müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.09.2015

Müzik



Müziğin kökenleri geçmişin hayli derinliklerinde yatar. Kök salmış yüzyıllık bir çınar gibidir. Müzik bu anlamda ölçüden doğar ve o büyük birlik içinde kök salar. Büyük birlik iki kutbu, iki kutup da karanlık ve aydınlığın gücünü doğurur.

Dünyada dirlik düzenlik egemense, tüm nesneler dinginliğini koruyor ve tüm insanlar davranışlarında baştakilerin sözünden çıkmıyorsa, ancak o zaman müzik kusursuz nitelik kazanır. Hırs ve tutkular yanlış yollar izlemedi mi, ancak o zaman müzik mükemmelliğe kavuşur. Mükemmel müzik belli bir kaynaktan fışkırır, dengeden doğar. Bu yüzdendir ki, ancak dünyanın anlamını bilip kavramış biriyle müzik üzerinde konuşulabilir. Müzik gökle yer arasındaki ahenge, karanlıkla aydınlık arasındaki uyuma dayanır.

Çöküş sürecini yaşayan devletler ve helak duruma düşmüş insanlar da müzikten kuşkusuz yoksun değildir; ama onların müziği neşe içermez. Bu yüzden müzik ne denli gürültülüyse, insanlar o denli melankolik, ülkeyi bekleyen tehlike o denli büyük, ülkenin başındaki hükümdarın içine yuvarlanacağı uçurum o denli derindir. Böyle onunca müziğin özü de yitip gider. Bu yüzden düzen içindeki bir çağın müziği dingin ve şen, yönetimi uyum içindedir. Huzurdan yoksun bir çağın müziği telaşlı ve vahşi, yönetimi ise eğri yoldadır. Yıkılmakta olan bir müziği duygusallık ve hüzün doludur.


29.11.2014

Şeytan ve Müzik


"Müzik, nesneleri doğrudan doğruya temsil etmez; ama insanın ruhunda onları gördüğümüz zaman hissettiğimiz duyguların aynını uyandırır."
Jean-Jacques Rousseau

Eski Ahit'de yazıldığına göre, Tanrı'nın (daha sonra düşmüş melekler olarak anılacak) kimi oğulları, babadan gizli olarak kadınlarla ilişki kurmuşlar ve bu ilişki(ler)denkötü ruhlar doğmuştu. (Tekvin 6: 1-5) Çölde inzivaya çekilerek yıllarca ekmek, tuz ve otla beslenen münzevi Philon, Platoncu düşüncelerinin de etkisiyle, İbranilerin salt putperestlerin tanrıları olarak lanetledikleri bu kötü ruhların (Daimones'lerin) da gerçekte ikinci derece iyi güçler olduklarını yazıyor ve onları, Yakup'un düşündeki merdiveni ( Tekvin 29: 11-13) inip çıkan melekler arasında sayıyordu. Ama, Philon'un kendileri hakkındaki bu olumlu yargılarının asi meleklere hiçbir yararı olamazdı. Tanrı'nın krallığından kovulmuşlardı bir kez.

Lanetlenmek ve kovulmak, Tanrı'nın gözünden ve gönlünden düşmüş muhalif melekler topluluğuna önderlik eden ve apocalptic yazında kendisinden Jammael ya da Samjaza adlarıyla da söz edilen Stan'ın yüreğini önüne geçilmez bir öç alma duygusuyla doldurmuştu. Önce yılan şeklinde Eden Bahçeleri'ne girerek insanoğlunu bilgi ağacına dokunmaya ve bilginin meyvesini dişlemeye kışkırttı. Sonra da, kuyruklu bir maskara kılığına girdi. Tanrı ve melekleri taklit etti. Şimdi sıra kutsal olan her şeyi makaraya almaya gelmişti ve Satan'ı iflah olmaz bir asi yapacak olan da asıl bu maskara (simia) kimliğiydi. Amacına ulaşabilmek için insanoğulları arasında sapkınlığa en yatkın olan sanatçının ruhuna girdi. Büyük ve kozmik düşlerle erişilemeyen ve görülmeyen bir öte-dünya arayışı içinde olan ve daha da önemlisi, daima düzene kafa tutmuş kahramanlara (Satan da onlardan biri değil miydi? Bakunin, Satan'ın "ebedi ve ezeli başkaldıran, ilk özgür düşünen" olduğunu yazmıştı) hayranlık duyan bu serüvenci ve dekadan ademoğlu da ruhunu şeytana vermeye dünden razıydı. Böylelikle, bu baştan çıkarıcı ruh rehberi ile ozan (Poe ve Baudelaire'in hermetique dizeleri), ressam (Bosch, Fuseli..) ama özellikle müzisyen arasında çağlar boyu sürecek bir dostluk ve işbirliği başlamış oluyordu.


