30.09.2015

İnsan!


Egoları ile savaşmaktan burnunun ucunu bile göremeyen insan denen canlı. Pavese kadar yaşamaktan korkan, Sadık Hidayet kadar umutsuz, Sartre kadar mesafeli, Camus kadar bulanık insan. Oysa yaşam dediğimiz nedir ki? Üç-beş merhaba, biraz gülümseme, bir tutam yaşama sevinci, bir avuç kır çiçeği, gökyüzünde bir bulut, yeryüzünde bir ev, büyük bir ağaç gölgesi, bolca acı ve bir avuç toprak. Varlık yokluk ve hiçlik. Kim bilir belki bir gün başka şeylerden konuşuruz.


Üç Köşeli Ruh Hali


Ben seni sevmiştim sen başkasını
O bir başkası da bir başkasını
O bir başkası da bir başkasını
Üç köşeli midir hep bu sevdalar...

"Ali Tekintüre"

 

29.09.2015

Eylül Yalnızlığı


Şairin dediği gibi ;

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar...

Mevsim dönüyor. İçimizde garip bir üşüme, bir ürperti, anlamsız bir yalnızlık. Şehirlerin kalabalığına inat, gittikçe ıssızlaşan ruh döngüleri. Biliyorsun ki aslında yapayalnızsın bu savaşta. Bu çok kalabalık yalnızların arasında en çok sevdiğin kitaptaki, en çok üzüldüğün karakter ışığın olsun. Midas'ın kulakları kadar bir umut ışığı. Haydi durma üşümeye devam et. Aslında üşümek çok devrimci bir eylemdir. 


Denizi Yitiren Denizci


Anlaşılan tehlikenin ne demek olduğunu bile bilmiyorlar. Tehlike deyince, gazetelerin abartarak yazdığı fiziksel anlamdaki yaralanma, biraz kan akması gibi şeyleri getiriyorlar akıllarına. Bunun tehlikeyle hiç bir ilgisi yok. Gerçek tehlike yaşama eyleminin ta kendisidir. Hiç kuşkusuz, yaşamak, varoluşun farklılaştığı bir kargaşadır. Fakat varoluşu her an aslında olduğu düzensiz haline çözümleyip ortaya çıkan endişeden hareketle, her an ilk kargaşayı yeniden yaratmaya çalışan kaçık bir eylemdir yaşamak. Bu denli tehlikeli başka bir iş daha olamaz. Varoluşun kendinde hiçbir korku ya da hiçbir örtülü yan yoktur, bu korku ve tedirginliği yaratan eylemdir ve toplumda, kökende anlamsızdır; kadın erkek bir arada yıkanılan roma hamamları gibidir. Okul da, toplumun minyatürüdür: Bu yüzden bize boyuna buyruk veriyorlar. Bir avuç kör adam, bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor, sınırsız yeteneklerimizi paramparça ediyor.

"Yukio Mishima"

Özellikle “Denizi Yitiren Denizci” isimli romanıyla 20. yüzyılın en önemli Japon yazarlarından biri kabul edilen Yukio Mishima, tiyatro oyunundan romana çok farklı alanlarda eserler vermesinin yanı sıra Tatenokai adlı aşırı milliyetçi bir örgütün liderliğini yaptı. Mishima, 25 Kasım 1970’de dört örgüt üyesi ile birlikte Japon Ordusu’na ait Tokyo’daki Ichigaya Kampını ziyaret etmiş, komutanı rehin aldıktan sonra imparatorluğun haklarının yeniden tesis edilmesi için hazırladıkları manifestoyu ve taleplerini okuduktan sonra seppuku (geleneksel Japon intihar biçimi) yaparak intihar etmiştir. Tatenokai üyelerinden Hiroyasu Koga ise intiharın tamamlanması için Mişima'nın başını kılıçla vücudundan ayırmıştır.



Ölümcül Çavdar Tarlasında Çocuklar


John Lennon’u vuran Mark David Chapman tutuklandığı sırada Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuyordu. Hatta Chapman Lennon’u öldürürse Holden’ın ruhuna sahip olacağına inanıyordu. Katil ifadesinde Lennon’u öldürme sebebinin insanları Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okumaya teşvik etmek olduğunu bile söyledi. Chapman tutuklandıktan sonra ismini Holden Caulfield olarak değiştirmeye çalıştı.

Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın bir diğer rahatsız hayranı da 1981 yılında Ronald Reagan’a suikast düzenlemeyi deneyen John Hinckley Jr.’dı. Polisler evinin oturma odasında Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın bir kopyasını bulmuştu.



28.09.2015

Bir Kaan İnce Geçti Bu Dünyadan


Ve ben güzün ağlayacağım
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
öleceğim
ve ben...

Bulanık, muğlak, flu bir fotoğraf. Tıpkı hayatı gibi.  Kaan İnce 1970 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne kayıt oldu. 1991 yılının ocak ayında ilk şiiri Milliyet gazetesindeki Sanat Genç Şairler köşesinde yayımlandı. 1992’de, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde, Mektup isimli şiiri yayınlandı. Nilgün Marmara‘yı andıran hisli şiirleri ile gelecek vadeden bir isimdi Kaan İnce. Gitgide yaklaşan trajik sonu yazdığı şiirlerinde içine sinmeye başlamıştı. “Yaşama Sebebi”, Kaan İnce’nin bir şiirinin adıydı. Şiirin son üç sözcüğü ise: “umutsuzluk sapağında ölüm”dü. ” Ölümün yalnızlığı yoktur ama; ölüm bir başına yalnızlıktır” diyerek 11 Ağustos 1992 tarihinde sabaha karşı saat beşte Kadıköy’de kaldığı Ümit Oteli'nin beşinci katındaki odasından kendini boşluğa bıraktı. Geride “mektup” isimli bir şiir bıraktı.

