Mazzy Star etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mazzy Star etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.04.2016

5 PAZARTESİ ŞARKISI


Ayrı ayrı ölmeye o derece dalmıştık ki tek bir varlık olduğumuzu, ikimizin de ötekinin yanılsaması olduğunu, kendi içimizdeyse varlığımızın basit bir yankısı olduğumuzu göremedik...

Bugün yeni bir pazartesi. 5 şarkılık listemizin konusu Turgut Uyar'ın dizeleri eşliğinde "Loser Şarkıları"...

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Blur - Out Of Time

"Ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz" 
diyor birisi, evet ama
hayatı uzatır sanki...



Furniture - Love Me

Birgün saat üçte köprüde
Üç martı insanlara bakıp imrenecek
Bir adam iri bir lüfer çıkaracak denizden
İşte o zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçecek aklımızdan...



The Smiths - I Know it's Over

Neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam...



Puressence - Every House On Every Street

Doğru mu değil mi bilmiyorum
Kentler büyüyüp gidiyor ya aldırma...



Interpol - Hands Away

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar...



BONUS: Mazzy Star - Flowers In December

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım...

21.10.2014

5 SONBAHAR ŞARKISI


Mevsimin kışa döndüğü bu günlerde 5 şarkımızı zamanın ruhuna uygun seçiyoruz. Bugünkü şarkılarımız; kırık kaplerin dilinden anlayan, hem yağmurlu, hem güneşli ama her daim bulutlu. Senkronize bir yalnızlığın müziğe yansımış melodileri. Sözü fazla uzatmadan müzik diyoruz.

Elliott Smith – Waltz#2

Müzik hayatına 1992 yılında Heatmiser grubu ile başlayan Elliott Smith, grubun yayınladığı 3 albümün ardından tek tabanca takılmaya başladı. Bu modern çağ ozanı kadife ses rengi ve eşsiz beste yeteneği ile Nick Drake ekolünün en önemli temsilcilerinden birisiydi. Yaşadığı acılar her zaman müziğine yansıyan Elliott Smith, 21 Ekim 2003 tarihinde 34 yaşında kendisini 2 kez göğsünden bıçaklayarak intihar etti. Ne diyordu, Cesare Pavese ‘Yaşama Uğraşı’ kitabında:

Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda…”




Tindersticks – Dying Slowly

Tindersticks sonbahara en çok yakışan gruplardan bir tanesi. Hani bazı gruplar vardır ve yaptıkları müziğin net bir tarifi yoktur. Açıkçası tarif edilmek, önüne bir sıfat konmak gibi bir gereksinime de ihtiyaç duymazlar. İşte Tindersticks bu tarifin içini eksiksiz dolduran kusursuz bir hazinedir. Tindersticks klasikliği, özgünlüğü, besteleri ile müzik tarihinde yanına yaklaşılamayan benzersiz bir müzik harikası. Hayranlarının körü körüne sevdiği, mainstream sularında dolaşmayan eşsiz bir sonbahar senfonisi.




Morphine – You Look Like Rain

Morhine 90′lı yılların başında Boston çıkışlı Mark Sandman önderliğinde kurulan ve kolej radyolarında sıkça çalınan parçaları sayesinde sıkı bir hayran kitlesi kazanan müziğinde gitar kullanmayan ender gruplardan biridir. Kasvetli, ürkütücü ve mutsuz kavramları rock-jazz karışımı, iki telli basit bir bas ve yoğun bir saksafon kullanımı Morphine müziğinin yapı taşlarını oluşturur. Sandman’ın eski grubu Treat Her Right’ın dağılmasının ardından Sandman’a ek olarak Dana Colley (bariton saksafon) ve Jerome Deupree’nin (davul) yer aldığı ekip deneme niteliğindeki birkaç konserin ardından ilk albümleri Good’u 1991 yılında çıkardı. Büyük bir şaşkınlık yaratan bu albüm özellikle yöre takipçilerinin gruba olan sevgileri sayesinde o yıl Boston Music Awards’ta yılın en iyi bağımsız ilk albüm ödülünü kazandı. Rykodisc Record ile imzanan anlaşma ve sırasıyla yayınlanan Cure For Pain, Yes ve Like Swimming grubun kalitesini ve ününü gerek dinleyiciler, gerekse müzik eleştirmenleri yönünden perçinlemiştir.

