Türk Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.02.2015

100 İllüstrasyonla Türk Sinemasının 100. Yılı


Küratörlüğünü Bant Mag.’ın üstlendiği 100 İllüstrasyonla Türk Sinemasının 100. Yılı sergisi, Beyoğlu’ndaki TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi’nde açıldı. Sergi, 15 Mart’a kadar ziyaret edilebilir.

İlk olarak 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde görücüye çıkan sergi, Sevmek Zamanı‘ndan Eşkıya’ya, Muhsin Bey‘den Kış Uykusu‘na Türk sinemasına damgasını vurmuş 100 filmin, Bant Mag. illüstratörleri tarafından yapılmış illüstrasyonlarından oluşuyor. Sergide çalışmaları yer alan illüstratörler şöyle:

Gökhan Akbaba
Saydan Akşit
Aykut Aydoğdu
Ezgi Beyazıt
Ethem Onur Bilgiç
Furkan ‘Nuka’ Birgün
Vardal Caniş
Can Çetinkaya
Berkay Dağlar
Burak Dak
Sedat Girgin
Sadi Güran
Mark Hale
Murat Palta
Naz Tansel
Asuman Tanyaş
Duygu Topçu
Mert Tugen
Ada Tuncer
Mehmet Uluşahin

Sergi pazartesi günleri hariç her gün 10:00-18:00 saat aralığında ziyarete açık.





3.09.2014

Ben Kemal Geliyorum!


Hınç 1976 yapımı Natuk Baytan'ın yönettiği vurdulu-kırdılı bir Cüneyt Arkın filmi. Komiser Kemal (Cüneyt Arkın) tuttuğunu koparan bir polistir. Birgün istemeden kız kardeşinin ölümüne sebep olur ve hapise girer. Girdiği koğus'ta ise daha önce yakaladıgı mafya babası ve adamları vardır. Kemal'le alay ederler. Mafya babası Kemal'e kendisini yakalayıp mahkum ettirdiği için intikam almak için gün sayar. Kemal hapisten çıkar. Hayır sever görünen biri Kemal'i hurdalıkta, hurda bir arabanın için de uyurken bulur. Ve iş gösterir. Aslında o kişi Mafya'ya calışmaktadır. Kemal farkında olmadan Mafya'nın eline düşmüştür. Mafya babası ise da hapisten cıkmıştır. Bunların hepsi daha önce planlanmıştır. Kemal orada alın teriyle çalışan bir işçiyle tanışır ve dost olurlar. Mafya bundan iyice rahatsız olur. Arkadaşını kaza süsü vererek arabayla ezerek öldürürler. Daha sonra ailesini de. Kemal'de ağır yaralıdır ve çabuk iyileşir. Artık intikam zamanı gelmiştir.

Ve Cüneyt abimiz intikam alacağı kişilere geleceğini bildiren o kült cümleyi kurar. "Ben Kemal Geliyorum." Film boyunca intikam almaya gittiği adamlardan türlü şekillerde intikamını alır. Örneğin elemanlardan birini minibüsün önüne baş aşağı bağlayıp duvara tam gaz toslar. Filmin sonunda yıllardır uzak olduğu, görmediği annesine telefon açar ve müjdeyi verir. "Ben Kemal Geliyorum". Filmde orada biter. Bu filmden yıllar sonra çekilen Rambo 2'de halk kahramanı Rambo esir düştüğü yerde mikrofona sarılıp Murdock'a "I'm coming to get you" der ve gider intikamını alır.


Füsun Önal - Ah Nerede

Cici Kızlar - Bak Şu Çocuğa Bana Göz Ediyor Anne

2.09.2014

Yıkılmayan Adam


Yıkılmayan Adam, Cüneyt Arkın abimizin oynadığı yönetmenliğini Remzi Jöntürk'ün yaptığı 1977 tarihli güzide bir filmimiz. Filmle ilgili ilginç bir nokta ise, 1983 yılında film hakkında komünizm propagandası iddiasıyla dava açılmıştır. Yıkılmayan adam bir yıkımla başlar ve yıkımla biter. Ezilenlerin umudu, bir halk savasçısı Çakır, ağaçlar ayakta ölür misali yıkılmadan ayakta ölür.

