2018 ölüm mesaisine hızlı başladı. Kazancı Yokuşu'dan aşağı inen freni boşalmış bir kamyon gibi önüne kattığını kervana dahil ediyor. Son kaybettiğimiz müzisyen The Fall grubunun efsane ismi Mark E.
Smith. Bugün 5 şarkılık listemizde The Fall şarkıları var.
70 yılların sonlarında punk’la başlayan ve post-punk ekseninden
indie’ye evrilen o nefes kesen yılların en önemli şahitlerinden biriydi
The Fall grubunun beyni ve tek değişmeyen üyesi arıza kişilik Mark E.
Smith. Adını Albert Camus'nun 1956 yılında yayımlanan aynı adlı
romanından alan, 1976 yılında Mancherster’da Mark E. Smith ve
arkadaşları tarafından kurulan The Fall, punk müziği kuru gürültü
söylemlerden soyutlayarak, kendini büyük müzik firmalarının kıskacından
kurtarabilmiş, bugün müzikal yolculuğunu devam ettiren onlarca grubu
etkilemiş, ama asla onlar kadar dinleyici olmamış ve asla o gruplar
kadar albüm satmamış kült bir isimdir. Şayet Manchester Sound denen bir
müzik varsa bunda The Fall’ın etkisi çok büyüktür. Mark E. Smith’in
şarkı sözleri sosyal gözlemlerin, hayata dair gerçeklerin, içinde
boğulduğumuz büyük kent yalnızlığının, sınıfsal adaletsizliğin gözler
önüne serildiği kısa hikayelerdir. Elbette bunda Mark E. Smith’in The
Fall öncesinde bir liman işçisi olarak hayatını sürdürmesinin etkisi
büyüktür. Bilenler bilir The Fall, 2003 tarihinde İstanbul’da da bir
konser vermişti. Bir avuç şanslı faninin izlediği o konserde elindeki
mikrofonu seyircilere vererek şarkılar beraber söylenmişti. Sanki
sahnede giyimi ve tavırlarıyla bir müzik yıldızı değil, kahvede okeye
dördüncü olan samimi bir arkadaş vardı.
Müzikal anlamda değişik
tatlara kapalı olmayan Mark E. Smith 2007’de Mouse On Mars elemanlarıyla
Von Südenfed adıyla bir ortaklık kurmuş, tarz olarak birbiriyle
alakasız bu isimler Tromatic Reflexxions isimli çok başarılı bir sentez
albüme imza atmışlardı. Albümde, Mark E. Smit'in konuşma ve bağırma
arasındaki o nefis aksanı ekmek kadayıfı üzerindeki kaymak gibiydi.
Ne diyelim bir devir daha kapandı, The Fall evreni öksüz kaldı. Güle Güle asi ve huysuz adam Mark E. Smith…
Müziğin ve umudun hiç susmaması dileğiyle hepinize Mutlu Pazartesiler..
"İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri ama olamadıkları 'kişi'yi anlatırlar."
Yusuf Atılgan
Günlerden yeni bir pazartesi aylardan Ekim. Arafta olmak misali bir yanımız sonhabar, bir yanımız kış. Bugün 5 şarkılık listemizin konusu birbirinden değerli müzisyenlerin hayatlarının bir döneminde yaşamış olduğu ilginç anılar ve bazı şarkıların öyküleri eşliğinde o müzik insanlarından seçmiş olduğum şarkılar.
Hüzünlü bir kadının söylediği gibi: "Huzurlu olmayı öğreniyorum, kendi yanıma uzanmışım sessizce."
Hepinize Mutlu Pazartesiler...
Cem Karaca ve Apaşlar - Oy Bana Bana
Yıl 2003. 6-7 Eylül tarihlerinde Coca- Cola(Captain Fantastic filminde geçen doğru ifadesiyle zehirli su) Türkiye'de''Rock'n Coke''
adı altında bir festival gerçekleştireceğini duyurur. Bir anlamda Amerikan emperyalizminin en önemli simgelerinden biri olan bu markanın bir festival
gerçekleştireceğinin duyulması üzerine, Türkiye'deki barış yanlısı
gençler bir ''karşı festival'' fikri ile "Rock Şişede Durmaz" sloganı ile Barışa Rock'ı düzenlemeye karar verirler. Bazı kesimlerin itirazına rağmen festivalde yer alması düşünülen isimlerden biri de Cem Karaca'dır. Festival günü Cem Karaca evde huzursuz. Eşine "gelmezler bu adamlar" diyerek bir taraftanda biraz demleniyor. Aksilik bu ya o gün Cem Karaca'yı almaya giden araba yolda arızalanıyor. Ama bir şekilde Cem Karaca'yı alıyorlar ve sahneye çıkıyor. Konser sırasında bir ara sahneden düşüyor. O esnada konseri izleyen yaklaşık 10.000 kişi de büyük bir sessizlik. Hemen görevliler müdahale ediyor ve Cem Karaca tekrar sahneye çıkıyor. Seyirciler hep bir ağzından "Cem Baba sen bizim her şeyimizsin" sloganının atmaya başlıyor. Usta sanatçı bir bakıyor ki başından hiç çıkarmadığı şapkası yok. O kargaşa esnasında muhtemelen şapka bir yerlerde düşüyor. Cem Karaca seyicilere dönerek "Şapka nerde ya, muhtemelen Uzan grubundan birisi almıştır." diyor. Hikayenin aslı ise o dönem Cem Karaca Star gazetesinin seslendirmesini yapmış ama parasını vermemişler.