Çok eski çağlardan başlayarak müziği duyguların merkezi olan kalbe diğer bütün sanatlardan çok daha dolaysız işlediğine ve insan ruhunda ani ve köklü değişimlere yol açtığına inanılıyordu. Francis Bacon, Sylva Sylvarum (1627; Ormanlar Ormanı) adlı yapıtında işitme duyusunun ruhlara diğer duyulardan çok daha hızlı ulaştığını yazmıştı. Belki de bu nedenle şeytan, kutsal olanı tersyüz etmede ve insanoğlunu baştan çıkarmada müziği ve müzisyeni öncelikle yeğlemişti. Müzik taşıdığı "okült manyetizma" sayesinde dinleyeni vecd haline getirerek ruhunu bedenden alıp götürüyordu.

Oysa başlangıçta müzik, evrensel ahengin şiirsel sembolü sayılıyordu. Sir Thomas Browne, Religio Medic'de (1635) en vülger müziğin bile 'ilk besteciye' (Tanrı'ya9 derin bir bağlılık duygusu uyandırdığını vurguluyordu. Sir Thomas Browne'ye göre müzik, sadece kulağı hoşnut kılan duygusal seslerden oluşmuyordu. Çok daha yüksek düzeydeki bir uyumun anlatımıydı. Kökleri Hermetisme ve evreni matematik bir düzen olarak tasarlayan Sisamlı Pythagoras'ın sayı gizemciliğine dek uzanan düşünceye göre de müzik, varolan tüm varlıkların birliğini sağlayan değişmez yasaların anahtarıydı. Evrenin hiyeroglifik ve karanlık sureti. Müziğin temel ilkeleri keşfedilebilirse evrenin tüm gizleri de çözülebilirdi. İşte tam da bu edenle müzik, matematik, geometri ve astronomi ile birlikte Ortaçağ'ın dört yüksek iliminden birini oluşturuyor ve 'quadrivium'u bütünlüyordu. Güneşin evrenin merkezi olduğu ilkesine dayalı Kopernik öğretisini benimseyen Kepler bile, göksel düzenin ve matematiksel uyumun müzikte duyulan armoniye benzediği yolundaki eski görüşleri terk etmeyecek ve Harmonius Mundi (1619) adlı yapıtında Kopernikçi düşünceyle çelişerek gezegenlerin devinimlerini müziğin dili ve işaretler sistemiyle açıklamayı sürdürecekti.


Kutsal olan her şeyi alt üst etmeye and içmiş olan şeytan, öncelikle müziğin (ve dolayısıyla evrenin) özündeki bu kutsal uyumu bozmayı aklına koymuştu. Çünkü, bilgi ancak kaosda olanaklıydı. Kuşku düzen içinde değil, ancak kaos içinde doğabilirdi. Hristiyan ilahilerinin, takdis ayinlerinin karşısında şeytan da artık karanlık dönemlerin ve büyülü zamanların sesleriyle dokunmuş kendi şarkılarını söylüyordu. Şeytanın müziğine akort edilmiş çalgılar çalınmıyordu. Aynı perdeden (una voce) seslerin yerine karmaşa, kutsal ve meleksi müziğin tam karşıtıydı.

İskenderiyeli Clement, Phion, Arion gibi şarkıcıları birer sahtekar olarak lanetlerken İsa'nın gerçek Orpheus olduğunu yazmıştı. Ortaçağ köy panayırlarında dans müziği çalan minstrel'ler ise, kilise tarafından şeytanın elçileri (Ministri Satanae) kabul ediyor ve katı hiyerarşi üzerine kurulu toplumsal yapıdan dışlanıyorlardı. Dünyevi toplumdaki tabakalaşmanın semavi toplumdaki katmanlaşmaya denk düştüğü ve gezginci halk ozanlarının da, tıpkı şeytanın korosuna katılarak cehenneme giden düşmüş melekler gibi, sapkın insanlar oldukları yönünde bir inanç gelişmişti.