Ve şu nefis diyalog akıllara kazınır:

Kadın: Sen eşkiya mısın?

Çakır: Bazen. Anamı, babamı bu insanları düşündükçe. 

Kadın: Çok mu acı çektin? 

Çakır: Hem de her türlüsünü. 

Kadın: Ben hiç acı çekmedim 

Çakır: Bu dünya böyle kızım. Bir azınlık ki yer içer, bir çoğunluk ki onlar için öder ha öder! 

Kadın: Ama beş parmak...

Çakır: Parmağın beşi bir değil diyeceksin. Bunlar laf değil kızım; aldatmaca, uyutmaca! Senden daha olumlu bir şey  beklemezdim zaten. 

Çakır: Kendini Hiroşima'da bulabilir misin? Özgürlük adına kendini yakan Vietnamlının et kokusunu duyabilir misin? Okullarda vurulan gençlerin kanlı elbiselerini giyebilir misin? Filistin'deki kurtuluş savaşçısı gerillaların fişekliğini kuşanabilir misin? 

Kadın: Kafamı karıştırdın. 

Çakır: Varsa kafan, de bakalım; bu sefaletin hesabını kim verecek? Kim ödeyecek bunca günahı? Bu alınteri denizinde kimler boğulacak?



 

1.09.2014

Türk sinemasının en iyi filmi


Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Türk sinemasının 100. yılı dolayısıyla gerçekleştirilen "En İyi 100 Türk Filmi" oylaması sonuçlandı. Oylamada en iyi 300 Türk Filmi arasından Metin Erksan'ın 'Susus Yaz' filmi birinci seçildi. 360 binden fazla oy kullanılan seçimde ilk on şu şekilde:

- Susuz Yaz
- Hababam Sınıfı
- Babam ve Oğlum
- Eşkıya
- Canım Kardeşim
- Selvi Boylum Al Yazmalım
- Züğürt Ağa
- Yol
- Vizontele
- Bir Zamanlar Anadolu'da

Kişisel fikrimce Muhsin Bey, Sevmek Zamanı, Kosmos, Vesikalı Yarim  gibi filmleri ilk onda görmek isterdim..

20.07.2014

En kahraman, Kahraman




Ne çok ağlattın bizleri küçük Kahraman…

Hababam Sınıfı efsanesinin yönetmeni Ertem Eğilmez’den yürekleri burkan bir filmdir: Canım Kardeşim.  Film, babası öldükten sonra küçük kardeşine bakmak zorunda kalan fakir bir genç ile onun en yakın arkadaşının hikayesini anlatır. Kan kanserine yakalanan küçük Kahraman’ın en büyük arzusu, bir televizyona kavuşmaktır. Bu uğurda abisi ve onun en yakın arkadaşı her yolu denerler. Film bu açıdan sadece ölmek üzere olan bir çocuğun hayatına odaklanmaz. Yoksulluktan, sefaletten perişan olmuş insanların hikayesi, küçük Kahraman’ın acıklı öyküsüne paralel  ilerler. Ölümü bekleyenler ve yaşarken ölenler. Ama bunu yaparken bir çocuğu kullanarak ucuz ajitasyon yapmaktan kaçınır. 


Oysa film boyunca Adile Naşit, Kemal Sunal, Metin Akpınar gibi diğer filmlerinde komik yüzlerle hatırladığımız birçok karakter görünüp kaybolur. Ama bu sefer bu karakterler bizi güldürmek için orada değildirler. Herkesin birbirini kazıklamak ve hayatta kalmak için çırpındığı bir dönemin karanlık yüzü. 

Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin muhteşem oyunculuğunun yanında, filmin asıl yıldızı küçük Kahraman’a hayat veren Kahraman Kıral’dır. Sevimli yüzü, hüzünlü bakışları ile bir çocuk yıldızdan beklenen her şeyi sonuna kadar başarır. Ne yazık ki Kahraman Kıral bu parlak kariyere rağmen, dönemindeki diğer çocuk yıldızlar gibi pek başarılı olamamış, birkaç yıl sonra sinemadan kopmuştur. Hakkında ölüm haberleri çıkmış olmasına rağmen, bildiğim kadarıyla günümüzde bir mobilya şirketinin ortaklarından biri olarak hayatına devam etmektedir. 


