Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.01.2016

Savaş!


Savaş, iç deşer; savaş bağırsakları boşaltır. Savaş, teni yakıp kavurur. Savaş organları bedenden koparır. Savaş, yıkıp yok eder. Ve savaş, insan türünün doğasından gelir.

"Susan Sontag"


7.06.2015

Barışa Ekilen Tohumlar


Filistinli bir kadın, İsrail askerlerinin attığı gaz fişeklerinde çiçek yetiştiriyor. Elbet birgün bu dünyaya barış gelecek ve savaş baronları kendi kanlarında boğularak yok olup gidecekler...




5.03.2015

Lynsey Addario


Bugün hayata dair karelerin arkasındaki isim 1973 doğumlu ünlü savaş fotoğrafçısı Lynsey Addario. Sanatçının dünyanın çeşitli yerlerinde çekmiş olduğu ve savaş denen o lanet utanca dair ürpertici fotoğrafları. Savaş sadece masumları vurur, özellikle çocukları. 

Velhasıl çocukluk, hep cennette yaşamak gibi romantize edilmektedir. Bir de perdenin diğer yüzüne bakarsak onların da kahkahadan ziyade gelişme ve yetişme süreçlerinde "erken" büyümek zorunda kalabildiği gerçeği yatar ve çocukluğun belleği kendisine dokunan kirli parmak izlerini asla silmez.













1.09.2014

War Photographer


"Fotoğrafların yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsin."
                                                               Robert Capa

Ormanda fark edilmeden devrilen bir ağaç gibi, bir yürüme ya da oturma eylemi olduysa ve basın tarafından haber yapılmadıysa / fotoğraflanmadıysa, gerçekten olmuş mudur? Gerek şiddet yanlısı gerek barış yanlısı hareketler, şiddetin ve şiddet söyleminin haber olmak için en etkili yol olduğu gayet iyi bilinir. Şiddetin yüzünü görmediğimizde, yüzlerce ağaç devrilirken içimize hiçbir acı düşmez ve hareketten yoksun oluruz.

War Photographer (Savaş Fotoğrafçılığı), savaş fotoğrafçısı James Nachtwey hakkında belgesel bir film.

Neden Nachtwey diye sorulduğunda, onu diğerlerinden ayıran özelliğin çağdaş bir fotoğrafçı olduğunu apaçık görebiliriz, dolayısıyla çağdaş savaşlar, çatışmalar, gerilimler onun çalışmalarıdır. Katıldığı savaşlar tek taraflı, nadiren başı ve sonu olan, kurban yaratan ancak galibi olmayan çatışmalardır. Bu savaşların hiçbirinin yasaları, kuralları yoktur, çok azında bir antlaşma yapılıp, hiç biri zaferle sonuçlanmaz. 

Ona göre bir savaş fotoğrafçısı iki şekilde çalışabilir ; tarafsız bir kayıtçı olarak ya da partizan bir tarihçi olarak. "Savaş karşıtı bir fotoğrafçı kurbanların yanındadır." der Nachtwey, ona göre fotoğrafçının görevi: istatistikleri somutlaştırmak, ideolojik meşrulaştırmaya karşı çıkmak, ölümün ve acıların izlerini, savaşı uzaktan izleyenlerin, özellikle de kişisel bir tehdit hissetmeyenlerin yüzüne vurmak, dünyaya sesini duyuramayanlar için aracılık yapmaktır.

1984'den bu yana Time Dergisi'nin sözleşmeli fotoğrafçılarından olan Nachtwey, El Salvador, Nikaragua, Guatemala, Lübnan, Batı Şeria ve Gazze şeridi, İsrail, Endonezya, Tayland, Hindistan, Sri Lanka, Afganistan, Filipinler, Güney Kore, Somali, Sudan, Ruanda, Güney Afrika, Rusya, Bosna, Çeçenistan, Kosova, Romanya, Brezilya da dahil olmak üzere dünyanın dört bir tarafındaki trajediler ve krizler arasında onları görüntüleyen ve bize ulaştıran bir mercek. Nachtwey, bir savaş fotoğrafçısı olarak savaş alanında insanlığı temsil eden bir gözlemci ve onu ortadan kaldırmaya çalışan bir "insan" olarak oradan oraya gitmeye devam ediyor.