Neşet Ertaş - Ah Yalan Dünya
Bu anı için sözü Kalan Müzik'in sahibi Hasan Saltuk'a bırakıyoruz. Sene 2000. Kurduğumuz güven
ilişkisinin de etkisiyle ikna oldu sanırım, Harbiye Açıkhava'daki
konsere. Kulisteyiz. Neşet heyecandan titriyor. Bir duble rakı vermeye
yeltendim, istemedi. "Hasan, bizimkiler dışarıda mı?" diye sordu. Sanıyor ki konsere sadece İstanbul'da yaşayan Kırşehirliler gelmiş. "Abi yok"dedim, "Bak şu perdenin kenarından, kimler var." Üniversite öğrencilerini, her yaştan insanı, o tıklım tıklım kalabalığı görünce istedi, önce kabul etmediği o dubleyi.
Bir de, "Senden bir ricam var, bizimkiler, bir ceplerinde konyak
şisesi, bir ceplerinde tahta kaşıklar dışarıda bekliyorlardır.
Garibanlar bilet alacak parayı bulamamıştır, benim paramdan kesin,
garipleri içeri alın"dedi. Kapının önüne çıktım, 80-100 kişilik bir
grup, aynen onun dediği gibi çimenlerde oturuyor. Zaten konser de,
onlar girdikten sonra başladı esas.
Şener Şen'le, Arif Keskiner de oradaydı. Kırşehirliler kaşıklarla
oynamaya başlayınca, korumalar engellemeye çalıştı önce. Şener'le Arif
korumaları devreden çıkarınca, Neşet'in de keyfi yerine geldi. İşte o
konserle yeniden barıştı Türkiye'yle. Bir yandan albümler, bir yandan
Türkiye'nin her yerinden konser teklifleri... Buraya yerleşme kararı
aldı sonunda.
Taner Öngür - Kara Kız
Değerli müzisyen Taner Öngür'ü Moğollar'ın bascışı olarak tanıyoruz. Taner Öngür geçtiğimiz ay 'Elektrik Gramofon' isimli bir plak çıkardı. Sadece 250 adet basılan plağın neredeyse tamamı bir günde Kadıköy Plak Günlerinde satıldı. Şu an plak tükenmiş durumda ve yeni bir baskısı bekleniyor. Hikayemize gelirsek; Taner Öngür askerliğini yaptıktan sonra, 1980 askeri darbesi öncesi Almanya Frankfurt'a gidiyor. Kaldığı mekan 1968 öğrenci hareketleri sırasında işgal edilmiş on katlı meşhur bir İşgal Evi. Her katında on oda bulunan binanın bir komitesi var ve demokratik bir işleyiş düzeniyle ortak kararlar alınıyor. Bir nevi kominal bir yaşam alanı. Binada kimler yok ki. Anarşistler, punklar, hippiler, yeşil hareketin doğuşunda yer alan aktivistler. Taner Öngür ve arkadaşlarından oluşan dört kişilik Türk grubuna en üst katta yer veriliyor. Türkiye'de darbe olduğunu o binada kalan kişilerden öğreniyorlar. Bu sırada işgal evinin birçok konuğu oluyor. Hatta bazı okullardan öğretmenler, öğrencilerini yanlarına alarak evi gezdiriyorlar. Taner Öngür ve arkadaşları bu ziyaretçiler için bir odada müzik yapıyorlar. Herkesin korktuğu hatta işgal evinde kalanların bile yaklaşmaya cesaret edemediği ve her eylemde hep en ön safta yer alan yaklaşık 100 kişilik Berlinli bir punk topluluğu bizim Türklerin en iyi arkadaşı oluyor. O dönemde Frankfurt Havalimanı'nı büyütmek için orman kesilmek isteniyordu. Malum yaşanan atmosfere paralel olarak işgal evi fazla mesai yapıyordu. Gösteriler, eylemler, konserler. Bu nedenle kaldıkları bina sık sık polis tarafından kuşatılıyordu. O kuşatmalarda kim hangi enstrümanı bulursa pencerelerden polise karşı ses'li bir tepki veriyordu. Bizimkilerde bu tür kuşatmalarda davul ve zurna ile Alman polise karşılık veriyormuş.