Kült olma yolunda ilerleyen Morphine, Temmuz 1999 yılında İtalya’da verdiği bir konser sırasında Mark Sandman’ın geçirdiği kalp krizi sonrası 46 yaşında hayata gözlerini yummasıyla bir efsane olarak müzik tarihindeki yerini aldı.





Joy Division – She’s Lost Control


Bir umutsuzluk son haddine geldiğinde, kendinizi öldürebilirsiniz ya da ani bir yaşama arzusu uyandıran yazgısal bir sevinç kaplar her yanınızı. Ian Curtis hakkını ilk tercihten yana kullandı.  18 Mayıs 1980′de kendini asarak intihar etti. Müzik tarihini en çok etkileyen gruplardan biri şüphe yoktur ki Joy Division’dır. İzole bir hayat yaşayan Ian Curtis’in okuma hevesinin sonucu ortaya çıkan can yakıcı sözler, sabit bas ritimleri, fazla ses oyunlarına girmeden akıp giden gitarlar ve düşük bir enerji Joy Division müziğinin temel hatlarını oluşturuyordu. İçe kapanık, minimal ve dünyanın en karanlık şarkılarından birisidir She’s Lost Control. Hikayeye göre Ian Curtis iş bulma kurumunda çalışırken kendisi gibi epilepsi hastası bir kızın geçirdiği krizden çok etkilenip bu şarkıyı yazmıştır.





Mazzy Star – Fade Into You

Mazzy Star’ın kökleri Rain Parade grubuna uzanır. Gitarist David Robback Rain Parade grubuyla bir albüm yapıp ayrılır. Daha sonra Opal diye başka bir gruba katılan Robback burada Hope Sandoval ile tanışır. Bir Avrupa turnesi sonrası Opal dağılırken, bu ikili Mazzy Star’ı kurmaya karar veriyorlar ve böylece Mazzy Star efsanesi başlıyor. Mazzy Star günümüzde pek benzeri olmayan bir müzik yapıyor. Post-punk’ın karanlık sularından The Velvet Underground’un hipnotik gitarlarına uzanan bir yolculuk. Akımlardan fazla etkilenmeden kırılganlıkların notalara dökülmüş saf hali. Modern bir Nico yansıması gibi duran vokaller, çok sağlam melodiler ve husuzsuz distortion örnekleri ve donmuş zamanda tek başına dinlenecek albümler. Kanın akışını yavaşlatan müzik nedir? sorusunun cevabıdır Mazzy Star. Mazzy Star’ı günyüzüne çıkaran ve daha çok insan tarafından tanınmasını sağlayan olay ise  “So Tonight That I Might See” isimli ikinci albümlerinde yer alan “Fade Into You” parçası oldu. Amerika listelerinde tırmanışa geçen bu parça hayalci, melodik, atmosferik en güzel Mazzy Star parçalarından birisidir.


9.04.2014

Heba


Ziya gönülsüz adımlarla asfaltın karşına geçip usulca yaklaştı.
Elindeki çantayı yere bırak, dedi asker buz gibi bir sesle; fermuarını da aç!
Söyleneni yaptı Ziya.
Burası beş yıldızlı otel sanki amına koyayım, dedi asker gözlerini çantaya dikerek, neyiniz varsa sırtlanıp geliyorsunuz!
Ziya neye uğradığını şaşırmıştı.
Asker elindeki tüfeğin namlusunu uzatıp çantanın içindeki çamaşırları şöyle bir karıştırdı önce. Gayriihtiyari Ziya da eğildi o sırada, külotların, atletlerin ve çorapların namluyla dürtülüp çantanın bir köşesinden bir köşesine aktarılışına baktı.
Bu ne lan, dedi asker namlunun ucuyla çantanın dibinde duran siyah bir poşeti peş peşe dürterek.
Onun içinde saçlarım var, diye cevap verdi Ziya.
Demek öyle, dedi asker alaycı bir sesle; nerede kestirdin saçlarını?
Diyarbakır’da.
Sonra da atmaya kıyamadın ve berberden alıp bu poşete koydun öyle mi?
Ziya cevap vermedi.
Sana sordum lan, diye gürledi asker; başçavuşun beygiri osurmuyor burada!
Evet, atmaya kıyamadım, dedi Ziya.
Evet, atmaya kıyamadım komutanım diyeceksin!
Evet, atmaya kıyamadım komutanım.
Hah, şimdi al o saçları, git şu yolun karşısındaki çöp bidonuna at bakalım!
Ziya poşeti alıp hızlı adımlarla çöpe attı geldi.
Asker tüfeğini çapraz tutmuş, heybetli bir duruşla onu bekliyordu.
Şimdi de çantanı alıp geç bakalım içeri, dedi tokat gibi şaklayan kalın bir sesle...

