Black Box Recorder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Black Box Recorder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.09.2015

Bir Kaan İnce Geçti Bu Dünyadan


Ve ben güzün ağlayacağım
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
öleceğim
ve ben...

Bulanık, muğlak, flu bir fotoğraf. Tıpkı hayatı gibi.  Kaan İnce 1970 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne kayıt oldu. 1991 yılının ocak ayında ilk şiiri Milliyet gazetesindeki Sanat Genç Şairler köşesinde yayımlandı. 1992’de, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde, Mektup isimli şiiri yayınlandı. Nilgün Marmara‘yı andıran hisli şiirleri ile gelecek vadeden bir isimdi Kaan İnce. Gitgide yaklaşan trajik sonu yazdığı şiirlerinde içine sinmeye başlamıştı. “Yaşama Sebebi”, Kaan İnce’nin bir şiirinin adıydı. Şiirin son üç sözcüğü ise: “umutsuzluk sapağında ölüm”dü. ” Ölümün yalnızlığı yoktur ama; ölüm bir başına yalnızlıktır” diyerek 11 Ağustos 1992 tarihinde sabaha karşı saat beşte Kadıköy’de kaldığı Ümit Oteli'nin beşinci katındaki odasından kendini boşluğa bıraktı. Geride “mektup” isimli bir şiir bıraktı.

Şöyle diyordu “mektup”un sonunda ;
 “çatılarda kaldı gecenin gizi.
unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.


28.04.2014

İnsanlık!


İnsanlık çok ilerledi ; Artık görünmüyor!..

"Robin Sharma"

Mutlu Pazartesiler... 
 
Black Box Recorder - Seasons In The Sun

17.01.2014

Savaşta çocuk olmak!


Şu rezil dünyanın savaşları arasında kalan çocuklar. Tabiatın ve dünyanın cevap bulamadığı en yanlış soruydu; “savaşta çocuk olmak”. Peki nedir savaşta çocuk olmak? En başta çocuk olduğunun farkına varamadan ölmektir. Bu çocuk ne güzel, ne şımartılmış, ne de iyi beslenmiştir. Ayakları ve ruhu çıplaktır. Bundan dolayı ayakkabı numarası asla bilinmez. Çünkü hep yalın ayak dolaşırlar. Annesi istediği oyuncağı almadı diye üzülmez, çünkü doğuştan üzgün doğmuştur. Babası, elleri arkadan kelepçelenmiş bilinmez bir yolculuğa götürüldüğü zaman “babamı nereye götürüyorlar anne?” diyememektir savaşta çocuk olmak. 


Parçalanmış cesetler gördüğünde korkmamak, ölüme alışmaktır. Farkında olmadan vakitsiz büyümek ama inadına çocuk kalmaya direnmektir. Korkular içinde çocuk olmak, korkusuzca genç ölebilmektir. Haddini bilerek hayal kurmak, emeklemeden yürümek, yürümeden koşmak, koşarken vurulup ölmek, cehennemi bu dünyada yaşamaktır, savaşta çocuk olmak.

Şu üç kuruşluk dünya için yaptığınız tüm savaşlara lanet olsun...

Black Box Recorder - Child Psychology

10.09.2013

Çocukluğun soğuk geceleri



Bugün 10 Eylül. Serin bir sonbahar sabahı. Türk Edebiyatı'nın gamlı prensesi Tezer Özlü, bugün belki de o hiç alışamadığı dünyaya gözlerini açıyordu.

Uzun, ıslak, nemli, soğuk, gri yıllar. Erken bastıran karanlık günler.