Gezginci halk ozanı, Musica'nın kökenindeki teolojik ve teorik bilgiden yoksundu. O halde, müzik bilgisini özümsemiş Musicus'dan (gerçek müzisyen) ayrılması gerekiyordu. Kilise bununla da yetinmedi: Us dışılığı nedeniyle Minstrel'i hayvanla kıyasladı ve böylelikle şeytan, minstrel ve hayvan arasında, alaycılık yüklü bir fantezi olmanın ötesinde de anlam taşıyan ve zamanla bir kimlik karmaşasına dönüşecek olan hısımlık ilişkisi doğdu. Dans eden kalabalıkları, maskeli baloları, şölenleri betimleyen resimlerde hayvan maskı takmış minstrel sık sık rastlanan bir figürdür. Bu resimlere daha dikkatli bakıldığında çalgıkarın üzerine kazılmış hayvan süslemeleri görülebilir. En gözde müzisyen hayvanların başında maymun (iflah olmaz bir maskara), eşek, ayı, yaban tavşanı ve domuz geliyordu.


Doğada yalnız ve korumasız olan ilk insan; fırtına, rüzgar ve suya düşen taş sesinin kötü ruhlara ait olduğuna inanarak ürkmüştü. Daha sonraki çağlarda, çalgıdan yükselen tınıların şeytanın tutsak aldığı ve işkence ettiği ruhun çığlıkları olduğuna inanıldı. Platon, bazı çalgıların erkeksi ve iyi müzik, bazılarının ise kadınsı, kötü müzik, sefahat müziği için olduğunu ileri sürmüştü. Ortaçağ gecelerinin koyu karanlığında kilise çanları kötü ruhları uzaklaştırmak için yankılandı. (Oysa aynı sesler sonraki yüzyılların gelişkin müziğinde romantik çağrışımlar uyandırmak için kullanılacaktı.) John Chrysostom (m.s. 400 dolaylarında), kirata ve flütün şeytanıntörenlerinde ve sefahat alemlerinde çalındığını savlıyordu. Hieronymus Bosch'un astroloji, büyücülük ve simya ile ilgili simgelerin zengişleştirdiği ve karabasanlardan fırlamış garip, korkunç kurmaca canavarların cehennem korkusu uyandırdığı resimlerinde, çalgılar lanetlenmişlerin üzerinde ezaya uğradıkları infaz ve işkence aletleri olarak çizilmiştir. German folklorunda ise şeytan, büyücülerin ölümü üzerine ahenksiz sesler çıkaran trombonlar çalar.


Müziğin şeytansı bir tutku olduğuna ilişkin söylenti çağlar boyu kulaktan kulağa dolaştı. Heretik düşünceleri geliştirdi ve özellikle düşgörücüler ve okült feylezofları tarafından zengişleştirilen bir yazın doğdu. Şarkılarıyla ağaç ve kayaları yerinden oynatarak Pluto'yu cezbeden Orpheus'un büyüsünü yakalamayı amaçlayan besteler de yapmış olan Marsilio Ficino'nun metinlerinde müziğin dünya ruhunu etkileme ve taşıma gücüne sahip olduğu örtük olarak belirtilmişti. Ficino, Mısırlı teolog Hermes Trismaqistus'a ait Asclepius başlıklı metni tefsir ederken bu görüşü daha açık bir anlatıma kavuşturmuş ve sözü geçen metinde tılsım, koku ve müziğin katkılarıyla ikonlara can verme sanatının ayrıntıl anlatımını okumuştu. Aqrippa ise, evreni Pythagorasçı sayılar biliminin ve İbrani harflerinin Kabbalacı çözümleriyle açıkladığı De Occulta Philosophia (Gizlici Felsefe) adlı yapıtında Tanrı ve doğayı anlamada en iyi yolun büyü olduğunu savunuyordu.

17. yüzyıl sonlarında Kopernik'in heliocentric öğretisi egemenlik kazanmıştı. Artık evrenin merkezinde güneş vardı. İnsanoğlu kendisini fragmanlara ayrılmış çok geniş bir mekanda yapayalnız buldu. İçinde yaşadığı dünya ile cennet arasındaki ilişki iyiden iyiye kopmuştu. Müzik de evrenin özündeki ahengin imgesi olma özelliğini yavaş yavaş yitirdi. Sadece akustik olarak ölçülebilir ses idi, artık. Sofistike ve retorik figür olarak şeytan da sahneden çekilebilirdi. Misyonunu tamamlamıştı. İnanç çağı yıkılmış, kuşku çağının kapıları aralanmıştı.

"Halil Turhanlı, Meleklerin Düştüğü Yer"

25.09.2014

Victor Jara'nın Elleri




Calexico grubunun 2008 yılında çıkardığı "Carried To Dust" albümü "Victor Jara's Hands" şarkısıyla açılır. Peki kimdir Victor Jara? 