"Hasan Ali Toptaş" 

 
Mazzy Star - Hair and Skin

12.12.2013

Sevgilerde


Gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı,
gecelerde ve yalnız
vermeye az buldunuz
yahut vaktiniz olmadı...

"Behçet Necatigil"

Mazzy Star - Flowers In December

27.08.2013

Bedel


Aşk bir ayrıcalıktır ve bütün ayrıcalıklar lâyık olunmamış şeylerdir, bu yüzden de bunun bedelini ödemesi gerektir.Aşkın ayrıcalığı her zaman cennet değildir, aynı zamanda cehennemdir de. Aşk içinde yaşam, sürekli bir gerginlik, korku ve huzursuzluk içinde geçer.

"Gülüşün ve Unutuşun Kitabı - Milan Kundera"

Mazzy Star - Flowers In December

31.03.2013

Flowers In December


Nasılsınız bakalım? Suyu görünce kendinize geldiniz değil mi? Efendim?...Ne dediniz? peki başüstüne. Bir daha müziğinize zamanında başlarım..Ya siz? Siz nasılsınız Sevda Hanım? Bunlar duymasın ama Safiye Ayla'yı sizin için çaldığımı bilin..Size özel bir ilgi duyduğumu bilmenizi isterim...

Çiçekler ölmüş..Hepsi. Eskiden bir yer ayarlardın, güneşi iyiyse yerini de sevdiyse ne biçim açardı. Şimdi güneş aynı, ışık aynı, yer aynı...Suni gübre istiyorlar, 1-2 gram potas koyunca bir coşuyor namussuzlar ama sonra. Ölüyorlar...

"Muhsin Bey" 

Mazzy Star - Flowers In December

Damon & Naomi - Red Flower

12.02.2013

İki beden, tek ruh


Zaman geçiyor, kuşlar ölüyor ve çoğumuz boşaltılmış şehirler kadar yalnızız. Aklımıza Cesare Pavesa’nın sözleri geliyor: “Bir şey sona ermek üzere. Oturmuş sigarasını tüttürürken, içini kemiren, seni tedirgin eden bir şey olduğunu seziyorsun. Gündelik hayatın dertleri mi seni korkutan? Hayır. Seni korkutan içindeki boşluk.”

Bugün size bu içindeki boşlukları çok derin yaşamış iki ruh ikizinden bahsetmek istiyorum. Evet farklı iki beden ama tek ruh ikizi. Dün tarihlerden 11 Şubat’tı. Şair ve romancı Sylvia Plath’in ölüm yıldönümü. Yarın ise 13 Şubat, bu toprakların Slyvia’sı kabul edilen Nilgün Marmara’nın doğum yıldönümü. Soğuk bir şubat ayında kendilerini bu dünyaya ait hissetmeyen ve kalıpları çizilmiş ezbere bir hayatı yaşamak istemeyen bu iki insanın kaderi ironik bir şekilde buluşuyordu. Maalesef bu iki hüzünlü şairin sonu da aynı oluyordu.


Yıl 1932, yaşam rüzgarının önüne istemeden savrulmuş Sylvia Plath dünyaya gözlerini açıyordu. İlk şiirini henüz 8 yaşında yazan Plath, çok parlak ve başarılı bir öğrenciydi. Özellikle edebiyata olan ilgisi kendini belli ediyordu. O yıllarda katılıp başarılı olmadığı şiir yarışması yok denecek kadar azdı. Fakat hep kederli, hep melankolik. Yapıtlarında sürekli ölümden bahsediyor. Sanki “ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki” diyerek, ölüme olan hayranlığını saklamıyordu.