Frank Zappa - Montana
Şimdi sözü Frank Zappa'ya veriyoruz:
1971 kışıydı, Stockholm'deydik. İki konser vermiştik. Salondan çıkarken
iki oğlan durdurdu beni. Çılgın bir fikirleri olduğunu, onlara katılıp
katılmayacağımı sordular. Küçük kardeşleri Hannes, ertesi gün okulu
olduğu için konsere gelememişti. Birlikte eve gitseymişiz, ben Hannes'in
odasına girip 'sen bana gelmeyince ben sana geldim' diyerek onu
uyandırsaymışım. Peki dedim, şehrin 20 kilometre dışındaki evlerine
gittik. Hannes'i uyandırdım. Tahmin edilebileceği gibi, çok şaşırdı.
Annesiyle babası da yataktan kalkıp geldiler. Çok hoş insanlardı. Sabah
5.30'a kadar mutfakta oturup politika konuştuk.
Kesmeşeker - Metin Kurt Yalnızlığı
Metin Kurt. Türk futbolunun aykırı ismi. 1971-73 yılları arasında üç kez üst üste şampiyon olmuş Galatasaray
takımının sağ kanattaki yıldızıydı Metin Kurt. Aynı zamanda altı yıl
boyunca aralıksız olmak üzere 26 kez de milli formayı sırtından
çıkarmamıştı. Bir zaman Türkiye Kupası’nda Galatasaray finale çıkıp da
futbolcu primleri ödenmeyince, Metin Kurt dört arkadaşıyla beraber
idmana yarım saat geç çıktı. Kulübün menajeri tarafından futbola anarşi
sokmakla suçlandı, sonra da futbolun patronlarıyla yıldızı hiç
barışmadı. Bir sonraki sezon sözleşmesi kendisine sorulmadan, normalden
düşük bir paraya uzatıldı. Çoğunlukla kadro dışı bırakıldı, pirimleri
ödenmedi. Oynadığı maçlardaysa iki devreyi iki ayrı kanatta, kendi
ifadesiyle “sahanın yöneticilere uzak, halka yakın bölgelerinde”
oynayarak doldurdu. Sonraki süreçtede Kayserispor’a satıldı. 2.Lig’deki Kayserispor’da da göze batmaya devam etti. Maden-İş grevinde
sendikaya destek olmak için halktan para topladı, hatta metal
fabrikasında işe girdi. Bir dönem basına demeç verme yasağına
çarptırıldı. Yasağa uymayınca da kadro dışı kaldı. Fakat işçiler o kadar
baskı yaptı ki, yönetim cezayı geri almak zorunda kaldı. İşte o Metin Kurt bir anısı şöyle anlatıyordu:
İzmir'de Polonya'yla milli maçımız vardı. Bu maç yöneticiler için de
halk için de çok önemli bir maçtı. Çünkü o maçta kazanırsak bir moral
kaynağı olacaktı halka. Ve o maçı biz 1-0 kazandık. Maçtan sonra halk
bindiğimiz otobüsü neredeyse omzuna alacak, öylesine çoşkulu. O sırada
pencereden dışarı bakıyorum ben, bir baktım bir çocuk kalabalığın
arasından fırlayıp geldi. Zıplaya zıplaya otobüse vuruyor, Metin Abi!
Metin Abi! diyor bana, diyor ayakkabının bağını verir misin. Şimdi ben
ne yapayım napayım derken bizim otobüs hareket etti. O sırada baktım ki
çocuğun ayakları çıplak. Ya çıplak bir çocuk bizden ayakkabı bağı
istiyor. Ondan sonra düşündüm. Dedim ki; abi biz ne işe yarıyoruz acaba?
Biz bu işi yapıyoruz da kimin için yapıyoruz, kimin yararına yapıyoruz?
BONUS: Captain Fantastic - Sweet Child O' Mine
Finali yazımda bahsi geçen Captain Fantastic filminin o muhteşem sahnesi ile yapalım. Film yaşadığımız çağa, bize dayatılan dünya düzenine dair o kadar güzel mesajlar veriyordu ki. Geleceğimiz olan çocukların eğitimi ve bilinçli olarak yetiştirilmesi ne kadar önemli bir konu aslında. Özetle fikri hür, vicdanı hür, kula kulluk etmeyen yeni nesillere ihtiyacımız var. Müziğin, sanatın, edebiyatın, vicdanın, özgürlüğün, aklın, zekanın ve bilim ışığının hiç sönmemesi umuduyla...
*Yukarıdaki fotoğraf Bob Dylan'ın 1963 tarihli "The Freewheeling'Bob Dylan" albümüne ait. Fotoğrafta Dylan o zamanki kız arkadaşı Ruze Rotolo'yla meşhur olduğu Greenwich Village'da yürürken görülüyor.
Mevsim değişiyor, günler kısalıyor. Hazan mevsiminden kışa doğru bir yolculuğa başladık. Geride bırakılan bir yılın muhasebesi eşliğinde elbette yine müzik diyoruz. Bugün 5 şarkılık listemizin konusu birbirinden ünlü müzisyenlerin hayata, kendilerine ve insanlığa dair söylemiş olduğu sözler eşliğinde, o müzik insanlarından seçmiş olduğu şarkılar.
Müziğin hiç susmaması umuduyla: "Hepinize Mutlu Pazartesiler."