Şöyle diyordu “mektup”un sonunda ;
 “çatılarda kaldı gecenin gizi.
unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.
”


Bir Gülüşü Var Sanırsın...


Düşündüm de insan ömrü dediğin sayfalık hikaye, onu da olur olmaz şeylerle karalamak yanlış. Her şeye gülüp geçmek lazım. Onun için sen de gül, ama yalancıktan değil. Geçmişi, eskiden olanları, kalbinin sızısını, sevdiğin insanı falan her şeyi boşvererek gülmelisin. Gül hadi, güzel yüzüne gülmek yaraşır hemen şimdi. Bak, bak ben nasıl gülüyorum, dünya umurumda değil.

"Sadri Alışık"

Bir gülüşü var, sanırsın bir park dolusu çocuk.
Bir gülüşü var, sanırsın bir bayram sabahı
Bir gülüşü var, sanırsın papatya tarlası
Bir gülüşü var, sanırsın Camus aşka gelmiş
Bir gülüşü var, sanırsın paldır küldür bulutlar yıkılıyor
Bir gülüşü var, sanırsın sessiz bir devrim oluyor
Bir gülüşü var..

Gülümsemek; Adaleti bozuk düzene, Sessiz bir küfürdür..! Gülümseyin..! 

Mutlu Pazartesiler...

27.09.2015

Düttürü Dünya


Zeki Ökten'in yönettiği 1988 yapımı "Düttürü Dünya" filmi, Kemal Sunal'ın sıra dışı rolüyle akıllara kazınır. İnsanları güldürmeye alıştığımız bu insanın film boyunca pek yüzünün gülmediğini görürüz. Zaten bu rolü, usta oyuncuya 2. Ankara Film Şenliği'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırmıştır. 

Film hakkında Ankara'nın o kömür kokulu yılları, pavyon hayatı, Özal dönemine yapılan ince dokundurmalar başta olmak üzere çok şey söylenebilir. Ama asıl bahsetmek istediğim filme damgasını vuran bir fantastik! bir sahne. Türk Sineması açısından eşi benzeri olmayan o sahne de emektar oyuncu Ayberk Çölok, Pehlivan Recep rolünde  pavyonda bir sandalyeyle güreş tutuyor.


22.09.2015

Franz Ferdinand


Tarih kitaplarının unutulmaz cümlesi: "Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ın bir Sırp öğrenci tarafından öldürülmesi Birinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştır." Elbette bu suikast savaşın direk sebebi değildi ama zincirleme bir reaksiyonu tetikledi. 

1914 yılının, 28 Haziran'ı Bosna'ya giden Franz Ferdinand'ın konvoyunu Kara El miltanları bekliyor. Bosna'daki Kara El örgütünün amacı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan ayrılıp Sırbistan'la birleşmekti. Franz Ferdinand ise Bosna, Hırvatistan, Dalmaçya ve Slovenya'yı tek bir yönetim altında toplayarak, monarşinin ve kilisenin otoritesini sağlamlaştırmak istiyordu.

28 Haziran saat 10 civarları Franz Ferdinand'ın altı araçtan oluşan konvoyu Emniyet Müdürlüğü'nün önünden geçiyordu. Kara El militanı Nedjelko Gabrinoviç (kendisi aynı zamanda bir müzisyendi) kalabalığın içinden fırlayarak bir el bombası atıyor. Bomba tekerleklere isabet ediyor ve iki kişi ağır bir şekilde yaralanıyordu. Fakat şoför hızlı davranarak Franz Ferdinand'ı olay yerinden uzaklaştırıyordu. Akşama doğru Franz Ferdinand hastaneye gidip suikast girişiminde yaralananları ziyaret etmek istiyor. Askeri yetkililer Arşidükün şehir merkezinden gitmesini sakıncalı buluyor ve alternatif bir güzergah olan Appel Quay yolundan gidilmesini öneriyorlar. Fakat bu karar nedense şoföre iletilmiyor. Otomobil Appel Quay sapağını geçince aniden general uyarıyor, şoför frene basıp, geri viteste ağır ağır Appel Quay sapağına doğru ilerliyor. Tam o anda Kara El militanı Gavrillo Prinzip silahına davranıyor. Franz Ferdinand boynuna, eşi Sophie Ferdinand karnına isabet eden kurşunla hayatlarını kaybediyordu. Sonrası insanlığın en büyük ayıplarından biri olan savaş...

Yıllar sonra 2002 yılında İskoçya'da Alex Kapranos önderliğinde kurulan ve indie rock'a bir balans ayarı verecek bir grup Franz Ferdinand ismini alacaktı. 


The Waterboys - Fisherman's Blues


Bugün tozlanmayan albümler köşesinde 1988 yılına gidiyoruz. The Waterboys grubu altın çağını yaşarken, müzik yazarları onlar için U2 kadar büyük bir grup olabileceklerini söylüyorlardı. Üç albümden sonra bir üretim darboğazına giren grubun beyni Mile Scott, ani bir kararlar Londra'yı terk ederek İrlanda'ya gitti. Fisherman's Blues, İrlanda'da geçirilen üç yıl sonucunda ortaya çıkan bir hazinedir. Dublin'in sisli caddelerinden, Spiddal'in barlarına yapılan bir yolculuğun müzikal yansıması olan albüm Bob Dylan ve The Bands gibi ustalardan rol çalar. İrlanda coğrafyası, keyifli bir müzikal akıcılık, pastoral bir yaşam etkisi ve inzivaya çekilmiş bir grubun tüm hissiyatı. Tüm bunların toplamı Fisherman's Blues albümünün özeti gibidir. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...