Plath, hayatı boyunca manik-depresif bozuklukla boğuşuyor. 1950 yılında bursla gittiği Smith College’deki ikinci yılında ilk kez intihar girişimini gerçekleştirdi ve akıl hastanesine yatırıldı. Daha sonraki yıllarda, kazandığı bursla Cambridge Üniversite’sine giderek çalışmalarını burada sürdürdü. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes’la tanıştı. Evlendiler ve Boston’da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra İngiltere’ye döndüler. Sonraki yıllarda çift boşanmaya karar verdi. Bu süreçte Plath, bir ev kiradı. Bu ev bir dönem İngiliz şair William Butler Yeats’e aitti. 1963 kışı Slyvia Plath için çok zor geçecekti. Yaşadığı yoğun deprasyon onu kaçınılmaz sonuna sürükledi. 11 Şubat 1963 tarihinde, uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını içeriye gaz girmeyecek şekilde kapattı. Sonra kafasını fırının içine sokarak intihar etti. Kaderin cilvesi olsa gerek aynı evin eski sahibi şair Yeats’de bu evde intihar etmişti. Plath,hayatının özetini şu kısa cümleyle yapmıştı. “Mutlu olamam, sadece memnun olabilirim.”’


Yıl 1958, “Hayatın neresinden dönülse kardır” diyerek hayata isyan bayrağını açan Nilgün Marmara dünyaya geliyordu.  Nilgün Marmara, Bogaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuydu. Çeşitli dergilerde  şiirleri yayınlandı. Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in ruhları üniversite yıllarında kesişiyordu. Marmara, Sylvia Plath hakkındaki lisans mezuniyet şöyle diyordu; “Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.” Ve tıpkı onun gibi 1987 yılının 13 ekiminde , henüz 29 yaşındayken kendini beşinci kattaki evinin balkonundan atarak bu hayata son noktayı koymuştu. Çevresindekilerin çoğu şiir yazdığını bilmezken, büyüleyici bir kadınken, tanıdığı erkeklerin çoğu ona hayranken, neydi Nilgün Marmara’yı genç yaşta yaşamaktan vazgeçiren şey. Ve neden; son sözleri olan “Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarınızsınız kendinizin” bu kadar sertti?

Aslında kimi zaman aşk acıları, kızgınlıklar, nefretler, bunalımlar, hastalıklar, savaşlar… bu hayatta defalarca intihar etmek değil midir? Ne demişti Nilgün Marmara “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!”

Bu dünyanın bütün arka bahçelerini içinde yaşamış iki farklı beden ama tek bir ruh, buğulu bir cama; “yalnızlık gittiğin yoldan gelir” diye yazdı ve gitti.

Özlüyoruz…

Mazzy Star - Into Dust

Radiohead - The National Anthem

13.09.2012

Kanın akışını yavaşlatan müzik: Mazzy Star


Mazzy Star’ın kökleri Los Angeles’lı Rain Parade grubuna uzanır. Gitarist David Robback Rain Parade ile bir album yapıp ayrılmıştı. Daha sonra Opal diye bir gruba katılan Robback burada Hope Sandoval ile tanışıyor. Bir Avrupa turu sonrasında Opal dağılırken, Hope ve Robback Mazzy Star’ı kurmaya karar veriyorlar. 

Mazzy Star kalabalık bir müzisyen ekibinden oluşuyor gibi gözüksede 2 kişilik bir proje diyebiliriz. Mazzy Star müziğini tanımlamak gerekirse karanlık post-punk sularında The Velvet Underground’un hipnotik gitarlarına uzanan psychedelic bir yolculuk. Debut albümleri “She Hangs Brightly” 1990 yılında Rough Trade plak şirketinden çıkaran Mazzy Star kuru ve akılda kalıcı akustik balladları folk, blues etkileşimi ve Sandoval’ın esrarlı, hüzünlü vokaliyle birleştirerek dikkatleri çekti. 