Canım Kardeşim’in Cahit Oben imzalı yürek dağlayıcı müziği kadar Sadık Şendil imzalı senaryosu da filmin başarısında önemli bir rol oynamıştır. Sadık Şendil, Bizim Aile, Neşeli Günler gibi filmler başta olmak üzere 1953-1990 yılları arasında tam 190 tane senaryoya imza atmıştır. Zaten Şendil için “Bizi biz gibi anlatan usta” yakıştırması yapılır. 

Canım Kardeşim, Türk sinemasının mendil ıslatan klasiklerinden  biri olarak her izleyişte insanın yüreğini burkan filmlerden birisidir.

Canım Kardeşim Film Müziği

11.05.2014

Biraz da sinema: Selvi Boylum Al Yazmalım


Sevgi emek ister sözünü en doğru biçimde anlatan filmlerden biridir Atıf Yılmaz imzalı "Selvi Boylum Al Yazmalım". Öyleki üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen her seferinde ilk seferki gibi heyacanla izlenir, insanı üzer ve derin düşüncelere sürükler. Filmin bu başarısında karakterlerin şiirsel üslubu, Atıf Yılmaz'ın kadın öyküleri anlatımında kullandığı usta sinema dili ve elbette Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin üçlüsünün muhteşem oyunculuğu büyük rol oynar. Bir iddaya göre "Mutlu aşk yoktur" diyen ünlü Fransız şair Aragon tarafından "dünyanın en güzel aşk öyküsü" olarak nitelenmiştir Selvi Boylum Al Yazmalım."

Film güzel köylü güzeli Asya ile kamyon şoförü İlyas'ın birbirlerine aşık olmaları ile başlar. Aşk böyle birşey değil midir zaten. Ne zaman geleceği, ne kadar süreceği ve senden ne alacağı belli olmaz. Ve aslında her ilişki başladığı gün biteceği noktaya yol almaya başlarmış. Tıpkı İlyas ve Asya  yaşadığı gibi. Mutlu bir yuva oğulları Samet'in doğumuyla pekişir. Sonrasında bir kopuş yaşanır. İlyas gittikçe zayıflayan kişiliği nedeniyle bu mutlu aileden koparak uzaklaşır. Asya çocuğuyla birlikte çaresiz kalır. Günlerce kocasını bekler. Yalnız kalan Asya'nın imdadına başka bir erkek, Cemşit yetişir. Karısı ve çocuğunu kaybetmiş Cemşit onları kendi ailesi gibi kabullenir. Merhametli ve hassas bir insan olan Cemşit sıcak bir yuvaya duyduğu özlemle sarılır bu anne ve oğula. Aslında Asya'nın kalbi hala İlyas için atmaktadır. Gün gelir İlyas döner. Karısını ve çocuğunu talep etmektedir. Bu geliş aşkın tarihinde yer alan bir tartışmayı gün yüzüne çıkarır. Aşk mı, Mantık mı? Aşk nedir, Gitmek mi zordur, dönmek mi? Karar vermesi gerektiğinde ise kime seçecektir, sevdasını mı? yoksa oğluna babalık eden adamı mı?



Selvi Boylum, Al Yazmalım klasik Yeşilçam izleyicinin alıştığı mutlu bir son'a sahip olmayan şok edici bir film aslında. Ali Özgentürk tarafından Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un kırmızı eşarp adlı öyküsünden yola çıkarak senaryolaştırılmış Selvi Boylum Al Yazmalım. Senaryonun yazılış aşamasında pek çok kişinin finalde Asya ile İlyas'ın birleşmeleri gerektiği yönünde fikir ettiğini, ancak Atıf Yılmaz ve Özgentürk'ün tüm baskılara rağmen hikayeyi bildiğimiz şekilde sonlandırdıklarını belirtelim. Ayrıca Cahit Berkay imzalı nefis film müziklerinin insanın gönül tellerini titrettiğini bilmeyen yoktur sanırım. Son olarak filmde rol alan küçük erkek çocuk Samet'in Yeşilçam'ın ünlü karakter oyuncularından Bilal İnci'nin kızı Elif İnci olduğunu hatırlatalım.