Tanınmasına izin verilmeyen erkek gövdesinin özlemiyle geçen geceler. Kara başörtülü rahibeler. Ayinleri. Isınmayan evler. Müzikhollerde çalan "es o es, la luna es o es" şarkıları, sonradan kaçakçı olan sevgililer. Yeni gelişen araba tutkusu. Devrilen bir yönetim. Devrimle değişmeyen ortam. Yüreğe işleyen Rus yazını. Değişmeye başlayan kent. Genişleyen bulvarlar. Yükselen Hilton Oteli. Birbirini sevmeyen, sevişmeyen anne babalar. Tanrısıyla evlenen rahibeler. Kanımıza işletilen aile bağları. Kanımıza işletilen vatan sevgisi, vatan. Kanımıza işletilen vatan, vatan, vatan...


Öğrendiklerimi unutacağım. Okulun önünden bir daha hiç geçmeyeceğim. Çıkmaz sokağa ve öğretmen ana babaya da dönmek istemiyorum. Benimle evlenmek isteyen, ağabeyimin arkadaşlarından biri var. Seviyor beni. Eve dönmemek için ona gideceğim. Plaklarım, kitaplarım olur. İstediğimi okurum, istediğim zaman yatarım, istediğim zaman evden çıkarım. Yalnız geceler de biter.

Çocukluğun soğuk geceleri de...

Tezer ÖZLÜ "Çocukluğun Soğuk Geceleri"

Black Box Recorder - Child Psychology

22.11.2012

Filistin'de çocuk olmak


Yıkılmış binalar, ıssız sokaklar ve bir ölüm sessizliği arasında bir şehir şu sıralar Gazze. Bu günlerde yıllardır bir açık hava hapishanesinde yaşayan bir halkın tek dostu ölüm. Bir kara sinek gibi havada dolaşan insansız ve ruhsuz hava araçları, ambulans sirenleri, İsrail’e nefretini sloganlara döken Filistinlilerin sesleri. Sesler, gölgeler, insanlar, kan, gözyaşı ve ölüm; her şey birbirine karışmış durumda. Ve bütün bu vahşetin ortasında “Hanzala” misali baldırı çıplak çocuklar.

Tabiatın ve dünyanın cevap bulamadığı en yanlış soruydu; “Filistin’de çocuk olmak”. Peki nedir Filistin’de çocuk olmak? En başta çocuk olduğunun farkına varamadan ölmektir. Bu çocuk ne güzel, ne şımartılmış, ne de iyi beslenmiştir. Ayakları ve ruhu çıplaktır. Bundan dolayı ayakkabı numarası asla bilinmez. Çünkü hep yalın ayakla dolaşırlar. Farklıdır Filistin’de çocuk olmak. Annesi istediği oyuncağı almadı diye üzülmez, çünkü doğuştan üzgün doğmuştur. Babası, elleri arkadan kelepçelenmiş bilinmez bir yolculuğa götürüldüğü zaman “babamı nereye götürüyorlar anne?” diyememektir.


Filistin’de çocuk olmak, parçalanmış cesetler gördüğünde korkmamak, ölüme alışmaktır. Farkında olmadan vakitsiz büyümek ama inadına çocuk kalmaya direnmektir. Korkular içinde çocuk olmak, korkusuzca genç ölebilmektir. Emeklemeden yürümek, yürümeden koşmak, koşarken vurulup ölmek, cehennemi bu dünyada yaşamaktır, Filistin’de çocuk olmak.


Cahit Sıtkı Tarancı’nın şu dizeleridir Filistin’de çocuk olmak;

Öyle dalmışım ki bu akşamüstü,
komşu arsadır gözümde gökyüzü
ben dünyadan bihaber bir çocuğum;
kayıp zıpzıplarımı arıyorum
koşun çocuklar, koşun komşu kızlar,
avuçlarıma sığmıyor yıldızlar.

Kimi zaman annesiz büyümek ya da öz ablasını anne sanmaktır. Issız sokaklarda saklambaç oynamaktır, ama bombalardan saklanarak. Yalancıktan doktor olmaktır, kör bir kurşunla ölen can dostunun elini tutarken. Haddini bilerek hayal kuran çocukların ülkesidir Filistin ve Filistin’de çocuk olmak, çocuk olduğunun farkına varmadan ölmektir. Rezil dünya’nın gözü önünde hesabı öbür tarafa bırakmaktır.