 

Mazzy Star’ı günyüzüne çıkaran ve daha çok insan tarafından bilinmesini sağlayan olay 2.albümleri olan “So Tonight That I Might See”hiti olan “Fade Into You”parçası oldu. Amerika listelerinde tırmanışa geçen bu parça hayalci, melodik, atmosferik ve mesaj verme kaygısından uzak en güzel Mazzy Star parçalarından birisidir. Kimilerine gore ise en iyisi. Duruş itibariyle anti-star havasında olan ikili röportaj vermeyi ve turneye çıkmayı sevmiyorlar. Her fırsatta stüdyoyu konserlere tercih ettiğini söyleyen Hope Sandoval yapı itibariyle oldukça utangaç ve içine kapanık bir karakter. 


Popüler olmamak ve az insan tarafından bilinmek olgularının iyi müzik yapmak için daha iyi bir fırsat olduğunu düşünen Mazzy Star’ın Batman Forever filminin soundtrackine “Tell Me Now”, Stealing Beauty filminin soundtrackine de “Rhymes of an Hour” şarkılarını verdiğini hatırlatalım. “Among My Swan” abümü şarkı sözleri, armonikası ve oldukça durgun yapısıyla oldukça etkileyi bir çalışma. Cocteau Twins etkisinin açık bir şekilde hissedildiği album kırılgan bir parça olan “Disappear” ile açılıyor. Titreten bir mızıka sesi eşliğinde bir gece yarısı hiti olan “Flower in December” Sadoval’ın yankılı ve puslu vokaliyle ruhunuzu uzaklara uçuruyor. ”Rhymes of an Hour”, “Umbilical” ve “Rose Blood” yine aynı formülle yapılmış yavaş ve güzel parçalar. Albümün doruk noktası kabul edilebilecek “Take Everything”kesinlikle “Fade Into You” ayarında bir parça. Bu parçada Jesus & Mary Chain grubundan William Reid’in gitar çaldığını hatırlatalım.


Mazzy Star günümüzde pek benzeri olmayan bir müzik yapıyor. Akımlardan pek etkilenmeden kırılganlıklarını kağıda ve notalara döküyorlar. Bu bağlamda içine girilmesi zor bir grup. Ama geceyarısı depresif saatler için güzel bir seçim. Modern bir Nico yansıması gibi duran vokaller, çok sağlam melodiler ve husuzsuz distortion örnekleri, donmuş zamanda tek başına dinlenecek albümler. Kanın akışını yavaşlatan müzik nedir? sorusunun cevabıdır Mazzy Star. Bu sene yeni iki single yayınlayan Mazzy Star, yeni albümleriyle umarım en kısa zamanda karşımızda olur.

Mazzy Star - Into Dust

9.04.2012

Aşk bir sızma halidir


Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman''ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir. Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış. Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti...

Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ''biz'' olabilme halidir. İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz. Biz birbirimize karşı çok saygılıydık. Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi. Aşk bazen de bir kıyamama halidir. Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı. O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın. O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...

Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü. Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz’ı turlardık. Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz...

"Meral Okay"

Güle güle Meral Okay... Hepimiz biliyoruz gittiğin yerde Yaman'ına kavuştun şimdi. İnsan düşünmeden edemiyor "Ölüm mü aşktan soğuk, aşk mı ölümden sıcak"...


Saint Etienne - Only Love Can Break Your Heart

The Concretes - Miss You

Mazzy Star - Into Dust

25.10.2011

Mazzy Star Dönüyor


Yağmurlu gecelerimizin fon müziği Mazzy Star yaklaşık 15 yıllık bir aradan sonra, 31 Ekim'de yayınlayacağı yeni single "Common Burn/Lay Myself Down" ile aramıza tekrar dönüyor. Mazzy Star son olarak 1996 yılında "Among My Swan" albümünü yayınlamıştı. Hayatta herşey bir noktadan sonra özüne başladığı noktaya geri dönüyor sanırım.


'Common Burn'



'Lay Myself Down'

9.10.2011

Hayatın Neresinden Dönülse Kârdır Diyen Marmara’nın Nilgün’ü



Şair intiharlarına övgüler dizilmesine karşı çıkarken, yine de Pavese’nin, “Kendini öldürmek konusunda haklı bir gerekçesi olmayan kimse yoktur” dediğini de unutmayalım. Şairse, ürettiği şiirse eğer, yaşarken olduğu gibi, öldüğünde de şairdir... Demek istediğim, intihar, şair olmayanı şair yapmaz, yapamaz, yapmamıştır da...

