istemediğin zaman en üst düzeydedir.

Bir makinenin çalışmadığını ispat etmen gerektiğinde kesin çalışır.

Kaşıntının şiddeti ulaşma zorluğun ile doğru orantılıdır.

Sinemada sıranın ortasında oturanlar salona en son girerler.

Ayağınıza tam oturan bir ayakkabı kesinlikle mağazadaki ayakkabıların en çirkinidir.

Herhangi bir şeyi beğendiğinizde derhal üretimden kaldırılır.

Birşeye ulaşmak istediğinizde ve ulaşamayıp umudunuzu kestiğiniz anda, bir yerden bir şekilde size gelir.

İşler yolunda gittiği zaman mutlaka bir terslik vardır.

Aradığınız şeyi baktığınız en son yerde bulursunuz. (Aranılan bir şey birkaç yere bakılarak bulunur ve bulma eylemi zaten en son bakılan yerde gerçekleşir.)

Herhangi bir bilgide sayılar çok doğru gözüküyorsa boşuna kontrol etmeyin, yanlıştırlar.

Bir teklifin gerçek olması güvenilir olmasını gerektirmediği gibi, güvenilir bir teklifin de gerçek olması gerekmez.

Telefon çalmasını beklediğin süreler boyunca çalmayacak, ancak başından ayrılıp başka bir işle meşgul olduğun anda çalıp seni bölecektir.

Siz sınavlara istediğiniz kadar çalışın, sonunda her zaman çalışmadığınız bir yerden çıkacaktır!

Ne zaman sınavlara çalışacak olsanız uykunuz gelir, sınavdan sonra uykunuz açılır.

Dakikalarca beklediğin otobüs sen tam sigara yaktığında gelecektir.

Sigara dumanı her zaman sigara içmeyen kişiye doğru gelir.

Barda sana yanaşan kız barın en çirkin kızıdır.


Girls - Lust For Life

Silver Jews - Random Rules

5.03.2013

Düzgün insan


Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince "düzgün insan" olamadı.


GusGus - Superhuman

Miles Davis - Human Nature

4.03.2013

Roads


İnsanın ruhuna ışıklar yükleyen bir San Francisco gecesinde Bob Kaufman'ın şiirlerini beslemiş olan sokaklarda dolaşıyorum.

Şehirler, Şiirler, Şarkılar ve Yağmurlar...

Chapel Club - Roads

Portishead - Roads

Gece Dersleri


Değişen yüzüne, tıpkı onların baktığı gibi hayretle bakacağını haber alınca, beni çağırmadığın her yere hep nasıl bir yüzsüzlükle sızdığımı hatırlayacağını sandım. İçten içe beni her zaman görmeyi isteyeceğini düşünmek. Bu benim ta çocukluktan bu yana en ağrılı hastalığım.

"Latife Tekin"

Günün dinleme önerileri:

- The Czars "Black Is The Colour"
- The Streets "Dry Your Eyes"
- Hooverphonic "One"
- Mazzy Star "Lay Myself Down"
- Howling Bells "I'm Not Afraid"

Günün filmi:


"Smoke" Yön: Wayne Wang (1995)

Senaryosu ünlü yazar Paul Auster'a ait olan filmin yönetmen koltuğunda Hong Kong doğumlu Wayne Wang var. 1990 yılında Brooklyn. Hikaye Aggie Wren'in işlettiği tütüncü dükkanı çevresinde gelişir. Aggie yıllardan beri her sabah dükkanın dış manzarasının fotoğrafını çeker. Hepsi bir anlamda aynı ya da farklı 4 bin fotoğraf ve mekanın müdavimleri...

Çocuklar çocuk olma hakkını kaybediyor, gençler inanma yeteneklerini kaybediyor. "Hayat bir piyango", diye düşünüyor kazananlar....

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Music Go Music - Thousand Crazy Nights

Erland & The Carnival - This Night

3.03.2013

Müslüm Baba'yı kaybettik


Acı haber tez yayılır derler. O hiç duymak istemediğimiz üzücü haber maaesef gerçek oldu. Arabeskin dev ismi Müslüm Baba’yı sonsuzluğa uğurladık.