Victor Lidio Jara Martinez 23 Eylül 1932 yılında Santiago'nun dışındaki küçük bir köy olan Loquen'de yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya geliyor. Jara daha küçük bir çocukken alkolik babası babası evi terk ediyor. Annesinin büyük emek harcayarak büyüttüğü Jara'nın, şarkı söylemesinde annesinin payı büyük olacaktır. Annesi de şarkı söyleyip gitar çalmış ve Şili halk müziğini oğluna öğretmiştir. Annesinin ölümünden sonra ilahiyat okumaya karar veriyor ama dine olan inancını yitirerek okul bittikten sonra rahiplik yapmıyor. Ufak tefek işlerden sonra askere gidiyor.


Askerlik dönüşü, Şili Üniversitesi'nde Tiyatro Okulu'na giriyor. Burada hem oyunlar yönetmeye başlıyor, hem de Şili Üniversitesi korosuna giriyor. Bu süreçte Nueva Cancion (Yeni Şarkı) akımının kurucusu olan Violetta Parra ile tanışıyor ve Afrika kültürleriyle kaynaştırarak "Yeni Şarkı"yı oluşturuyor. Yeni Şarkı kısa zamanda emperyalizmin ve sömürgeciliğin karşısında bir simge haline geliyor. Jara, Violeta Parra'dan çok etkileniyor, Parra Santiago'da küçük bir cafe sahibi ve geleneksel Şili halk müziği hayranı olan bir sanatçıdır, hayatı mücadele ile geçen bu kadın çok genç yaşında intihar eder. Parra'nın ölümü Jara'yı çok etkiler.

Zamanla Jara'nın şarkıları halk arasında söylenmeye başlar. 1966 yılında ilk albümünü çıkartır, takip eden yıllarda tiyatroda yönetmen olarak çalışır, ancak şarkılarına ve politik hayatında gitgide daha fazla zaman harcar. Jara, 1970 seçimlerinde Şili'deki sol muhalefetin sesi Unidad Popular (Halkın Birliği) ve Salvador Allende'yi destekliyor. Victor Jara ülkesinde olup biten politik olaylara da seyirci kalmaz. 1970 yılında tiyatroyu terk eder ve tamamen müziğe yoğunlaşır. Fabrikalarda, tarlalarda, okullarda dilden dile dolaşan şarkıların hüzünlü sesi Victor Jara, Şili kültür ve müziğinde son derece önemli bir isim olur. Hayatı ve müziği ülkesinin aynası olmuş, içinde yaşadığı zamanı ve felsefesini yansıtmıştır.

 
Victor Jara, diğer şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerini birleştiği bir hareket olan Unidad Popular yararına birçok konser verir. 11 Eylül 1973′de Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Victor Jara Teknik Üniversite ‘deki işi başında tutuklanır ve birçok arkadaşı gibi Estadio Chile’de (Şili stadyumu) işkence görür.

O işkence anları tarihin en büyük kara lekelerinden biridir. Onu herkesten ayırıp dövüyorlar. Bileklerini ve ellerindeki tüm kemikleri kırıyorlar. Sonra alay edercesine eline bir gitar verip “şimdi çal bakalım” diyorlar. Kırık elleri ve gözlerinden dökülen yaşlarla Unitad Popular’ın ünlü marşı, "Venceremos"u söylemeye başlar:

Venceremos!
Kıralım zincirlerimizi!
Venceremos!
Zulme ve yoksulluğa paydos!
Biz kazanacağız…

Stadyumdaki kalabalık büyük bir coşkuyla ona eşlik etmeye başlıyor. Jara'nın katili olarak tarihe geçen "Prens" lakaplı Edwin Dimter Bianchi, Jara'nın kafasını dipçikle parçalar. Bedenini delik deşik ederler. Parmaklarını keserek tribünlerin önüne asarlar. Jara artık direnişin simgesi olmuştur. Elbette söylediği şarkı "Venceremos" da. Victor Jara'nın işkence edilmiş, 44 mermiyle delik deşik edilmiş bedeni dört gün sonra Santiago Mezarlığı yakınlarında bulunuyor ve eşi Joan tarafından toprağa veriliyor.

Jara’nın katledildiği stadyumun ismi 2003’te Victor Jara Stadyumu olarak değiştiriyor. Sadece bir nota bile o kanlı diktatörlerin korkulu rüyası olabiliyor. İşte müziğin gücü.