Nilgün Marmara'yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum. “Kırmızı Kahverengi Defter” adlı kitabındaki biyografisi şöyle yazılmıştır: “1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi” İşte bu kadar kısa, yalın bir biyografisi var onun... Fotoğraflarındaki güzel yüzünü alıp gitmiş bir şair imgesidir Nilgün Marmara... Cüreti, güzelliği ve şiirlerinde en olmadık yerlerde ortaya çıkan imgeleriyle bende hep bir hayranlık duygusu uyandırmıştır. İntihar, hayatı yâdsıma halinin en son durağıdır; yâdsıma limitini tüketmiştir çekip giden... Kimileri “hayatın neresinde kalırsan kârdır” diyerek yaşamak için haklı gerekçelerini kullanır ve kalırken, kimileri de Nilgün Marmara gibi “hayatın neresinden dönülse kârdır” diyerek, ölmek için haklı gerekçelerini kullanır ve giderler... Kalmak, bir tercihse, elbette gitmek de bir tercihtir...

Düşünülürse, herkesin yaşamak için de, ölmek için de her zaman haklı gerekçeleri vardır; kimileri gerekçelerini hiç düşünmeden, kimileri bilmeden, kimileri de bu gerekçelerinin ikisinden birini bilerek, kullanarak yaşar ya da ölür... Zaten uzayın yaşına göre komiktir insanın yaşı; çoğu zaman intihar, ölümü biraz öne almaktır sadece. Bu yüzden intiharlara ağıt yakanlar, çok değil, en fazla otuz-kırk yıl sonra arkalarından ağıt yakılacaktır. Bu yüzden ölülere ağıt yakanların, kendileri sanki dünyaya kazık çakacakmış gibi durduklarına aldanmayın. Bir Fransız atasözü, “Bütün mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur” der. Onlar da değil o gün, herkes gibi daha doğduklarında ölüme yazgılıdırlar. Ölmek için, önce doğmak gerekir; doğmayan biri ölebilir mi? Bu yüzden her doğum, bir ölümdür de aslında... Doğmakla birlikte ölmeye de başlarız; her gün biraz daha, her gün biraz...

