3.06.2014

Mahkum Johnny Cash

Johnny Cash, 1965'te Meksika dönüşü El Paso havaalanında tutuklandı. Gümrükte, Cash'in bagajında yüzlerce uyarıcı ve teskin edici edici hap bulundu. Eyalet hapishanesinde bir gece geçiren ve mahkemeye sevkedilen Cash'in otuz günlük cezası ertelendi, 1000 dolar kefaletle serbest bırakıldı.

Johnny Cash - Folsom Prison Blues

James - Moving On


Indie müziğin 30 küsur yıllık demirbaş gruplarından James, La Petite Mort ismini taşıyan yeni albümlerinden Moving On isimli parçayı paylaştı. James yılların eskitemediği Britanya'nın bağrından kopup gelmiş bir müzik efsanesi...

Bir sokak çocuğunun hikayesi



Benim evden kaçmamın sebebi, ben doğduktan 27 gün sonra babam vefat etmiş ve ben üç aylıkken annem beni babaanneme ve dedeme bırakıp babasının evine gitmiş.
 
Amcalarım beni sabah ilkokula, öğleden sonra sakız satmaya veya boyacılığa gönderiyordu ve akşam eve bazen parayla gelmediğim zaman dayak yiyor atıyor; o da yetmiyormuş gibi bir de tüm akrabalara kötülüyorlardı.
Zaten kardeşim dayanamayıp evden kaçmıştı ve ben de az da olsa ondan etkilenerek kaçmaya karar verdim. İstanbul'a geldiğim zaman kardeşimi bulurum, çalışırız diye düşündüm, meğer ağabeyim benden önce batmışta benim haberim yokmuş.
Haliyle ben de sokakta kalmaya başladım ve yapmak istediğim şeylerin hepsini yapamadım belki ama beni en çok mutlu eden olay sokakta geldi başıma.
İzmir'e gitmeye karar verdim. İzmir'e gittiğim zaman ne bir tanıdık ne bir arkadaşım vardı. Bir kalabalık gördüm ve oraya doğru yürümeye başladım. Birine sordum ve oranın bir sirk olduğunu öğrendim, herkes kuyruğa girmiş bilet alıyordu.
Sıra bana gelince ön taraftan bir bilet istedim adam da bana 'Sana o fiyata bilet veremem' dedi. Birden arkamdan biri 'Bir dakika' dedi ve iki tane bilet alıp önden olanı bana verdi.
Meğerse o adam altı senedir ceza evindeymiş ve o gün cezası bitmiş. Benim gibi kalabalığı görüp gelmiş. Bana hep derdi ki, "Bela olma, beladan uzak dur". O zaman anladım o adam bir ders almış.
"Umut Çocukları Derneği"
Laleli'de Bir Azize

2.06.2014

Best Friend


Geçtiğimiz Mart ayında yeni albümü Supermodel‘ı yayınlayan Amerikalı grup Foster the People, albümün üçüncü single’ı Best Friend için çekilen klibini yayınladı. Bu albümde en beğendiğim şarkının bu olduğunu bir dip not olarak belirteyim.

Monster Of Folk


Monster Of Folk günümüzün moda tabiriyle bir süper grup örneği. Her biri kendi bağımsız çalışmalarında belli bir başarı noktasına gelmiş bu isimler bir yan proje olarak Moster Of Folk grubunu kuruyorlar ve aynı isimli ilk ve tek albümlerini 2009 yılında yayınlıyorlar.

Barcelona takımının orta sahası misali Bright Eyes projesinden tanıdığımız Conor Oberst ve Mike Mogic (Zaten Conor Oberts kendi başına zaten bir üretim makinası), solo çalışmalarına ek olarak son yıllarda She & Him grubuyla sesini duyuran M.Ward ve My Morning Jacket grubundan Jim James bu oluşumun iskeletini oluşturuyor. Folk öğesini kendi çalışmalarında da temel malzeme olarak kullananan bu yetenekli isimler Grup ismi konusunda pek zorlanmamış olsa gerek.

Monsters Of Folk - Dear God

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası


Yoksul ve utangaç bir müşteriyim ben
sizde güneş bulunur mu biraz/kaktüs alıcam
saksılarım yeşersin üç beş bulut verin de
çok üşüdü güneşten şizofreni olucak
çabuk olun lütfen dikenleri solucak
yanaklarım gobi çölü soğuk su içer misiniz...