Calexico - Victor Jara's Hands

8.09.2014

Yolda....


Bir avuç insandılar, düzenden uzakta, başka bir hayatın peşinde. Bazen tek başlarına, bazen dostlarıyla, bazen aşık oldukları kadınlarla yollara düştüler. Yolda parasızlık, açlık vardı. Bazen çözümsüzlük, bazen hayatın anlamı, bir arayış, arayıpta bulamayış. Yolda sorular vardı, çoğu cevapsız. Yolda çoğu zaman masmavi bir gökyüzü, prusya mavisi bir deniz, zümrüt yeşili çayırlar ve sonsuz bir kızıllık vardı. Dillerinde "Sevmek, ne zor kardeşim" cümlesi. Herşeye rağmen farklıydılar, özgürdüler ve düzenin dışındaydılar....

Yolda grubu hayat denen bu yolculuğun içinde insana dair, hayata dair, doğaya, kedilere, çiçeklere, denizlere, özgürlüğe dair şarkılar söylüyor... Müzik gökyüzünü aşıyor ve ruhumuzda huzura ulaşıyor...

Yolda'nın şarkılarını buradan ücretsiz dinleyebilirsiniz...








20.03.2014

l Met The Walrus




1969'da 14 yaşında olan Jerry Levitan, elinde eski tip bir kayıt cihazıyla, sohbet için John Lennon'un otel odasına sızmayı başardı. Bu sohbetin animasyonlar ile canlandırılmış hali size çok şey anlatacak.

Birbirimizi bir şeyler için suçlamadan önce John Lennon'a kulak verin. Barış için yaptığı bu çağrı yüzünden savaş tüccarları tarafından öldürülmüş ve hayranı tarafından öldürüldü süsü verilmişti.

6.01.2014

Pazartesi şarkıları


Yoğun ve sıkıcı bir pazartesi gününün ardından, bir fincan kahve eşliğinde kulakların pasını silecek bazı şarkılar. Keyifli dinlemeler. 

İyi hissedin, iyi hissettirin. Ne mutlu yakınızdaki bir kişiye iyi ki varsın diyebiliyorsanız.

İşin özeti: Sorsan ikimiz de maviydik. Ama birimiz deniz, birimiz gökyüzü...

- Soko "I'll Kill Her"
- Ivy "Kite"
- Desire "Under Your Spell"
- Pacific! "Disappear"
- Midlake "Roscoe"
- Elf Power "Come Lie Down With Me"
- Bronze "Deep Freeze"
- The Decemberists "We Both Go Down Together"
- Paris "60 Minutes"
- Serge Gainsbourg "İnitials BB"
- Charlotte Gainsbourg "Paradisco"
- Pinback "B"
- Vashti Bunyan "Winter Is Blue"
- Psapp "Hi"
- Heavenly "Starshy"
- The Concretes "Good Evening"
- Ween "Voodoo Lady" 

The Concretes - Good Evening

14.12.2013

Şarkı söylemek için açıklayıcı bilgiler


Evin tüm aynalarını kırmakla başlayın işe, kollarınızı salıverin, dalgın dalgın duvara bakın, kendinizi unutun. Tek bir nota söyleyin, içinizde dinleyin. Taşların arasından çıkan ateşlerin, yarı çıplak ve çömelmiş silüetlerin olduğu korkuyla kaplı bir manzaraya benzer bir şeyler duyuyorsanız (ama bu daha sonra gerçekleşecek) iyi yolda olduğunuzu düşünüyorum, aynı şekilde sarı ve siyah boyalı kayıkların yüzdüğü bir nehir duyuyorsanız, bir ekmek tadı, bir parmak dokunuşu, bir at gölgesi duyuyorsanız, yine iyi yoldasınız..

"Julio Cortazar, Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı"

Nu - MAN O TO

3.12.2013

Kahve ve Bach


Johann Sebastian Bach, 1732 yılında Leipzig'de Kahve Kantatı'nı bestelemiştir. Eserde Picander'in şiirinden alıntılar yapmıştır.

Bach'ın Dünyasal Kantatlar'ından olan Kahve Kantatı eseri, bir babanın kızını kahve içmekten vazgeçirmeye çalışmasını anlatır ve fakat genç kız karşılığında şunları söyler:

Ah, kahve ne tatlı
binlerce öpücükten daha tatlı
muscat şarabından daha yumuşak
kahve, kahve onsuz olamam
eğer bana bir şey ikram edecekseniz
ah, o zaman bana kahve veriniz

Bach - Coffee Cantata
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...