Ve belgeselin sonlarına doğru James Nachtwey soruyor:

"Eğer biz yapmazsak, kim bu işi yapacak?"

Belgeseli buradan (1. part) ve buradan (2. part) olarak izleyebilir, kendi sitesindeki diğer fotoğraflara da şuradan ulaşabilirsiniz.










Devendra Banhart - Heard Somebody Say

19.07.2014

Başkalarının Acısına Bakmak


Başka bir ülkede meydana gelen felaketlerin seyircisi olmak, gazeteciler diye bilinen profesyonel, uzman turistlerin bir buçuk asrı aşkın sürelik maceralarında gittikçe katlanan birikimleriyle doğrudan ilintili olan, esaslı bir modern deneyimdir. Öyle ki, artık savaşlar hepimizin oturma odalarında sükûnet içinde seyredilip dinlenen görüntü ve seslere dönüşmüş durumdadır. Bunun beraberinde getirdiği olgulardan biri, başka bir yerde gelişen olaylar hakkındaki enformasyonun (ki bu enformasyonun adına ‘haberler’ denmektedir) aslan payının her zaman çatışma ve şiddet görüntülerine ait olduğudur. Tabloid gazetelerin ve yirmi dört saat manşet patlatan haber programlarının baş tacı ettikleri düstur şudur: ‘Kan varsa, iş yapar.’ İlginçtir, her türlü sefaletin görüş alanımıza girmesinden itibaren, bu manzaralara vereceğimiz tepkiler de şefkat duyma, hiddete kapılma, için için sevinme ya da onaylama arasında gidip gelmektedir.

"Susan Sontag"


Dire Straits - Brothers In Arms

13.07.2014

This Land is Mine


İsrail - Filistin arasında bitmeyen o kanlı savaşı özetleyen kısa, ama öz bir animasyon. Bu topraklar benim? Aslında o toprakların tek gerçek sahibi var. Ölüm.

 

25.06.2014

On The Bride’s Side


Abdullah, 30 yaşında, Suriye'deki  İç Savaşın kurbanlarından biri. 2013’te yaklaşık 400 kişilik bir grup ile birlikte bir balıkçı teknesinde yola çıkar. Ertesi gün İtalya’nın Lampedusa Adası’na ayak bastığında bu ölümcül yolculuktan sağ kurtulmayı başaran 140 kişiden biri olur. Trapani şehrinde bir mülteci kampına yerleştirilen Abdullah, buradan da kaçarak Milan’a ulaşır ve burada kaderin bir cilvesi olarak mülteci hakları aktivist ve gazeteci olan Gabriele Del Grande ile tanışır.

Abdullah’ın öyküsünü dinleyen Del Grande, genç adamın hedefinin İsveç’e varmak olduğunu öğrenince ona yardım etmek için elinden geleni yapmaya karar verir. İtalyan film yönetmeni Antonio Augugliaro ve Filistinli şair Khaled Soliman Al Nassiry de gazetecinin yakın arkadaşları olarak maceraya dahil olur ve hep birlikte Abdullah’ın Avrupa’da kalabilmesini sağlamanın yollarını aramaya başlarlar ve çok ilginç bir fikir ortaya çıkar: Sınırlardaki kontrol noktalarını bir düğün konvoyu maskesi altında geçmek. Del Grande bu çılgın yolculuk için gerekli lojistik çalışmalara başlarken Augugliaro da bu serüvenin tamamını bir belgesel filme dökmeye karar verir. Projenin ismini bulmak da zor olmaz: On The Bride’s Side yani Gelin Tarafı’nda.

Ortaya çıkan düğün konvoyu çok renkli olur. Abdullah damat olacaktır. 25 yaşındaki Filistinli Tasneem (ki kendisi de Suriye’deki Yarmouk Mülteci Kampı’ndan Avrupa’ya ulaşmayı başarmış) de gelin olmayı kabul eder. İskenderiye’den kalkan bir gemi ile İtalya’ya ulaşmayı başarmış 12 yaşındaki Filistinli Manar ve babası da ‘akraba’ kontenjanından konvoya dahil olur. Gene Yarmouk Kampı’ndan kaçmış olan Mona ve Ahmed çifti de konvoya eklenen son yolcular olurlar.