Ankara'nın gri sokakları ve acı ayazı gibi acıklı bir hikaye. Tam adı Arkadaş Zekai Özger. 8 Ocak 1948 Bursa doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu mezunu. TRT Ankara bürolarında çalışmış. Ölümüne giden yol hüzünlü. 1970 öncesinde okulunun polislerce basıldığı bir gün, çıkan olaylarda Arkadaş başına ağır darbeler alır. Aradan yıllar geçtikten sonra 5 Mayıs 1973’te sokakta ölü bulunur. Beyin kanamasından öldüğü belirlenir. Arkadaşları, ölümünü okulun basılması sırasında başına aldığı ağır darbelere bağlarlar... Arkadaş öldüğünde, daha doğrusu öldürüldüğünde 25 yaşındaydı. Söyleyeceklerinin çoğunu söyleyemeden veda etti bu sahte dünyaya...

Ama  "Arkadaşlar" iyidir...

Nick Drake - Northern Sky

Hasretinden Prangalar Eskittim


"Yaşamım boyunca hakkı aradım; ezilenin ve güçsüzün yanında durdum. Memleketlilerim sömürülmesin, memleketlilerim kullanılmasın, memleketlilerim ölmesin diye konuştum. Eşitlik için yazdım, eşitlik için söyledim, eşitlik için dayak yedim, eşitlik için sövdüm. O günleri göremeyeceğimi bilsem de birilerine o günleri gösterebilmek için öldüm"

2 Haziran1991'de usta şair Ahmed Arif, yalnız bir şekilde, hasretinden prangalar eskiterek bu sahte dünyaya gözlerini yumdu. Saygıyla anıyoruz....


 
Ahmet Kaya - Hasretinden Prangalar Eskittim

Dünyayı Kurtaran Adam



1980’lerin başı, soğuk savaşın insanların içine işlediği yıllar. KGB Başkanı Yuri Andropov, Ronald Reagen yönetimindeki ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı nükleer füzelerle bir saldırı planladığına inanıyordu. O dönem iki ülke arasında gittikçe kızışan silahlanma yarışı, ABD’nin ‘Yıldız Savaşları’ projesinin düğmesine basması ve Andropov’un Komünist Parti Genel Sekreterliğine seçilmesi bu güç savaşını hızlandırmıştı. Doğu ve Batı blokları arasındaki gerilim zirve noktasına çıkmıştı. Kremlin kesin talimat vermişti: Batı’dan bir füze ateşlenirse, emir beklemeden hemen Sovyet füzeleri ateşlenecekti.

Yarbay Stanislav Petrov, 26 Eylül 1983te Moskova dışındaki ‘Sovyet Nükleer Erken Uyarı’ merkezlerinden biri olan Serpukhov-15teki nöbetine başlamıştı. Kahvesini yudumlayıp huzurlu ve sessiz bir gece geçirmek istiyordu. Merkezin görevi, Amerikan nükleer füzelerini uydular vasıtasıyla denetlemekti. Sonbaharın kasveti kendisini hissettirmeye başlamıştı. Dışarıdaki soğuk sertleştikçe insanın içine işliyordu. 

Gece yarısından sonra, Petrov’un o hiç görmek istemediği manzara gerçek olmuştu. Amerika’dan bir füze ateşlenmişti. Emir subayının getirdiği kahveyi içmeye hazırlanıyordu ki kahve fincanı elinde kalakaldı. Birden odanın ışıkları söndü ve kırmızı alarm lambaları yanıp sönmeye başladı. Sirenler acı acı çalıyordu. Yarbay Petrovun önündeki bilgisayar ekranları sanki dile gelmiş, ‘haydi savaşa’ der gibi bağırıyordu. Soğuk Savaş’ın en dramatik anlarından biri yaşanıyordu. Her saniyenin hayati derecede önemi vardı. O an verilecek karar tüm dünyanın geleceğini değiştirebilirdi. Yıllar sonra, “Ellerim titriyordu. Oturduğum koltuğun ısındığını hissedebiliyordum.” diyerek duygularını dile getirecekti Yarbay Petrov. Sakin kalmaya çalışan Petlov mantık yürütmeye başladı. Amerika, bize saldırıyor olsa bunu tek bir füze ile yapıyor olmazdı herhalde! Muhakkak sistemlerde bir arıza olmalıydı. Mutlaka yanlış giden bir şeyler vardı. Uyarıyı dikkate almayacaktı. Sonrasında bilgisayar ikinci füze alarmını verdi. Ardından üçüncü, dördüncü ve beşinci…. Dev ekranda “VUR” emri belirdi. Ama yarbay hala sakindi. Her ne kadar Petrov, sistemden kaynaklanan bir arıza olduğunu düşünse de, emin olmasına imkan yoktu. Ya hata yoksa? Sovyet kara radarları ufkun ötesinde kalan füzeleri tespit edemiyordu; gerçek bir saldırı varsa, tespit ettiklerinde de her şey için çok geç kalınmış olacaktı. Üstelik Kremline haber vermek için de çok az bir zamanı kalmıştı. Kararını verdi; içgüdülerine güvenecek ve yanlış alarm protokolü uygulayacaktı.