Bob Dylan - Blowin'In Wind
"Bir kurtarıcı ya da peygamber olmayı hiç istemedim."
Bob Dylan
Nick Drake - River Man
"Müzik yapmakla başka bir şey arasında gayet doğal bir bağ olduğunu bulabilseydim, o zaman başka bir şey yapmaya başlayabilirdim."
Nick Drake
Leonard Cohen - Lover, Lover, Lover
"Şarkı sözü yazmak özünde bir kur yapma sürecidir, kadın avlamak gibi bir şeydir. Çoğu zaman zor bir mücadeledir."
Leonard Cohen
David Bowie - Heroes
"21.yüzyılın başlangıcı yetmişlerdeydi."
David Bowie
The Cure - One Hundred Years
"Ben pop müzik değil, Mahler'in senfonileriyle eşdeğer müzik yapmamız gerektiğini düşünüyorum."
Robert Smith
BONUS: Fikret Kızılok - Leylim Leylim
"1960'lı ve 70'li yıllar bizler için dünyayı değiştirebiliriz umuduyla geçen gençlik yıllarıydı. Kendimizi ifade etmemizin dışa vurumu şarkılarımız, türkülerimiz, öykülerimizdi. İlericiydik, haklıydık, aceleciydik. İklimi uymadı çağımızın, başka bahara kaldı işimiz. Aldandık, anlattık. Doğal ki usanmadık ama uslandık. Elleriyle tutmasın ateşi diye dingin şarkılar yeğledik çocuklarımıza."
Bugün beş şarkılık listemiz için tam 40 yıl öncesine 1977 yılına gidiyoruz. Punk'ın 1976 yılında müzik hayatımıza girmesiyle, birçok grup bir yıl sonra adeta punk sahnesini işgal etmişti. Zaten punk basit bir çözüm yolu sunuyordu: "Bir gitar kap ve kendini ifade
et." O zaman 1977 yılında çıkan albümlerden seçtiğim şarkılar ile müzik yolculuğuna başlayalım.
Müziğin hiç susmaması umuduyla, hepinize Mutlu Pazartesiler..
The Clash - White Riot
Punk denince isimleri hep haksızca hep Sex Pistols'ın ardından anılan The Clash, punk'ın yıkılıcılığından ziyade, sivri dilli şarkıları ve akılda kalıcı müzikal yapısıyla dikkatleri çekmiştir. Joe Strummer, Mick Jones ve Paul Simonon bu 14 şarkılık çıkış albümlerini sadece üç haftada kaydetmişti. Albümün en özel yanlarından biri kuru gürültü slogan çığırıcılığı yerine farklı müzik türlerini, kendi sound'larında birleştirmesiydi. Özetle bu albüm sadece punk etiketi altında ezilmeyen bir grubun doğuşunu müjdeliyordu.
Wire - Three Girl Rhumba
Pink Flag hala punk'ın demirbaş albümlerinden biri kabul edilir. 21 şarkıyı 30 dakika gibi bir süreye sığdıran bu albüm kısa ve öz müzik nasıl yapılır
sorusunun cevabı gibidir. Pink Flag bu albümle punk rock şablonunu aşırı uçlara taşıyordu. Daha sonraki albümlerinde post-punk'ın etkisi
daha fazla hissedilen Wire zaman zaman tekrar bir araya gelip sessiz
sedasız albümler yayınlamaya devam ediyorlar. Ayrıca Elastica grubunun 1994 tarihli Connection şarkısında Three Girl Rhumba'yı kullandığını dip not olarak belirtelim. Serdar Ortaç kardeşimizinde 1997 tarihinde yaptığı! Nereye şarkısında Elastica'nın 2:1 şarkısını arakladığını başka bir dip not olarak belirtelim.
Talking Heads - Psycho Killer
New York'ta İskoç kökenli David Byrne önderliğinde kurulan Talking Heads, özellikle canlı performansları sayesinde CBGB camiasının en çok seyirci toplayan gruplarından biriydi. 1977 yılında yayınlanan Talking Heads:77 albümü funk, punk ve disko müzik unsurlarını çok başarılı bir şekilde aynı potada eriyordu. Zaten ünlü müzik dergisi Rolling Stones onları Peter Gabriel'la birlikte 1977'nin en umut verici yeni grubu seçmişti. Psycho Killer şarkısı bir rivayete göre ünlü seri katil Ted Bundy'den ilham alınarak yazılmıştır.
Suicide - Ghost Rider
İşte müzik tarihinin iki kişilik dev kaotik orkestrası. İlkel bir davul makinası, Martin Rev'in fuzz efektli orgu ve Alan Vega'nın blues haykırışları. Brookklyn’li Alan Vega ve Bronx’lu Martin Rev ikilisinden oluşan
Suicide ucuz aletlerle rockabilly ve elecktronik müziği muhteşem bir
şekilde harmanlayarak kaotik deneysel seslere ulaşıyorlardı. Bu kaotik
ses harmonikasını Alan Vega’nın karanlık vokali ve nihilist bir sahne
şovu bütünlüyordu. 1977 tarihli bu ilk albüm Dadaist akımın etkisi
altında hipnotik bir sound sunuyor bizlere. Bu bağlamda dar anlamda
punk sınırları, geniş anlamda tanımsız çizgi ötesi bir galaksiden yaşam
hakkında kısa hikayeler anlatıyordu. Bütün bunlara kanlı bıçaklı imgelerle dolu bir albüm kapağını eklediğiniz zaman ortaya zamansız bir müzik çıkıyordu. Yıllar sonra MIA'nın Ghost Rider'ı Born Free isimli şarkısında kullandığını hatırlatalım.