Ama şunu biliyorlar mı bunu yapanlar: Ölü çocuklar hiç büyümezler ve kendilerine yapılan kötülükleri asla unutmazlar...

Black Box Recorder - Child Psychology

Gene - Little Child

24.08.2012

Kendi kalemini kıranlar


BirinciBlog için yazmış olduğum ilk yazılardan bir tanesi...

Albert Camus, Sisifos Söyleni’ne şu cümleyle başlıyordu: “Gerçekten önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar.” İntihar bir sonuç mudur yoksa neden midir! sorularına cevapları olan insanlar bunu çeşitli kategorilerde sıralamıştır. Psikologlara göre ağır depresyon sonucu girilen bir eylemdir. Sosyologlara göre bir toplumdan ve baskıdan bunalan bir insanın yaptığı özkıyımdır.

Tarihin her döneminde bir çok yazar ve şair bu yolu seçerek ömürlerinin sonuna üç noktayı koydular. Kaan İnce’de bu yolu 22 yaşında seçmiş gencecik bir şairdi. Nilgün Marmara‘yı andıran hisli şiirleri ile gelecek vadeden bir isimdi 1970 doğumlu Kaan İnce. Gitgide yaklaşan trajik sonu yazdığı şiirlerinde içine sinmeye başlamıştı. “Yaşama Sebebi”, Kaan İnce’nin bir şiirinin adıydı. Şiirin son üç sözcüğü ise: “umutsuzluk sapağında ölüm”dü. ” Ölümün yalnızlığı yoktur ama; ölüm bir başına yalnızlıktır” diyerek 11 Ağustos 1992 tarihinde Kadıköy’de kaldığı otelden kendini boşluğa bıraktı. Geride “mektup” isimli bir şiir bıraktı.



Şöyle diyordu “mektup”un sonunda ;
 “çatılarda kaldı gecenin gizi.
unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.

Yine çok sevdiğim isimlerden biri olan Nilgün Marmara’da yaşama karşı ölüm diyenlerdi. “Hayatın neresinden dönülürse kârdır” diyordu ünlü dizesinde. Yaşamına kıydığında 29 yaşındaydı. Kendini altıncı kattaki evinin penceresinden aşağı bıraktı. Çevresindekilerin çoğu şiir yazdığını bilmezken, büyüleyici bir kadınken, tanıdığı erkeklerin çoğu ona hayranken, neydi Nilgün Marmara’yı genç yaşta yaşamaktan vazgeçiren şey. Neden son sözleri olan “Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarınızsınız kendinizin” bu kadar sertti.



İntihar yaşamla ölüm arasındaki ince bir noktanın son durağımıydı.

Virginia Woolf “Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!

Cesare Pavese “Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde, oysa alçakgönüllülük istiyor son adım, kendini beğenmişlik değil.”

V.Mayakovski “Aşkın küçük sandalı, hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? Dayanamayıp parçalandı işte sonunda.”

Sadık Hidayet “Gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum”

Gerard De Nerval “Yazık! Herşey ölecek demek ben ölürsem”

Zafer Ekin Karabay “N.Marmara’nın 29 yaşında, S.Plath’ın Şubat’ta intihar etmesi benim de 29. yaşımın Şubat ayında intihar etmemi elbette gerektirmezdi. Ama mademki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirtmeliydim ve 29. yaşımın 29 Şubat’ını seçtim.”

Derlerken kim bilir nasıl bir ruh halindeydiler.