Evet insan yaşamının en büyük ilham kaynaklarından Aşk emek ister. Peki sonuçta emek verdiğin şeye değiyor mu? diye sorarsanız. Orası tam bir muamma. Üstü kalsın boşverin...

Selvi Boylum Al Yazmalım

9.05.2014

Biraz da sinema: Züğürt Ağa


“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” der Herakleitos. Özellikle Türkiye coğrafyasında bu sözün taşıdığı anlam çok daha iyi anlaşılıyor. 80 Askeri darbesi sonrası Türkiye’de hem siyasi, hem ekonomik, hem de insani anlamda çok şeyler değişti. İç göçün hızlandığı, küpünü dolduranların kolay yoldan köşeyi döndüğü yıllarda, “ahlaki yozlaşma” bütün bu yaşanan sürecin en büyük yan etkisi oldu. Üstelik bütün bu yaşananlar benim memurum, benim esnafım işini bilir şeklinde söylemlerle siyasi yönden de desteklendi.

Züğürt Ağa temel olarak bu yozlaşma ve değişim döneminde inandığı değerler ve vicdanı ile ayakta kalmaya çalışan bir köy ağasının hikayesine odaklanıyor. Nesli Çölgeçen’in yönetmenliğini, Yavuz Turgul’un senaristliğini üstelendiği bu yapım iç burkucu bir değişim öyküsünü anlatıyor. Güney Doğu’da küçük bir köy Haraptar. İsmi gibi harap olmuş bu köy eskisi gibi verimli değil, köylüler karın tokluğuna çalışıyor, ağalık sistemi yavaş yavaş çöküşe geçmiş. Bütün bunlara yeter diyenler köyü terk ederek soluğu İstanbul’da almışlar. Bu değişime direnen tek kişi Züğürt Ağa. Fakat Züğürt Ağa son darbeyi yanına maraba olarak aldığı ve köylüleri hırsızlığa teşvik eden çıkarcı Kekeş Salman’dan yiyerek, varını yoğunu satarak büyük şehre göçmek zorunda kalıyor.



Yaşlı annesi, karısı, çocukları, babasının kısa evliliğinden yadigar kalan Kiraz ile birlikte yeni bir hayat için gelinen büyük şehir Züğürt Ağa için tam bir hayal kırıklığı olacaktır. Daha önce hiç çalışması gerekmemiş, elinde çiğ köfte yapmak dışında bir zanaatı olmayan ve üstelik temiz bir kalbinin olması doğal olarak giriştiği her işte hüsrana uğramasına neden oluyor. Bu duruma dayanamayan karısı ve çocukları evi terk ediyor. Geride sadece aralarında gizliden gizliye derin bir sevgi yaşadıkları Kiraz kalıyor. Ağa için geriye tek yol kalıyor, geçmişe dair her şeyi silerek bu yeni dünyaya ayak uydurmak.



Yönetmen Nesli Çölgeçen bu bireysel hikaye üzerinden değişimi, iş ahlakının nasıl bozguna uğradığını ve kırsala ait kuralların şehir hayatında nasıl ayaklar altına alındığı çok güzel anlatıyor. Özellikle bu anlatımda kullandığı simgesel yöntemler çok etkiyici. Örneğin, ağalığın sembolleri olarak sunduğu nesnelerden her birinin tek tek elden çıkması ve son olarak Züğürt Ağa’nın tutkuyla bağlı olduğu körüklü çizmelerin eskiciye satılması kapanan bir dönemin hüznünü yansıtıyor. Anlıyoruz ki bu yeni düzen içerisinde ayakta kalabilmek için namuslu olmak peki bir şey ifade etmiyor. Artık köy ağalığı yerini “şehir ağalığı”na bırakıyor. Bu şehir ağalığı figürünü de en güzel Kekeş Salman canlandırıyor. Kekeş Salman’ın verdiği temel mesaj basit aslında; bir devir sona erdi ve büyük şehirde yaşamak için oranın kuralları ile yaşayacaksın. Bu yeni düzende para kazanmak çok önemli ve bunu nasıl kazanacağının da pek bir önemi yok. Zaten filmin sonunda ağayı sokakta çiğ köfte satarken görürüz, ilk önce utanarak, sattıkça umutlanarak ve sesini yükselterek satar çiğ köfteyi. Marabalarının onu çiğ köfte satarken görmesini bile umursamaz ve tüm çiğ köfteleri bitirdikten sonra büyük bir keyifle boş tepsiyi çalarken görürüz Ağayı. Yeni gün yeni bir umut demek artık Züğürt Ağa için.