Television - Marquee Moon
Television CBGB camiasının ticari anlamda an başarısız grubuydu. 1977 tarihli Marquee Moon kısa bir tanımla benzersiz bir gitar albümüydü. 1960'lara sırtını dayamış bu albüm özellikle eleştirmenler tarafından çok beğenildi. Albüme ismini veren 11 dakikalık Marquee Moon şarkısı ise bu herifler neler yapmış diyenler için uzun bir özet tadında. Müzik tarihinin yeterince hakkı verilmemiş gizli hazinelerinden biri Television olurdu diyerek konuyu kapatıyoruz.
BONUS: Sex Pistols - God Save The Queen
Her ne kadar müzikal anlamda doyurucu bir zenginliğe ulaşamamış olsalarda punk tarihinin özeti tek bir şarkı olsa sanırım God Save The Queen olurdu. Ülkenin yaşadığı on yıllık huzursuzluk içinde, gri sokaklarda dolaşan işsizler ordusu, gülmeyi unutmuş bir toplum ve Sex Pistols'un bacak arasına attığı sert bir tekme. Sözlerinden, klibine, piyasaya sürülme zamanına kadar
tek kelimeyle punk. 1976 sonbaharında 'No Future' adıyla yazılan
şarkının ilk demosu Ocak 1977'de yapılmış ve God Save The Queen adıyla
kraliçenin tahta çıkışının 25.yıl kutlamalarının arifesinde ,
'alternatif milli marş' olarak piyasaya çıkarılmıştır. Şarkı gördüğü
tepkiler üzerine plak şirketi tarafından toplatılmış, grupla yapılan
sözleşme de feshedilmiştir. Fakat Mayıs 1977'de kraliçenin gümüş yılı
kutlamalarından bir ay önce tekrar piyasaya sürülen şarkı, BBC ve
medyanın sansürüne rağmen listelerde birinci sıraya oturmuştu. Bir ulusun gençliğinin öfke ve acı dolu yıllarının özeti...
Bugün 5 şarkılık listemizin konusu en kutsal varlıklarımızdan biri olan Anne'ler. Anne çocuk
ilişkisi babaya göre daha duygusal bir bağ içeririr. Çünkü onlar babalar
gibi duygularını içine gömüp, kaçak dövüşmezler. Bütün sıkıntılarını,
dertlerini, acılarını, sevinçlerini annelerle paylaşmak güzeldir.
Gidersin ona sımsıkı sarılırsın ve o an herşeyi unutursun...
Murat Menteş yıllar önce yazmış olduğu bir yazıda ne diyordu;
“Neden böyle oldu? Türkiye’de niçin her yerde erkekler boy gösteriyor?
Hep erkeklerin sesi duyuluyor. Memleketin üç tarafı testosteron
deniziyle çevrili sanki. Burası bir yurt yuva mı, yoksa çakal panayırı
mı? Bir anne tembihine, nine nasihatine, bacı öğüdüne, sevgili ikazına,
bir kadın tebessümüne, jestine, sesine hasret kaldık. Türkiye’nin gök
kubbesinde hoş seda filan yok. Böğürtüler, hırıltılar, zırıltılar
yankılanıyor. Bu artık erkek egemenliğinden öte bir şey. Herif
tahakkümü, hödük tasallutu, hanzo taziri. Kadınların gülümsemediği bir
ülkenin erkekleri cesur olamaz…”
Son olarak bilim insanlarının yapmış olduğu araştırmalara göre erkekliği belirleyen Y kromozonu ölüm sürecine girmiş durumda. 5 milyon
yıl içinde de tamamen yok olacağı belirtiliyor. 3 milyon yıl önce Y kromozomu
üzerinde bin 400 gen bulunduğunu, ancak günümüzde gen sayısının 45'e
indiğini açıklanıyor. Yani Y kromozonu giderek kısalıyor. İngiliz bilim adamı Bryan Skyes'in "Kadınla karşılaştırıldığında birçok
eksiği bulunan erkek, genetik bir çöp" yorumu ise erkeklere son darbeyi vuruyor.
O zaman son söz yine müzikte olsun. Hepinize Mutlu Pazartesiler...
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar...
Bugün günlerden güneşli bir Ekim Pazartesi'si ama artık iyiden iyiye mevsim değişiyor ve kış geliyor. Geçen bir yılın muhasebesinin yapılacağı uzun kış geceleri ve hüzünlü şarkılar. Bugün beş şarkılık listemizin konusu önümüzdeki günlerde yeni albümlerini çıkaracak olan eski dostlar. O zaman son söz şarkıların olsun.