Sadece bekledi, bekledi... Dakikalar geçmek bilmiyordu. 20 dakika geçti. Ortalık sakindi. Patlama olmadı. Haklı çıkmıştı. Sistem, güneş ışınlarının bulutlara yansımasını yanlış yorumlamıştı. Evet Yarbay Petrov, dünyayı olası bir nükleer savaşın eşiğinden çekip çıkarmıştı! O bir kahramandı. Etrafındakiler hararetle onu kutluyordu. Ama uyarıyı dikkate almayarak askeri prosedürleri ihlal etmişti. Sonrasında Kızıl Ordu onu hemen emekliye sevk etti. 74 yaşındaki Dünyayı Kurtaran Adam geçtiğimiz yıl ‘Dresden Barış Ödülü’ne layık görüldü. Tüm bunlara rağmen Petrovun kahramanlığı Rus sınırlarının içine giremedi. Kendi ülkesinde nedense yaptıkları görmezden gelindi. Moskova’nın banliyölerinden birinde 200 dolarlık emekli maaşıyla yaşama uğraşına devam ediyor. Zaten bu dünyada savaşı önleyenler değil, kinden, öfkeden beslenip savaş çıkaranlar kahraman oluyor. Peki soğuk savaşın bu gizli kahramanı o düğmeye basmış olsaydı ne olacaktı. 

Bu sorunun cevabını düşünmek bile çok iç karartıcı… Tekrar teşekkürler Dünyayı Kurtaran Adam...

The Man Who Sold The World - David Bowie

20.05.2014

Kalmak mı daha kolay, yoksa gitmek mi?




Mayıs sıkıntısı dedikleri bu olsa gerek. Karabasan gibi çöken ölümler ve kişisel iç hesaplaşmalar. Bir avuç kömür uğruna hiçe sayılan ölü bedenler. Tekrar o madenlere inmek için sıraya giren, ölüm koklayan ruhlar. “Dünya üzerinde insan hayatından daha değerli ne vardır?” diyorsun. İki dakika sus siyaset yapma diyorlar. "İnsanlar öldü" diyorsun, karışma bu işin doğası budur diyerek lafı gırtlağına tıkıyorlar. Evet yazmaktan, konuşmaktan, sineye çekmekten, müzik dinlemekten, benim de diyeceklerim var demekten utanıyorum artık.  Bu lanet olası düzenin değişmesi için elimden geleni yapamadığım için utanıyorum kendimden. Evet utanıyorum. Üzüntüyle, çaresizlikle olanı biteni seyredip sonra hayatıma kaldığım yerden devam etmeye çalıştığım için utanıyorum. İnsan olmayı beceremeyen birçokları adına daha çok utanıyorum. 

Cahiliye devrinden kalmış düşünceler eşliğinde birbirimizi öldürmek için can atıyoruz. Dünya çok kirleniyor ve insanlar ruhlarını kendi elleriyle öldürüyor. Ne güzel demiş Pablo Neruda; “Ağır ağır ölür, yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar  Ne yaşıyorsam incelikler yüzünden yaşıyorum. Ve insanı en çok olmadığı bir insan gibi davranılmak üzüyor. Ruhunu, içini, özünü, seni bilmeden ahkam kesmek, sıradanlaştırılmak, ötelenmek, değersizleştirilmek ve yabancılaştırılmak. İnsan ilişkilerindeki en büyük facia. Önce ruhun ölüyor, sonra yavaş yavaş dünya. O yüzden gitmen gereken zamanı çok iyi bileceksin. Bitince, çekip gideceksin. Uzatmalarda gol atma hayaline kapılmadan, sessizce, efendice terk edeceksin sahayı. İster bir iklim, bir şehir, ister bir aşk, bir insan, ister bir savaş, bir inanç olsun; yenilince gideceksin. Daha çok incinmemek, daha çok kırılmamak adına. 