Şarkıların intihar üzerine etkisine bakacak olursak, sanırım bu konuda en kötü şöhrete sahip şarkı Macaristan’ın en ünlü bestecisi ve söz yazarlarından biri olan  Rezso Seress yapmış olduğu Gloomy Sunday parçasıdır. 1933 yılının bir Pazar günü ıslık çalarak kendi kendine mırıldanan Seress, o anda kulağına çok hoş gelen bir melodi keşfetti. Macarcası Szomoru Vasamap olan (Türkçesi ile Kasvetli Pazar)  isimli bir şarkı besteledi. Şarkıda aşık, olduğu kız tarafından terk edilen bir gencin düştüğü umutsuzluk sonucunda intihar edişini anlatıyordu. Şarkıyı ilk olarak sevdiği kadına dinletti. Şarkıyı dinleyen kadın geride Gloomy Sunday isimli bir not bırakarak intihar etti. Bu sadece peşi sıra gelecek bir intihar dalgasının ilk habercisiydi. Yıllar içerinde 14-82 yaş arasında onlarca kişi geride Gloomy Sunday şarkısından etkilendiklerini belirten birer not bırakarak intihar ettiler. Bu lanetli şarkının yazarı Rezso Seress Macar söz yazarı Lazsio Javor, şarkının hüznünü daha da derinleştirmek için Gloomy Sunday’i yeni sözlerle zenginleştirdiler. Bu intihar furyası son olarak şarkının asıl sahibini vuracaktı. Rezso Seress 1968′de Budapeşte’nin en yüksek binalarından birinin çatısından kendini aşağıya bırakarak intihar etti.


Ardından yıllar geçmesine rağmen hiç bir zaman şarkının ünü sönmedi. Kimi zaman şarkının sözlerinde çeşitli değişiklikler yapıldı, kimi zaman filmleri çekildi, kimi zamanda bir çok dilde yeni versiyonları seslendirildi. Billie Holiday, Ray Charles, Elvis Costella, Sarah McLahclan, Björk ve Portishead gibi sanatçılar Gloomy Sunday’i yorumlayarak günümüze kadar yaşattılar.

Diğer bir ünlü intihar şarkısı ise Kanada’lı Terry Jacks‘in bir arkadaşının ölümü üzerine yazdığı 1974 tarihli Season In The Sun parçasıydı. Şarkı orjinalinde Jacques Brel parçası olan Le Moribond (Ölen Adam) üzerinden esinlenilerek yapılmıştı. Ülkemiz çoğrafyasında böyle bu şekilde şarkı-intihar denklemi yaşandı mı diyecek olursanız. Bir dönem Murat Kekilli‘nin Bu Akşam Ölürüm isimli parçası gazetelerde bu tür haberlerin çıkmasına neden olmuştu.

Björk - Gloomy Sunday

Black Box Recorder - Seasons In The Sun

19.06.2012

Çocuk olmanın dayanılmaz ağırlığı


Biliyor musunuz, Antik Çağ'da efendiler, köle çocukların doğmasına izin vermişler, onları yedi yaşına gelmesine de katlanmışlar ama o yaşa gelince başlarına der olacak diye öldürmüşler. 'Çocuğun yüksek yararı'na ne büyük saygı değilmi?!

Sonra zaman değişmiş, insanlık gelişmiş, kölelik kalkmış ve savaşlarda alarmlar koymuşlar çocuklar ölmesin diye; ama bir akıllı kalkıp 'atom bombası' yapıvermiş. İşte bu bomba 'çocuğun yüksek yararı'nı düşünüp, onları bir anda yok edivermiş. Tam da Fareli Köyün Kavalcısı'nda olduğu gibi. Ne hoş değil mi?



Daha sonra ise "Aman" demişler "çocukları öyle kavalcının peşine takmayalım, azıcık sahip çıkalım!" Çıkmışlar da. Onları hızlı büyütelim diye hormonlu yiyecekler yapmışlar, bir de üstüne Çernobil'i patlatıp radyasyon yayıvermişler. Neler mi olmuş sonra? Neler olmamış ki? Üç bacaklı, iki kafalı çocuklar doğmuş ardından. Ne ilginç değil mi?