Acı diyorum efendim, O da evrensel olmalı; Bir çocuğun eline diken batsa; İnsanoğlu yanmalı...
"Farid Farjad"
Yine acı, yine kan, yine ölüm. İçimiz yanmaya devam ediyor. İnsanlar ölüyor, çocuklar ölüyor, insanlık ölüyor. İnsan olmayı beceremeyen, tasması kimin elinde belli olmayan varlıklar yüzünden ülkemiz zorlu günler yaşıyor. Oysa herşeyin başı sevgi sadece. Birbirimizi sevmek, farklılıklarımızı kabul edip, tek yürek olabilmek. Ayrışmak yerine bir bütün olmak. Sevgi kalbimizden eksik olmasın, müzik hiç susmasın...
Bugün 5 şarkılık listemizin teması biraz hüzünlü şarkılar...
Bugün günlerden pazartesi ve 5 Pazartesi şarkımızı memleket sınırları içerisinden şeçiyoruz. Eskilerden psychedelic, rock, funk sularında yüzen beş güzel şarkı. Keşke ne kadar güzel bir ülkede yaşadığımızın farkına varıp, insan gibi yaşamayı becerebilsek. Aslında formül çok basit; Önce kendimizi sonra da diğer insanları sevmeyi öğrenmek. "Sevgi neydi, sevgi EMEK'ti" Sevmek, bir
insanı sevmekle başlar herşey...
Bugün günlerden yine bir Pazartesi. Bugün listemizde yer alan şarkılar, 2004 yılında çıkmış albümlerden seçtiğim İtalyan Yokuşu'ndan aşağı, rüzğara asılıp Tophane'ye inen şarkılar... Bir bilgenin dediği gibi: "Yaşamdan payını eksitmeyi göze almadıkça insan, gerçeğin merdivenlerini tırmanamaz." O yüzden paylaşmak güzeldir.
Mutlu Pazartesiler...
Franz Ferdinand - Take Me Out
Yıl 2004, kapağındaki Sovyet tarzı minimalist tarzıyla bir grup hayatımıza giriyor. Franz Ferdinand hem indie müziğin hem de art rock'ın sınırlarını baştan çizen bir albüme imza atıyordu. Grubun söylemi "Kızların dans edebileceği bir müzik yapmak" kadar basit olsa da, bu albüm bir çığır açıyordu. Hem retro, bir o kadar da devrimci. Ayrıca onları sahnede canlı izleme fırsatını bulmam ise ayrı bir keyif.
Mylo - Drop The Pressure
2004 tarihli Destroy Rock & Roll albümü 24 yaşındaki bir gencin ne kadar yetenekli olabileceğini gösteren bir tez çalışması gibiydi. Yapımcılığını kendisinin üstlendiği ve tüm şarkıları bilgisayarda kendisi yapan Mylo'nun çekici pop ezgileri, elektro stab'leri, chicago house formülü ve can alıcı break'leri bu albümü her ülkede gece kulüplerinin vazgeçilmesi haline getirdi. Ne yalan söyleyeyim ben de çoğu mekanda bu şarkıyı çalarak az ekmeğini yemedim.
The Streets - Dry Your Eyes
Bugüne kadar çok az hip hop şarkıcısı gündelik hayatın sıkıcılığını Mike Skinner kadar akıllıca ele alabilmiştir. Mike Skinner bu ikinci albümüyle, boynuna altın zincir dolamış (50 Cent) gibi görgüsüz hip hop'cular ile laf dalaşına girmek yerine hayatın kendisinden sahneler sunuyordu. Sığ ve durgun sularda yüzen 50 dakikalık bir Sait Faik öyküsü...
Morrissey - First Of The Gang To Die
Müzik tarihinin en büyük figürlerinden biri olan Morrissey, The Smiths sonrası başladığı solo kariyerinde düşüşe geçen ivmesini 2004 tarihli "You Are The Quarry" albümüyle tekrar zirveye taşıyordu. Üstelik bunu vatanı İngiltere'den çok uzakta yani ABD'de yapıyordu. Zaten Morrissey yeni vatanıyla ilgili yaşadığı getgitleri daha ilk şarkıda (America Is Not The World) belli ediyordu. Kimisi bu albümü muhteşem bir geri dönüş olarak yorumlasa da söz konusu Morrissey ise bu çalışmaya yalnızca en iyi albümlerinden biri sıfatını ekleyerek noktayı koyalım.
Arcade Fire - Neighborhood #2 (Laika)
Bossa Nova'dan, Kroutrock'a pek çok tarzın indie rock adı altında eritildiği büyülü gerçeklik tadında bir çalışma Kanadalı Arcade Fire grubunun 2004 tarihli "Funeral" isimli albümü. Bu albümü dinlerken kimleri hissetmiyoruz ki; The Flaming Lips, Suede, Brian Eno, My Bloody Valentine ilk akla gelen isimler. Bundan iyisi şamda kayısı...