Korku Ruhu Kemiriyor. Gerçekten her türlü korku içimizi çürütüyor artık. Çalışanlar işini kaybetmekten korkuyor, demokrasi hatırlamaktan korkuyor, dil söylemekten korkuyor. Siviller askerlerden korkuyor, askerler silahsız kalmaktan korkuyor ve silahlar savaşsız kalmaktan. Kalabalık korkusu, yalnızlık korkusu, olandan ve olabilecekten korku, ölme korkusu, yaşama korkusu. Sevenler ayrılmaktan, yalnızlar sevememekten korkuyor. Hepimiz bu korku mevsiminde, çıldırmanın eşiğinde arafta yaşıyoruz. Peki biz ne yapıyoruz; onlardan kaçıyoruz. Üstlerini örtmek için fikirler ve imgeler icat ediyoruz. Ama korkulardan kaçmak onları büyütmekten başka bir işe yaramıyor.

Bazen dünyada bir tek insana inanırsın. O kadar inanırsın ki, uzun bir süre kendin olamazsın, zamanı gelmeden ne kadar çok kırıldığını bile anlamazsın. Ya sevmek, ya aldanmış olmak, ya da kendini kandırmak. Bahane bulamazsın. Sadece bu yalanın içinde kaybolmak istersin. Sonra üstü kalsın der ve çekip gitmek istersin. Ama birini gerçekten seviyorsan, Yenişehir’de bir öğle vakti git ona sıkıca sarıl, korkmadan mücadele et, beraber polisten biber gazı ye, unutma o koştuğun sokaklardan biri mutlaka umuda çıkacak. Gizli gizli sigara içtiğin ilk gün gibi heyecanlı ol, sokakları betonlara boğanlara inat cesurca öpüşmekten çekinme. Bir ihtilali es geçerek o büyük devrimi yapmak için çabala…


Lafı uzatmıyorum. Şu ikiyüzlü dünyada yoksullar, zenginlerin daha çok zengin olması için çalışmadığı gün belki her şey düzelecek. O gün tekrar dünyanın bütün Kızılderilileri ve Spartaküs kazanacak. Sen o güne kadar gülümsemeni eksik etme, ama yalancıktan değil. Senden başka bir şey istemiyorum.

Biraz uzaklara gitme, kaçma ve içimi dinleme vakti geldi. Bazen gitmek, kalmaktan daha kolay olmalı. Ama sevdiğiniz insanın kıymetini çok iyi bilin. İnsan kaybedince, bazen ne kaybettiğini bilmiyor, bilince de çok geç oluyor. Sokak hayvanlarına selam vermeyi, gülümsemeyi, kuşları beslemeyi, bir şehri ona rastlarım umuduyla dolaşmayı, bir simidi paylaşmayı, her mevsimi hakkıyla yaşamayı, gün batımını izlemeyi, Sadri Alışık gibi ağlamayı, düzenli olarak rüya görmeyi, küresel ısınmayı, vapurlara binmeyi, devrik cümlelerle düşünmeyi, Abbas Kiarostami filmlerinde kaybolmayı, ucuz şarap içmeyi, bir güneşle sigara yakmayı, koşarak Akdeniz'e çıkmayı, Bir Mavi Tren'in vagonlarında koşmayı ve en önemlisi ekmeğinizi çalmak isteyenlerle kavganızı asla ama asla unutmayın…

Umarım tekrar karşılarız....

 
The Smiths - There Is A Light That Never Goes Out

Yeniden mutlu olamaz mıyız?


kaldı ki içeriden dışarıya dışarıdan içeriye adım atmak güçtür

yeni olan heyecanlıdır fakat güven derecesi ısıtmaz her vakit
bitince oyun bir perde iner ve gözlerin kararır
sen sofia'nın duvarlarını yıkarken birer birer 
benim kahvaltı masama sıcak ekmek getiriyordu genç bir adam

ayakta beklerken bir tramvay durağında

senin fısıltın çalınır kulaklarıma
ikinci tramvay hakkıma rıza verdiğim vakitler olur
düş efendileri sofralarına kurulur
bahçelerde sümbüller, güller, anılar yetişir

Linda Perry - Knock me out
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...