Bu ülkede "Ooff Of" ünleminin içine dolduran en nadir isimlerden biriydi Müslüm Gürses. Bir kere “Arabesk yavşaklığından utanıyorum” diyenler kadar sahte değildi. Öyle ki bir insan düşünün bir tarafta arabeskin en koyu şarkılarına tercüman olsun, diğer tarafta David Bowie, Bob Dylan şarkıları ustalıkla söylesin. 7 Mayıs 1953 yılında Şanlıurfa’da çiftçilik yapan yoksul bir ailenin erkek çoğu olarak dünyaya gelen Müslüm Akbaş, ufak yaşlardan itibaren saz çalmaya ve türkü söylemeye başladı. Daha sonraki yıllarda Adana’daki çay bahçelerinde şarkılar söylemeye başladı. 1967 yılında Adana aile çay bahçesinde yapılan şarkı yarışmasında birinci oldu. İlk 45’liğini İstanbul’da 1968’de yayınladı. Sonrası bildiğimiz görkemli bir müzikal hayat. Yarım asra yakın 48 yıllık sanatçılık yaşamına sığan 100 civarında albüm.


Rahmetli Barış Manço, bir televizyon programında şöyle bir tespit yapmıştı: “Darbeler birçok şey gibi müziğin akışını da değiştirdi. 1960’tan sonra Türk sanat müziğinde, 1971’den sonra arabesk müzikte, 1980’den sonra pop müzikte, 28 Şubat’tan sonra ise türkülerde yoğunlaşma ve artış oldu.”

Bu çok yerinde olan tespite paralel olarak arabesk, özellikle 70’li  yıllardan itibaren  sosyal bir fenomen olarak hayatımıza girdi. İçinde barındırdığı bol acı ile minibüslerden meyhanelere, gecekondulardan, burjuvazinin lüks evlerine kadar geniş kesime uzandı. Bu müziğin devler liginde elbet ağırlıklı olarak erkek egemenliği yaşandı. Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Hakkı Bulut gibi isimler her dönem popüler oldular. Arabesk bir anlamda yoksul Anadolu delikanlılarının sıfırdan zirveye çıkmaları için bir araçtı.

Bu arabesk yıllarının kimine göre en Baba ismi Müslüm Gürses’ti. Çünkü Müslüm Baba, arabeskin çekirdeğini oluşturan yoksul ve ezilenlerin sesi oluyordu. Sınıfsal farklılığı dile getiren şarkıları ile bu halk kesimini can evinden vurdu. Arabeskin en koyusunu yapan bu adam toplumsal literatürümüze “damardan” diye bir kavramı sokmuştu. Öyle ki ilk başlarda entelektüel kesimin işi şakaya vurarak başlattıkları Müslüm Gürses hayranlığı, bir süre sonra realiteye dönüşmüştü. Bir zamanlar onun müziğine burun kıvıranlar, şimdi onun konserlerine girmek için yer kapma savaşına girdiler. Anlayacağınız Müslüm Baba, bir dönem “arabeskin devletleştirilmesi” politikasına alet olmadan,  kendine özgü tarzıyla yoksul kesimden şehirli rock’çı gençliğe kadar dinleyici kitlesini genişletti. Her şey rağmen “Yakarsa dünyayı garipler yakar” diyerek en alttakileri unutmadan...


Müslüm Gürses bu noktaya sadece sanatı ile gelmedi. Tevazu dolu bir kişiliği, kendine özgü espritüelliği ve şahsına münhasır ses rengi ile bu halkın gönlünde sağlam bir yer edindi. Bu ülkenin hep kıyısından döndüğü “bir dönüşümün” en güzel örneğini gösterdi bizlere. Müslüm Gürses ağır ama küflenmemiş, kederli ama coşkusunu yitirmemiş, rafine zevklerin özel adamıydı. Bir küçük Türkiye’ydi aslında.
 
İster en ağır metalci ol, ister caz sevdalısı ya da ağzında piposu çakma entelektüel. Mutlaka herkesin Müslüm Gürses ile kesişmiş bir zaman dilimi olmuştur. Çünkü isyan, aşk, hüzün gibi kavramlar ne kadar gerçekse Müslüm Gürses o kadar gerçekti. Ta yüreğimizin en derin yerinden derin bir "Ooof Ooof" çekip seni sonsuzluğa uğurluyoruz. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Boş odalardaki senin sesinin eşlik ettiği yalnızlıklar bile.

Nur içinde yat Müslüm Baba.

2.03.2013

The Initials BB



Mirabeau Köprüsü'nün altından Seine nehri akar
Ve bizim aşklarımız.
Neşenin kederden sonra geldiğini
Hatırlamış olsamda ne çıkar...


Serge Gainsbourg - Initials B.B.

Haritada bir nokta


Ara Güler'in objektifinden Sait Faik Abasıyanık...

"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Mirrors - Write Through The Night

Belle and Sebastian - Write about Love

1.03.2013

Neşeli Günler’e ihtiyacımız var


Size “Yeşilçam ruhunu en iyi yansıtan film hangisidir?” diye bir soru yöneltsem, eminim büyük bir çoğunluğun vereceği cevap: “Neşeli Günler” olurdu. Hani bazı filmler vardır bilmem nereden ne kadar ödül almıştır. Ama bir kere izlersin, bir köşeye atarsın. Sonrasında aklına bile gelmez.