BONUS: Green Day - Boulevard Of Broken Dreams
Fazla söze gerek yok sanırım. Albümün kapağındaki kalp şeklindeki el bombası her şeyi özetliyordu: Bu müzik yakında patlayacak. Patladı...
Bir yıl daha tarihe gömüldü. Değişen sadece takvim yaprakları mı yoksa bizler miyiz? Hiç bilmiyorum. Bildiğim tek şey hayat denen bu yolculuğun, tuhaf bir yol hikayesi olduğu ve insan denen kibirli varlığın kendine yakışır bir şekilde yaşamadığı. Bugün 5 Pazartesi şarkısında 2015 yılında yayımlanmış en beğendiğim albümlerden seçtiğim şarkılar yer alıyor. Yeni yılda da bu yalnız gezegende ve yaşadığımız savaş coğrafyasında çok şeyin değişeceğini düşünmüyorum . Ama her şeye rağmen umutlu olmak ve gülümsemeye devam etmek gerek. Mutlu yıllar....
Sufjan Stevens - Carrie & Lowell
2015 yılının en beğendiğim albümü modern folk ozanı Sufjan Stevens’ın Carrie & Lowell isimli albümü. Sanatçının annesinin ölümü sonrasında hazırladığı albüm özetle samimi, içten ve kırılgan. Müziğin ve hislerin müthiş bir kimyası.
Tame Impala - Currents
Müzik dünyasında son on yılın, en heyecan verici isimlerinden biri kim soracak olursanız; birçok müzik otoritesi Tame Impala cevabını verecektir. Canlı izleme şansına da sahip olduğum Tame Impala, son albümleriyle saykodelik dünyadan, ses zenginliğinin doruk noktasına ulaştığı daha farklı bir evrene çıkılan bir rüya tadında. Yıllar geçtikçe kıymeti artacak modern bir klasik.
Curtis Harding - Soul Power
Soul müziğin zirve yaptığı yıllarda yayımlanmış hissi veren retro tat, bir o kadar da gümbür gümbür tınlayan modern ve lezzetli bir sound. Curtis Harding yeni nesil soul müziğin en heyecan verici isimlerinden. Yılın en büyük süprizlerinden.
Everything Everything - Get To Heaven
İngiliz ekip, Get To Heaven albümüyle mainstream sularında gezinip, bir o kadar da nasıl güzel ve keyifli bir albüm yapılabilir dersine iyi cevap veriyor. Eğlenceli, yormuyor, akılda kalıcı ve en önemlisi kaliteli.
New Order - Music Complete
Grubun 10. stüdyo albümü “Music Complete” 25 Eylül tarihinde yayınladı.
11 şarkılık albümde gruba Iggy Pop, Brandon Flowers ve La Roux gibi
önemli isimler eşlik ediyor. Dönem dönem değişik denemeler içine giren
ve müzikal anlamda başarı sağlayamayan New Order bu albümle özüne
dönmüş gözüküyor.
Bunların haricinde Jamie xx, Unknown Mortal Orchestra, Alabama Shakes, Battles, The Arcs, Father John Misty, Blur, Belle and Sebastian, Courtney Barnett, Ezra Furman gibi isimler bu yıl çıkarmış oldukları albümlerle dikkat çektiler.
Senenin en ilginç yapımlarından biri olan "A Girl Walks Home Alone at Night" filminin soundtrack albümü es geçilmeyecek kadar renkli ve zengin bir müzik ziyafetiydi.
Senenin son süprizi tanıdık iki isimden geldi. The Strokes grubunun beyni ve çok yönlü projeleri ile tanınan Julian Casablancas abimiz ile Savages grubuyla tanıyıp bağrımıza bastığımız Jehnny Beth ablamız, bir Sort Sol/Lydia Lunch şarkısı olan Boy/Girl'e yeniden hayat verdiler.
Bir bilgenin dediği gibi; "Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar..."
O zaman karlı bir Ankara sabahından hepinize Mutlu Pazartesiler....
Bugün günlerden Pazartesi. Pazartesi sendromunu atlatmak için yine
müzik diyoruz. Bugün listemize giren şarkılar İngiltere’nin buhranlı
sanayi kenti Sheffield’den çıkmış gruplardan geliyor. İşte 5 şarkılık
listemiz:
Arctic Monkeys – Fake Tales Of San Francisco
Alex, Jamie, Andy ve Matthew isimli dört genç bir araya gelip bir
grup kuruyorlar. Gruba buldukları isim, grup elemanlarından Jamie’nin
amcasının 70’lerde kurduğu bir grubun ismi oluyordu. Yani Arctic
Monkeys. Ada coğrafyasının sanayi kenti Shelffield’da başlayan
maceraları, onları kısa sürede rock müziğin yeni kurtarıcıları yaptı.