Niyet elbette çok güzeldir ama tehlikelidir de. Ekibe işin yasal sonuçlarını değerlendirebilecek bir uzman gerekmektedir. Milan Üniversitesi’nde hukuk alanında öğretim görevlisi olan 32 yaşındaki Valeria ekibe davet edildiğinde önce tereddüt eder. İtalyan yasalarında göre kanun dışı mülteci yolculuklarına yardım etmek suçu 15 yıla kadar hapis ile cezalandırılabilir. Fakat riskler Valeria’yı bu maceradan alıkoymaya yetmez.

Toplamda 23 kişilik düğün konvoyu 14 Kasım 2013’te yolculuğuna başlar. Damatlığı, gelinliği, süslenmiş arabaları ve neşeli müzikleri ile gerçeğinden ayırt edilemez bir şenliktir bu. Fransa, Avusturya, İsviçre, Danimarka derken ciddi hiçbir engele uğramadan aşarlar yolları. Gerçek hukuki dokümanların bulunduğu tek araba önlem olarak hep yarım saat öncesinden varır kontrol noktalarına. Gümrük görevlileri ise sadece “Tebrikler” demekle yetinir.

3 günde 2900 km yapan konvoy nihayet Danimarka’ya ulaştığında artık veda vakti gelmiştir. İsveç’e giden bir trene binen mülteciler kameraların da yardımı ile etraftan bir düğün seremonisinin son karesi gibi görünürler. Bu maceraya girişen çılgın grup filmin montajı ve dağıtımı için gerekli 100.000 dolarlık meblağı toplayabilirlerse Eylül 2014’teki Venedik Film Festivali çok ilham verici bir ‘düğün kasetine’ sahne olacak. Şimdilik ihtiyaç olan paranın büyük bir kısmı bağışlar ile toplanmış durumda.

"Sevgi Özpehlivan, Radikal Blog" 

7.03.2014

Most Shocking Second a Day Video




Suriye’deki iç savaşta 11 binden fazla çocuk öldü ve 1 milyon kişi de mülteci olarak evlerini terk etti. Savaş çığırtkanı bir dünyada yaşıyor olmanın yansımasını en çok çocuklar üzerinde görebiliyoruz..


Bu soruna dikkat çekmek için İngiltere menşeili "Save The Children" vakfı bir sosyal sorumluluk kampanyası başlatmış. Aşağıdaki film 1 seneyi saniye saniye özetleyip, rahat koltuklarımızda oturuyorken bizlere de empati kurmayı hedefliyor..


İhsan Oktay Anar Amat' ta şöyle der;

"Keskin nişancı olduğunuz için mevcudu bulunduğunuz ortamdan seçilen sizler, artık bu geminin tüfenkçilerisiniz. Gecenin bu saati kibar adamlar yalılarda, köşklerde ve kasırlarda uyuyup rüyalarda cariyelerin peşlerinde koşarken sizler, uyanık olarak buradasınız. Çünkü kan dökülmesi gerekiyor. Dilerim ki, dökülen sizin kanınız olmaz. Biliyorum ki, döktüğünüz kanı siz değil, yalılarda yaşayan ve şiir yazıp sizi hakir gören nazik adamlar içecektir. Konstantiniye'nin kibar insanları kanla beslenir ama siz değil! Bu yüzden siz onlardan temizsiniz! Ancak kan görünce bayılan ve vahşetten nefret eden bu beyzadeler, sizleri daima ayak takımı olarak gördüler ve göreceklerdir. Onların ruhlarının ve vicdanlarının temiz olması için, bizzat sizler, ellerinizi çamura sokacaksınız. Getirdiğiniz ganimetin neredeyse hepsi, bu kibar beyefendilerin kesesine girecektir. Ocağımızın kanunu odur ki, onların içmesi için sadece kan dökmeyecek, ayrıca şu koca Konstantiniye'nin sokaklarında dönüp sizin suratınıza bile bakmadıkları zaman onlara tahammül de edeceksiniz. Şairler mersiye, destan, gazel yazacak. Ne ile mi? Mürekkeple değil elbette! Kanla yazacaklar ve ünlerini ebediyete kadar sürdürecekler! Sizden istenen de bu; Konstantiniye'ye kan getirin!"

Ne denilebilinir; insanların değil insanlığın öldüğü bir utançtır savaş.. İnsan ırkının yarattığı dünyanın en hastalıklı oyunu..




Sokak Savaşa Karşı / Streets Against The War


17.01.2014

Savaşta çocuk olmak!