Züğürt Ağa senaryosunun barındırdığı ince noktalar, öykünün içine güzelce yedirilmiş yan temalar ile izleyici düşüncelere sevk ediyor. Kırsal hayatın bir gerçeği olarak, kadınlara verilen değer, başlık parası, din adamlarının kırsal kesimdeki etkisi, köylülerin siyasi tercihlerinin nasıl belirlendiği gibi konular esprili bir şekilde senaryoya yansıtılmış. Şu an düşündüğümüzde bile güldüğümüz bu konular günümüzde bile devam eden bir sorun aslında.

Film başta Şener Şen ve Erdal Özyağcılar olmak üzere oyuncuların performansları, sahici işlenmiş köy sahneleri, Atilla Özdemiroğlu imzasını taşıyan müzikleri, sürükleyici kurgusu, temelde ele aldığı mesele ile Türk sinemasının en güzel filmlerinden bir tanesi. Kendi züğürt, fakat yüreği zengin bir adamın hüzünlü hikayesidir Züğürt Ağa.

Barış Manço - Domates Biber Patlıcan

11.04.2014

Muhsin Bey yenilendi


"Nasılsınız bakalım? Suyu görünce kendinize geldiniz değil mi? Efendim?...Ne dediniz? peki başüstüne. Bir daha müziğinize zamanında başlarım..Ya siz? Siz nasılsınız Sevda Hanım? Bunlar duymasın ama Safiye Ayla'yı sizin için çaldığımı bilin..Size özel bir ilgi duyduğumu bilmenizi isterim...

Çiçekler ölmüş..Hepsi. Eskiden bir yer ayarlardın, güneşi iyiyse yerini de sevdiyse ne biçim açardı. Şimdi güneş aynı, ışık aynı, yer aynı...Suni gübre istiyorlar, 1-2 gram potas koyunca bir coşuyor namussuzlar ama sonra. Ölüyorlar..."

Benim en sevdiğim Türk filmi olan, Türk sinemasının klasiklerinden 'Muhsin Bey'in yenilenmiş kopyasının gösterimi yapıldı.

3.02.2014

Teyzem


Türk Sineması'nın usta yönetmenlerinden biri olan Halit Refiğ imzalı 'Teyzem', sinemamızda şizofren konusunu ela alan nadir yapımlardan bir tanesi. 1986 tarihli film, zor bir konuyu işlemesi ve bunun üstesinden alnının akıyla çıkmasıyla ayrı bir takdiri hakediyor. 

Filmin ana karakteri olan ve Müjde Ar tarafından canlandırılan Üftade'nin bilinmezlerle dolu yaşamı, onu hayal meyal anımsayan küçük yeğeni Umur'un gözünden anlatılıyor. Sakin başlayan bir film bir noktadan sonra biriken soru işaretleri, gittikçe ruh dengesi bozulan Üftade'nin muğlak hayallari ile gergin bir öyküye dönüşüyor. Hayal ve gerçek bir noktadan sonra iç içe giriyor. Bu noktadan sonra seyirci yanlış, doğru, gerçek, hayal demeden öykünün içerisinde kaybolmaya başlıyor.