Fakat bizim buralardan başka türlü filmler vardır; kendince mütavazi, samimi, naif, insanın içini ısıtan, defalarca izlemekten bıkılmayan. İşte Neşeli Günler bu katagoriye giren ender filmlerden bir tanesidir. 1978 tarihli Neşeli Günler; o dönemin Türkiye’sinin içinde bulunduğu kavga ortamına inat çok sıcak, güldürü dozu yüksek, insan ilişkilerini çok başarılı yansıtan ve bir o kadar da hüzün veren bir yapımdır. Filmde eşlerin yaşadığı en güzel turşunun  limonla mı yoksa sirkeyle mi yapılır kavgası, bir anlamda o dönemde yaşanan sağ-sol kavgasına bir göndermedir. Zaten filmin sonunda Münir Özkul’un “Bizi artık turşu suyu değil, turşu küpü bile ayıramaz” mesajı çok manidardır.

Hikaye, altı çocuklu bir ailenin bu turşu kavgası yüzünden parçalanması ile başlar. Çocuklar anne ve baba tarafından eşit paylaşılır. Sonrasında, uzun bir zaman birbirlerini görmeyecek şekilde birbirlerinden koparlar. Çocuklar büyür, ikisi birden aynı kıza aşık olunca iki tarafın birbirinden haberi olur ve hikaye anne babayı tekrar bir araya getirmeye kadar uzanır.


Bu güzel filmin başarısında oyuncuları kadar, arkasındaki ekibinde çok sağlam isimlerden oluşması etkili olmuştur. Yapımcı koltuğunda Ertem Eğilmez, yönetmen Orhan Aksoy, müzikler Melih Kibar ve senaryo Sadık Şendil.  Evet filmin senaryosu “Bizi biz gibi anlatan usta”denilen Sadık Şendil tarafından yazılmıştır. Zaten  Şendil bir dönem Azru Film’in kadrolu senaristi haline gelmiştir. Yine aynı oyuncu kadrosu tarafından yapılan, Arzu Film imzalı “Gülen Gözler”,” Bizim Aile” filmlerinin arkasında yine Sadık Şendil imzası vardır.

Filmin oyuncularına gelirsek anne rolündeki Adile Naşit ve baba rolündeki Kazım Efendi yani Münir Özkul rollerinin hakkını sonuna kadar veriyorlar. Elbette bu filmde en dikkat çeken isimlerden birisi Kazım Efendi’nin işsiz güçsüz kardeşi Ziya rolündeki Şener Şen. Şen’in birçok sahneye damga vuran mimik ve jestleri tek kelimeyle süperdir. Ziya çıkarı neredeyse gider o eve sığınır. Yeri gelince ağabeyini yengesine, yengesini ağabeyine şikayet etmekten çekinmez. Elbette Ziya’nın kahvede cibicibis marka traş bıçağı sattığı sahnedeki şu replik yıllarca dillerden düşmemiştir. “Dünyanın bütün meşhurları bununla traş oluyorlar; İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Bakenbayuer, Biricit Bardo, Nadya Gomaniçi, kaleci Mayer, Fenerbahçeli Cemil, hepsi bu bıçağı kullanıyorlar.”

Kısaca Neşeli Günler, bu topraklara ait olan değerlerin tekrar hatırlanması gerektiğini ve ihtiyacımız olan tek şeyin saf sevgi olduğunu vurguluyor. Her zaman küçük balığın, büyük balığa yem olmadığı bir dünya. Tuhaf bir çağda yaşıyoruz. Hayatlarımız sürekli kaybetmenin korkusu içinde bölünmeler, yabancılaşmalar, savaşlar ve boş sözler eşliğinde geçiyor. Acımız nereden, yaşamımızın hangi kısmından kaynaklanıyor, tam olarak bilmiyoruz. Tek bildiğimiz şu: İnsanlar, insana yaraşır şekilde yaşamıyor.

O yüzden bu dünyanın gemisi batarken gururla gülümseyebilenlere ne mutlu. Ne mutlu aşkları yüzünden haysiyetlerini kaybetmeyi göze alabilenlere. Ne mutlu üç kuruşluk dünyanın sahte yüzlerine pabuç bırakmayan gönül insanlarına. Ne mutlu “Neşeli Günler” gibi filmleri bize armağan edenlere.

Belle & Sebastian - Family Tree

Beirut - My Family's Role in the World Revolution
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...