Nilgün Marmara’nın şiirlerinde, onun evreninde gezinirken düşünüyorum da, böylesi uç duyarlıklarda gezinen, “hayat” ve “insan” için böyle acı sözler eden bir şairin, hayatla barışık olması da mümkün değilmiş zaten... Ece Ayhan, “Nasıl ki İsmet Özel, ‘Cumhuriyetle yaralı’ ise, Nilgün Marmara da ‘dünyayla yaralı’ idi” diyor... İntihar eden şairlerin, okurların ilgi odağı olabildiği bu ülkede, yinelenmelidir ki ölüm, şair olmayanı şair yapmaz; yaşarken yazdıkları şiirse, öldüğünde de öyledir. Değilse değildir ama! Yaşasa da, ölse de şair olan Nilgün Marmara’nın “Kırmızı Kahverengi Defteri”nin sayfaları arasında geziniyorum: “Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle, bir düşün bir yaşamdan çıkarılmasının hiçbir ayrımı yok” derken, yukarıda sözünü ettiğim “hayatı yâdsıma” ya somut bir örnek veriyor. O, yadsıdığı içindir ki, “yaşamın düşe eklenmesi ile bir düşün yaşamdan çıkarılması” umurunda değil; “ayrımı yok” diyor zaten... Çünkü düş oldukça peşi sıra insan da! Yaşayanlar, yani yadsımalarının dozajını daha minimum tutanlar biliyorlar ki, yaşamın sayfaları düşsüz aralanamıyor... İlle de düş eklenecektir ki yaşama, günlerin eteğine tutunsun insan... Ayrımı kalmadığında ise, elbette çekip gitmektir kalan... Eski okumalarımdan anımsıyorum: Mayakovski’nin, “yaşamın yeni bir şey olmadığını” söyleyen son şiirini bırakıp intihar edişinin ardından, Yesenin de ona bir anlamda yanıt veren şiirinde, “ölümün de yeni bir şey olmadığı”nı yazıyor, ama o da yaşamına intiharla son veriyordu... Çoğu yazın adamı için yazmak, acı çekmenin bir başka biçimidir; çünkü yazanın tanıklığı da, sanıklığı da çokça acının güzergâhıdır... Şairin kendi iç sarsıntılarına hayatın sarsıntıları bulaştıkça da ortaya genellikle iyi dizeler çıkar... Hayat ise, şairin bütün duyarlığını, kılcal damarlarına dek her şeyini pupa yelken şiire bıraktığı o ‘an’ lardaki gibi naif, zarif yaşanmaz; katı, hor ve inciticidir hayat... Bu yüzden yaşadıkça yaralanılır, yaralandıkça da yazılır... Kendi adıma ben böyle yaşıyor, böyle yazıyorum; bu yüzden bildiğim de böyle oluyor... Neyi biliyorsan o vardır zaten... Pavese der ki: “Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoş gibi davranır ona. Hadi, kalk bakalım, yeter artık!” Oysa duyumsanarak, hak edilmiş, öyle gerekmiş veya gerektirilmiş biçimde çekiliyordur acı; bir insanı acıdan kaçırarak, ona kendini kandırması, yüzleşmesinin ertelenmesi neden, ne hakla önerilir? Sevinmek de bir insanlık haliyse, ona neden engel olunmaz o halde? Nilgün Marmara’da acı çekerek yazmış, yaşamış ve kendini alıp yitmiş şu kısa yeryüzü konukluğundan... Herkesin acısını sorma, ifade etme biçimi üslubuyla, bilinciyle orantılıdır; herkes kendi diliyle sorar acısını... Biçimde, içerikte benim şiir anlayışımla, acıyı sormamla, sorgulamamla Nilgün Marmara’nın ki doğrusu çakışmıyor, ama onu anlıyor ve üstüne üstlük onunla boynumuza borç sayıldığı üzere acının hesabını sormak, onu sorgulamak fikrinde buluşuyorum. O da kendi diliyle sormuş: “Acının ilk pazarı bitimsiz yer sarsıntısı. Dönüşsüz ve yaygın. Bu sarsıntıda ruha hiç pencere açılmaz; sökülen yerlerinden edilmeye çalışılan gölgelere, göllere! Göt laleleri bu güzellikler! Nedir bu rezillikler?” Nilgün Marmara’nın bende bıraktığı hayranlık duygusunun peşinden giderken, hakkında pek fazla bilgi edinemedim. Bir gün Cezmi Ersöz’ün evinde güzel bir fotoğrafına rastladım; hüznün ve şiirin bir kadın yüzüyle muhteşem buluşmasıydı onun bütün fotoğrafları... Bir de, ölümünden önce Mine Urgan’ın oğlu Mustafa Irgat’ın sevgilisi olduğunu öğrendim... Yaşasaydı, sanırım ben de her şeyi göze alarak o yüzdeki şiirin ve hüznün peşinden giderdim... 1987’de onun intiharından sonra, 1995 yılında Mustafa Irgat da bir trafik kazasında yitirmiş yaşamını... Onun da “Ait’siz Kimlik Kitabı” adıyla yayımlanmış bir şiir kitabı var. İkisini de kısa biyografileri ve şiirlerinden örneklerle “Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi” adlı çalışmama burkularak almıştım.

İşte Nilgün Marmara, bir kadın, bir şair ve bir cüret güzelliğidir... Gündelik hayatın sığ sularından diplere, en diplere açılmış ve acının dip kısmında vurgun yemiş o güzellik, “hayat” demiş: “Hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı...” A. Camus gibi “Tersi ve Yüzü”nü yazmış, öyle bakmış, rest çekmiş! “Kıyamet koparken bile fidan dikiniz” diyen Nilgün Marmara’yı, yaşamın onu dışına, ötesine iterek aldattığını düşüneceklere demeliyim ki, belki de ölerek o aldatmıştır yaşamı, ne dersiniz? Belki bu yüzden geride platonik aşklara çok uygun bir imge de bırakmış... Geride bir “Kırmızı Kahverengi Defter” kalmış. O, “göğünü yitiren bir yıldız gibi” kalmış; oysa bizler, hâlâ yıldızlarını yitirip duran gök olduğumuzu sanıyoruz...

"Yılmaz Odabaşı"


Mazzy Star - Into Dust


Bookmark and Share
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...