Ümit Ünal'ın detayları bol senaryosu; üvey baba baskısı altında büyüyen, diğer kardeşler gibi evden uzaklaşma fırsatı bulamayan, ilk aşkının acısını unutmak için bir intikam evliği yapan, kucağında çocuğu ile baba evine dönen Üftade'nin çırpınışlarına, çırpındıkça batan yaşamına ve acı finale odaklanıyor. Özellikle Üftade'nin tüm çıplaklığıyla ruhunu, hüznünü, kinini kustuğu yazı ve resimler hikayeyi gerçekçi bir noktaya taşıyor. Filmdeki usta işi bazı sahneler bu gerçekçi bakışa güç katıyor. Aynı zamanda seksen darbesinden sonra başlayan öykü arka planda döneme ilişkin gerçekçi tespitler sunmayı ihmal etmiyor. 

Teyzem, özellikle Müjde Ar'ın usta işi oyunculuğu, sahici karaketerleri, Atilla Özdemiroğlu'nun müzikleri, senaryosu, sinemasal diliyle sinemamızın en yetkin örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor. Teyzem hayat denen yolculukta tek başına çırpınan bir kadının acı dolu yalnızlığını çok başarılı bir şekilde anlatıyor. Ve finaldeki:

- Bir sevdiğin var mı Umur? Hadi söyle kimi seviyosun, hadi!
- Teyzemi

repliği ile beyinlere kazınıyor. 

14.01.2014

“Vefa” sadece bir semt ismi midir?


Soğuk bir kış günü sabahı. Sıradan bir sabah vakti. Başka günlerden farkı olmayan bir sabah. Herkes işine gücüne gitmeye hazırlanıyor. Pencereler açılıp kapanmakta, belki bir masa örtüsü bir pencerenin açık pervazından dışarıya silkeleniyor.

Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini, sevinçlerini yaşaması ne demektir, diye düşünüyorum: Belki bir geç olma hadisesi. Belki de bir çeşit hazları, kederleri, çocuklukları uzatma temayülü.
Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istemediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşıdan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkesler geçti, siz geçmediğiniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramamım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu.


Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu donmuş. Kapının saatleri on ikiyi geçmiş. Banklarda kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp baktı?… Tanıdık yüzler görmeyi özledim. Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın bankında kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?

Karlı ve soğuk bir İstanbul akşamında iri yarı bir adam aklı maziye dayalı yılları üçer beşer atladı. Aklına eski dostları ve aşık olduğu kadınlar geldi. Nubar Terziyan, Adile Naşit, Ahmet Turgutlu, Ahmet Danyal Topatan, Ali Şen, Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu, İhsan Yüce, Kemal Sunal, Kudret Karadağ, Macit Flordun, Renan Fosforoğlu ve daha nice dostu ona selam verdi. Havada hain acı bir soğuk kol geziyordu. Sonra bir bank buldu ve soğuya aldırmadan uzandı. Yavaş yavaş titremeye başladı. Kasları yavaşladı, nabzı düştü ve bir daha kimseden dayak yememek üzere derin bir uykuya yattı. Önce nefesi yavaşladı, sonra anıları teker teker silinmeye başladı. Sonrası tam bir karanlık. O gece sadece taksim meydanı ağladı koca adama. Hayatının son rolünü asillere yakışır bir onurla oynadı o gece.


Tarih 14 Ocak 1992′yi gösteriyordu. Soğuk bir İstanbul gününde Taksim Parkı’nda sabah temizliği yapan çöpçüler, bir bankın üzerinde soğuktan donarak ölmüş bir adamın cesedini buldular. Bu ceset Türk Sineması’nın “Dev Adam”ı Yadigar Ejder’e aitti. Oynadığı filmlerde onca yumruğa, tekmeye bana mısın demeyen adam soğuğa yenik düşerek ölmüştü. Üstelik evinden kirasını ödeyemediği için atılmış, cebinde 5 parası olmadan. Henüz 45 yaşında kuzu gibi bir yüreği olan bu adam, vefasız dünyanın kurbanlarından biri olmuştu. Hayatın anlamsız ironisi gibi bu adamın dev cüssesine inat asıl ismi Yadigar Kuzu’ydu. Tıpkı filmlerinde olduğu gibi sürekli hayattan dayak diyerek aramızdan ayrıldı.