Özellikle Alex Turner’ın sesi ve insanları derinden etkileyen şarkı
sözleri kısa bir sürede fenomene dönüştü. Bir EP ve iki single ardından
2006 senesinin başlarında yayınlanan ve ismini Karel Reisz’in meşhur
filmi “Saturday Night And Sunday Morning” filminde geçen bir replikten
alan “Whatever People Say I Am, That’s What I Am Not” albümü
yayınlanıyor. Albüm gerçekten bomba gibi patlıyordu. Dehşet verici bir
satışla Britanya’nın en hızlı satan debut albümü ünvanını alıyordu.
Ada çoğrafyasında bir barın tuvalet kuyruğunda bir araya gelen her 4
kişinin bir grup kurduğunu düşünürsek, Arctic Monkeys bu başarısıyla
ezberleri bozuyordu. Arctic Monkeys müziği demek; bir tutam punk,
enerjik gitar ritimleri, biraz Oasis, abileri Strokes ve Franz
Ferdinand’ın rock’n roll ruhu ve elbette Shelffield’dan çıkmış en büyük
grup olan Pulp’ın o saf hamuru.
Pulp – Common People
İngiltere’den çıkmış en önemli gruplarından biri olan Pulp, 90′lı yıllarda İngiltere’de Brit-Pop patlamasına paralel olarak hayran kitlesini artırarak sesini duyurmaya başladı. Pulp’ın kendine özgü müziğinin yapısı David Bowie’yle Roxy Music’in karışımı ekseninde; glam rock, disco, new-wave, 60’lar Avrupa Pop’u ve İngiliz indie rock’ının bir sentezi diyebiliriz. Grubun basit ama etkili synthesizer kullanımı, geniş içeriğe sahip olan melodileri ve solist Jarvis Cocker’ın saplantılı şarkı sözleri karakteristik Pulp eksenini oluşturuyordu. Pulp kimi zaman eğlencelidir, kimi zaman ise karamsarlık ve melankoli doludur. Jarvis’in şarkıcı kimliği dışında, onu ayakta tutan ve ölümsüz yapan özelliği ise gerçek bir ozan olmasıdır. Nev-i şahsına münhasır bir hikaye anlatma yeteneği olan Jarvis Cocker şarkılarındaki karakterlere bir anlamda can veriyordu. 3 dakikaya sığan bu pop şarkılarının içinde aslında hayatın küçük bir özeti vardır. Bu yüzden Pulp için pop’un sahici yüzü de diyebiliriz.
Listemizdeki yer alan şarkı tüm zamanların en iyi Britpop albümlerinden biri olan 1995 tarihli ‘Different Class’ albümünden geliyor. Ne yazıyordu bu albümün arka kapağında?
“Bela istemiyoruz, sadece farklı olma hakkımızı istiyoruz. Hepsi bu.”
Richard Hawley – Tonight The Streets Are Ours
Pulp, Longpigs gibi gruplarda başlayan kariyerini solo çalışmalarla sürdürenRichard Hawley, 90′lı
yılların Britpop sahnesinin yetiştirdiği en önemli müzisyenlerden biri
olarak dikkat çekiyor. Richard Hawley bu şarkısında özgürlük
sokaklardadır diye haykırırken, sivil itaatsiz gerilla graffiti’ci
Banksy kendini sokaklara atıyor.
Hayat sokaktadır…
The Human League – Don’t You Want Me
1977 tarihinde kurulan The Human League, New Wave ve elektronik
melodiler üzerine kurulmuş müziğiyle 80′li yıllarda adından söz ettirmiş
bir ekip. Grubun müzikal anlamda dönüm noktası, kurucu üyelerden Martyn
Ware ile Craig Marsh’ın Heaven 17′i kurmak için gruptan ayrılmasıyla
başlıyordu. Vokalist Phil Oakey cesurca bir kararla onların yerine
Sheffieldlı iki okullu kızı getirdi ve 1981 yılında ‘Dare” albümü çıktı.
Albüm Giorgio Moroder tarzı dans ritimleriyle dikkat çekiyordu.
Özellikle ‘Don’t You Want Me’ listelerin zirvesine çıkarak, diskoların
marşı haline geldi. Bütün bu eğlenceli şarkılara sağmen albümün karamsar
havası gözden kaçmıyordu. Bu kasvet ve karamsarlığın en büyük kanıtı;
efsane müzik yazarı gazeteci Lester Bang’in dinlediği son albümün bu
olmasıydı. New York’taki dairesinde cansız bedeni bulunduğunda pikabı
albümün B yüzünün sonuna gelmişti.
Moloko – The Time Is Now
Moloko, Róisín Murphy ve Mark Brydon ikilisinden oluşan
pop-elektronik ekseninde müzik yapan bir ikili. Özellikle güzelliği ve
buğulu sesiyle dikkat çeken Róisín Murphy için grubun temel direği
diyebiliriz. Moloko kelimesinin kökeni Stanley Kubrick tarafından beyaz
perdeye de aktarılanAnthony Burgess’in ünlü romanı Otomotik Portakal’da
geçen süttür. Moloko, kitabın kahramanı Alex ve tayfasının
kullandıkları uyuşturucuyla beraber aldıkları sütlü içeceğin ismidir.
Ayrıca Moloko, rusça’da da “süt” demektir.