Şu rezil dünyanın savaşları arasında kalan çocuklar. Tabiatın ve dünyanın cevap bulamadığı en yanlış soruydu; “savaşta çocuk olmak”. Peki nedir savaşta çocuk olmak? En başta çocuk olduğunun farkına varamadan ölmektir. Bu çocuk ne güzel, ne şımartılmış, ne de iyi beslenmiştir. Ayakları ve ruhu çıplaktır. Bundan dolayı ayakkabı numarası asla bilinmez. Çünkü hep yalın ayak dolaşırlar. Annesi istediği oyuncağı almadı diye üzülmez, çünkü doğuştan üzgün doğmuştur. Babası, elleri arkadan kelepçelenmiş bilinmez bir yolculuğa götürüldüğü zaman “babamı nereye götürüyorlar anne?” diyememektir savaşta çocuk olmak. 


Parçalanmış cesetler gördüğünde korkmamak, ölüme alışmaktır. Farkında olmadan vakitsiz büyümek ama inadına çocuk kalmaya direnmektir. Korkular içinde çocuk olmak, korkusuzca genç ölebilmektir. Haddini bilerek hayal kurmak, emeklemeden yürümek, yürümeden koşmak, koşarken vurulup ölmek, cehennemi bu dünyada yaşamaktır, savaşta çocuk olmak.

Şu üç kuruşluk dünya için yaptığınız tüm savaşlara lanet olsun...

Black Box Recorder - Child Psychology

9.12.2013

Utanç



Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir.

 "Ingmar Bergman"

Bergman'ın en önemli filmlerinden birisi olan Shame / Utanç, savaşın korkunçluğuyla yüz yüze gelen bir çift aracılığıyla yine insanın maske ve yüzlerine odaklanır. Bu filmdeki yüzleşmenin perspektifi ölüm, sefalet ve savaştır. Yakın ölüm, ruhun hangi yüzüne çağrıdır ? Jan ve Eva, sakladıkları yüzleriyle birbirlerinin karşısına çıkarlar. Korku ruhlarını kemirir. Aşk, ancak son bir kurtuluş imkanı olarak hafifçe yüzünü gösterir. Ölüm kusan denizin ortasında çekingence yüzünü göstermiş aşkla birlikte bir umut doğabilir mi? Kim bilir.. 



Filmin son kısmında perdede ardı ardına gelen kararmalarla son derece trajik bir sona doğru yaklaşıldığı hissedilir. İlk kararmadan sonra görüntü yeniden açıldığında, uçsuz bucaksız bir düzlüğün yerini, dalgaların ortasında sürüklenmekte olan bir tekne alır. Sebebini kimsenin bilmediği bir savaştan kaçan insanların açlık, susuzluk ve en önemlisi umutsuzluk karşısındaki çaresizliğidir bu görüntü. Perde tekrar kararır. Martı sesleriyle birlikte teknenin etrafında ölmüş asker bedenlerinin olduğu bir görüntüyle tekrar açılır. Artık ölüm yanlarından geçmek şöyle dursun yanı başlarındadır. Ellerindeki küreklerle ölmüş bedenleri itmeye çalışırlar boşu boşuna. Görüntü kararıp tekrar açılınca dalga seslerinden başka hiçbir ses kalmamıştır. Kulak tırmalayan sessizlik içinde teknedekilerin bakışlarından, tükenmişliğin, umutsuzluğun anlamsızlığı görülebilmektedir. Görüntü kararıp tekrar açıldığında teknedekilerden birisi kendisini usulca denize bırakır. İntiharı tek çare olarak gören varoluşçuluk..


 Bir sonraki sahnede Eva, Jan'a, güllerin tutuştuğu fakat ateşin gülleri yakamadığı rüyasını anlatır:

"Bir uçak geldi ve gülleri yaktı, Korkunç değildi, çünkü çok güzeldi. Yanan güllerin sudaki yansımalarına bakıyordum. Kollarımda bir bebek vardı, bizim kızımız.. Dudaklarını yanağımda hissediyordum. Bütün bunlar boyunca birisinin bana söylemiş olduğu bir şeyi hatırlamam gerektiğini biliyordum ama unutmuştum.."

Her savaşın sonunda payımıza düşen, tüm acıları dahi bastıran bir duygu kalır elimizde, utanç..



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...