Korkarım ki artık öyle bir noktaya geldik ki “Vefa” sadece İstanbul’da bir semt olarak kalacak. Huzur içinde yat “kuzu yürekli dev adam”. Utanma sakın, bu utancı sadece sana bu vefasızlığı yapanlar düşünsün. O da senin büyüklüğün olsun. Tıpkı yüreğin gibi…


Bu dev yürekli adam, buğulu bir dükkan camına; “yalnızlık gittiğin yoldan gelir” diye yazdı ve gitti. Üstelik kimseye hesap sormadan. Bir figüran gibi öldü; kimsesiz, yalnız ve tek damla gözyaşı dökmeden….
 
“Bu yazı Sait Faik’in “Havuz Başı” öyküsü eşliğinde soğuk bir Ankara akşamında yazılmıştır..”

18.11.2013

Uzak İhtimal


Modern insanı tanımlamam istenseydi, muhtemelen, aklıyla kalbi arasında kaldığında aklının tercihlerini öne çıkaran ve kalbinin üstüne aklın örtülerini sımsıkı kapatan insan olarak tanımlardım. Bu tercih, insanın ruhuna açık olan alanları ve aşkınlığa açılan kapıları elinin terssiyle geri çevirmesi ve dünyevi bir varlık olarak kalmak istemesi demektir.. Günümüz dünya sinemasında aşkın ele alınış biçimi de tenselliğin ve cinselliğin eksenindedir çoğunlukla, oysa ki aşk, duygudan çok haldir..

Mahmut Fazıl Coşkun'un yönettiği Uzak İhtimal filmindeki aşk hikayesi gibi.. Ankara Beypazarı'ndan İstanbul'da Galata Kulesi'ne yakın bir küçük camiye müezzin olarak atanmış Musa'yla, Musa'nın kapı komşusu olan rahibe adayı Clara arasındakii bu sessiz aşk hikayesi; bunca şatafat, gösteriş ve tensellik dünyasında, aşkın sukût halini göstermesi açısından son derece samimi bir hikaye. Konusu okunduğunda dinler arası "büyük" bir konuyu anlatmayı amaçlayan geveze bir film olduğu izlenimi verebilir. Ancak bu film, büyük hikayelerin ve politikaların göz ardı ettiği küçücük hikayelerden bir hikayeyi ele alıyor.Vıcık vıcık bir duygusallık değil, sükûnet içinde ancak ruhların temasıyla dile getirilebilecek olan bir aşk anlatımı söz konusu.


Film, dindarlığı başka insanlara bir propaganda eylemi olarak dayatan değil, kendi hayatındaki incelikleriyle yaşayan mütevazi üç insanın etrafında dönüyor aslında.. Uzak İhtimal, üç ince ruhun birbiriyle temas ettiği bir hayatın ihtimalleri üzerine kafa yoruyor bir anlamda.. Filmle ilgili yorumlarda en fazla sorulacak soru, Musa'nın Clara'ya neden aşkını söyleyemediği sorusu olacaktır. Zira zaten bilinenin ve görünenin dil ile söylendiğinde değerinden çok şey kaybedeceğini hisseden iki insan söz konusu iken bu sorunun yersiz ve anlamsız olduğunu düşünenlerdenim..

Filmin dinler arası diyalog olarak anlaşılabilecek bir konu seçerek, bu yolla izleyici çekmek istediği düşünülebilir. Ancak bu tuzağa hiç düşmeden dinler arası diyaloğun kocaman sözleri değil, her yerde, herkesin başına gelebilecek ama herkesin aynı şekilde yaşamayı beceremeyeceği bir aşk hikayesinin anlatıldığı Uzak İhtimal gerçekten insan ruhunun aşkınlaşma potansiyeline de bütün hüznüyle dokunuyor. Birbirlerini çekerek çukura düşüren değil, birbirilerini, acıyla da olsa yukarıya çeken iki aşık insanın hikayesi bu..

Aşkı ele alışında modern anlayışlardan uzak duran sükûneti ve sadeliği ile oldukça güzel bir film Uzak İhtimal, sessizlik barındıran bir pazar gününe eşlik eder yanınızda..

Richard Ashcroft - A Song For The Lovers

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...