Daha daha sonra, hatta daha öncesinden "çocuklar biz sizi çok seviyoruz!" deyip onları sınavsız bırakmamışlar. Sınavlar çocukları öyle mutlu etmiş ki hepsi sabahtan akşama kadar oynamışlar hayallerinde...Ne güzel düş değil mi?

Sonra anneler, babalar ve de hatta yönetenler, sizin için en iyisini biz düşündük deyip onlara okullar, meslekler seçmişler, hatta eş bile seçmişle; o da yetmemiş çocukların eğitimine en iyi biz karar veririz deyip o zahmetten de kurtarmışlar çocuklarımızı. Ne şans değil mi?

Artık 'sonra' demek zor belki, her çocuklar doğmuş, kimi şanslıymış sevgiye gelmiş, gülmüş sevinmiş. Kimi ise yokluğa yoksulluğa açmış gözlerini. Kimini çöpe atılmış bulmuş insanlar, kimini cami avlusuna.



Dünyaya gelen her canlı elbette ve mutlaka yaşamayı hak eder. Bunların en başında çocuklar gelir. Onların bir başka mutlak hakkı vardır: Çocuk olma özgürlüğünü yaşamak. Hiç kimse bir çocuğa "senin karnını doyurdum, sırtını giydirdim yeter!" deme hakkına sahip değildir. Yetmez.

Çocukluğun en önemli gereksinmesi 'doyumsuz sevgidir'

Geçen bana bir çocuk şöyle dedi:

"Amca, bizim yüksek yararımız varmış ama onu o kadar yükseğe koymuşlar ki, ben göremiyorum. N'olur söyle de şu amcalar teyzeler bizim yüksek yararımızı boyumuza indirsinler; onu biz de görelim!"

Elçiye zeval olmaz...

"Necdet Neydim" Öğretim Üyesi

Black Box Recorder - Child Psychology

Neon Indian - Children of the Revolution

30.04.2012

Büyük Ev Ablukada


Dün Büyük Ev Ablukada konserindeydim. İsmini Turgut Uyar'ın aynı adı taşıyan şiirinden alan Büyük Ev Ablukada'nın kuruluş temelleri 2008 yılına kadar uzanıyor. Albümsüz, kimliksiz (takma isimler) bir şekilde başladıkları bu yolculuk, onları kelimenin tam anlamıyla bir fenomen haline getirdi diyebiliriz. Aykırı duruşları, güçlü sahne performansları ve ilginç şarkı sözleri ile günden güne hayran kitlesini katlamayı başardılar. Onların ki bir nevi müziksel komünal bir yaşam aslında. Grup içinde ünlü ünsüz birçok isim var. Elbette bu ünlü isimlerden şu sıralar en popüleri Yalan Dünya dizisinde Orçun rolünü oynayan Bartu Küçükçağlayan. Grupta Canavar Banavar takma adıyla solist ve gitaristlik yapıyor.

Şimdi ustanın o güzel şiirinin final bölümü ile devam edelim.

Ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim
Sen beraber yatacağımız yatakları hazırla
Sen bir onu yap yeter bak göreceksin...

Ama Modern Zamanlarda! gördüm ki sadece bunlar yetmiyormuş büyük usta...

Günün dinleme önerileri

- Karate "Autobahn"
- Black Box Recorder "Swinging"
- Elbow "Red"
- Seha Okuş "Hasretinle Yandı Gönlüm"
- New Model Army "Here Comes The War"

Günün Filmi


Reha Erdem "Kosmos"

Hepinize Mutlu Pazartesiler...



Seha Okuş - Hasretinle Yandı Gönlüm

Black Box Recorder - Swinging

Büyük Ev Ablukada - Havadar

6.10.2011

Child Psychology


Doğada her 100 kız çocuğuna karşılık 105 erkek doğuyor. İlk insandan beri değişmeyen bu oran, bazı doğal nedenlerden 104’e veya 106’ya 100 olabiliyor. Ancak bilim insanları bu eşiğin altında ya da üstünde doğum oranlarının dışarıdan müdahale anlamına geldiği konusunda hemfikir. Bu müdahale toplumların dengesini bozacak kadar vahim hale geldi.
Gazeteci Mara Hvistendahl, “Unnatural Selection” (Doğal Olmayan Seleksiyon) isimli kitabında kız çocuk doğumlarına yapılan müdahaleyi anlattı. Amerikan Wall Street Journal gazetesinin de geniş yer ayırdığı kitap, kız çocuk sayısının azalmasının nedenlerini ve olası sonuçlarını araştırıyor. Kızlar tercih edilmiyor. Hindistan’da bugün her 100 kız çocuğa karşılık 112 erkek dünyaya geliyor. Kız çocukların tercih edilmediği ve tek çocuk politikası nedeniyle ailelerin sık sık kürtaj yoluna gittiği Çin’de her 100 kız çocuğuna karşılık 121 erkek doğuyor. Bazı kasaba ve kentlerde bu oran 150’ye kadar çıkıyor.
Ancak Çin ve Hindistan tek suçlular değil! Azerbaycan’da 115 erkeğe, Gürcistan’da 118 erkeğe, Ermenistan’da 120 erkeğe karşılık 100 kız doğuyor. 1970’li yıllarda anne karnındaki bebeğin cinsiyetini öğrenmenin mümkün olduğu günlerden beri devam eden kız çocukları aldırma trendini istatistiki olarak inceleyen gazeteci, bugüne kadar dünyada 163 milyon kız çocuğun doğmadan aldırıldığını hesapladı. The Economist’in “100 milyon kız bebeğe ne oldu?” başlığıyla kapak yaptığı makaleye göre, büyük çoğunlukla Çin’de 100 milyon kız bebek ya daha doğar doğmaz öldürüldü ya doğmadan kürtaj yoluyla alındı ya da görmezden gelindi. The Economist, 100 milyon sayısına Çin’de tek çocuk politikası uygulanmadan önceki “doğan kız/erkek bebek oranı” verileriyle günümüzdeki oranları karşılaştırarak ulaşıyor. Ultrason, Hindistan ve Çin’de artık yoksulların bile ulaşabileceği bir teknoloji, dolayısıyla kız çocuk istemeyen aileler sıklıkla kürtaja başvuruyor. Hindistan’da ultrasonun reklamını yapan doktorlar, “Bugün 5000 rupi ödeyin, yarının 50000 rupisini kurtarın” diyerek evlenecek kızları için çeyiz masrafını karşılamak zorunda kalacak ailelere sesleniyor. Aynı zamanda, geliri yüksek ve daha iyi eğitimli ailelerin çocuklarında dengesizlik daha fazla oluyor çünkü daha az çocuk yapan bu aileler erkek çocuğu tercih ediyor.
Çinli yazar Xinran Xue, “Bilinmeyen Bir Çinli Anneden Mesaj” kitabında yeni doğan bir kız çocuğun öldürülmesine tanık olduğu anı şöyle anlatıyor: “Henüz mutfağa oturmuştuk ki yan odadaki kadının acı iniltisini duyduk: İçerden gelen çığlıklar yükseldikçe yükseldi. Sonra bir adam aksi bir sesle suçlarcasına ‘İşe yaramaz şey!’ dedi. Bir anda arkamdaki pis su kovasından bir ses duydum. Kovada bir ayak gördüm. Bu bir cinayet desem de yaşlı bir kadın ‘Buralarda kız çocuk doğurmak matah değildir, bu civarda erkek çocuk olmadan hayatta kalamazsın’ dedi.”
Gözümüz aydın bu dünyanın çivisi çoktan çıkmış, haberimiz yokmuş gibi davranmaya devam ediyoruz.


Black Box Recorder - Child Psychology
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...