23.07.2012

Bir Sarhoşluk


Durdum. Bir ağaca yaslandım. Ağaç rüzgardan sallanıyor. Ayın on beşi değil ama, yine kocaman bir ay, caddenin kocaman ampülünden kararmış madeni bir ışıkla bakıyor. İçimi deliyor sokak köpeğinin güzel gözleri, mahzunluğu, açlığı...Ah, bir simit olsaydı cebimde! Otursaydım şu ıslak çimenlerin üstüne, köpeğin yanına, "ulan" deseydim, "koca herif, şu dünyada bir sen, bir de ben varız, bir de na, şu kısa adımlarla yürüyen herif, bir de ay, bir na, şu geçen otomobil. N'apalım şimdi? Aya bakıp şiir yazamayız. Otomobili durdurtup binemeyiz. Şu herife yetişemeyiz. Yapacağımız bir şey var. Oturup seninle şu simidi paylaşalım."

"Sait Faik"

Günün Dinleme Önerileri:

- Jarvis Cocker "Jarvis"
- Jim Noir "Don't You Worry"
- Piano Magic "Love & Music"
- Ayyuka "Çaça"
- Pacific! "Hot Lips"

Günün Filmi:



Dark Horse - Yönetmen: "Dagur Kári" (Danimarka 2005)

Daniel ve en yakın arkadaşı, aynı kıza aşık olurlar. Fakat her ikisi de aynı kıza aşık olduklarının farkında değillerdir ve bu durum birbirlerinden gizledikleri gerçeklerin ortaya çıkmasına neden olur. Gerçekler sonuçta asla gizli kalmaz. Su hep başka yerlere doğru akar, insanlarsa hep kendilerine saplanıp kalır.

Ve bana biraz müsade. Buralardan biraz kaçıp uzaklaşma vaktim geldi. Yollar ve şehirler beni çağırıyor. İçimdeki arsız duyguları dizginleyemiyorum artık. Biliyorum ki bu dünyada kaldırımlarında yürünecek bir çok şehir, gün batımları izlenecek çok güzel yerler ve gerçekten sevilmeyi hakedecek bir çok kadın var. Ben yokken blogumu Türk Hava Kurumu'na bağışlamak yerine size emanet ediyorum. Bilenler bilmeyenlere anlatsın.

Hepinize Mutlu Pazartesiler.. Umarım tekrar karşılaşırız...

Screen Vinyl Image – Station 4

Adventure – Rio

Niva – Boy From The Sun

22.07.2012

Bırak dağınık kalsın


Her yaşın kendine göre bir güzelliği yoktu. Emin olduğun, farkında olduğun hiçbir yaşın güzelliği yoktu. Yaş öyle bir şey olacaktı ki, sen bilmeyecektin. Sana yaşını sorduklarında şaşıracaktın, şöyle bir durup hesaplamak zorunda kalacaktın. Yaş günü hediyesi verenlere ajan provokatör gözüyle bakacaktın. "Benim yıllarımı paketlemeyin ulaan, bırakın dağınık kalsın!" diye bağıracaktın.

"Murat Uyurkulak - Tol"

Under Electric Light – A Sudden Move

Jesse Ruins – Dream Analysis

20.07.2012

Günlerden ‘Morrissey’


BirinciBlog ekibimizden sevgili Burcu BirinciBlog için Morrissey konserini izledi ve yazdı. Biliyormusunuz ben Morrissey'i Efes One Love Festivali'ninde izlediğimde bir kadına köpekler gibi aşıktım. Şimdi buyrun o yazıya..

Tarih 19 Temmuz 2012 idi. Günlerden ‘Morrissey’ olarak tarihte kayda geçti. Aylardır beklediğim, aylardır beklediğimiz konser nihayet Harbiye Açıkhava’da başlayacaktı. Bütün bir kışı “Haydi bugün de bir değişiklik yapayım, Morrissey dinleyeyim” diyerek geçirdiğim, The Smiths’in kurucusu, enfes şarkıların söz yazarı, yorumcusu, dünyanın en duyarlı ve aktivist kişilerinden kahramanım, İrlandalım Morrissey, karşımda canlı canlı söyleyecekti, tüm kış boyunca kulağıma söylediği şarkıları.

Açıkhava’da boş koltuk yok. Hava nefis, nem yok. Birisi bize Britanya’nın havasından bir esinti getiriyor belli ki…  Ve ışıklar açılıyor… Sahnede mini mini bir kız. Önce sahneye tüm turne boyunca kendisine eşlik etmesi için bizzat Morrissey’den davet alan Kristeen Young çıkıyor. Yaklaşık 45 dakika boyunca enfes bir performans sergileyen genç şarkıcı, benim ve sanırım birçok seyircinin ‘En kısa zamanda dinlenecekler listesine’ giriyor. Tarz olarak Björk’e benzettiğim Young, çok değil 2-3 yıl içinde adını daha sık duyacağımız kadın vokallerden biri haline gelecek gibi duruyor.


Ve saatler 22:00’ı gösterdiğinde Morrissey ve orkestrası sahnede. Sahneye Türk bayrağıyla çıkan ve bizi bir hayli şaşırtan Morrissey, önce bayrağı bir sallıyor, ardından da seyirciye atıyor. (O sırada, aramızda “Aman abicim bizim ülkede öyle bayrak falan atarsan başına geleceklerden haberin yok” esprileri de geçmedi değil.)
‘How soon is now’ ile giriş yapan Morrissey, belli ki İstanbul konseri için belli bir konsept oluşturmuştu sahnede. Zira tüm orkestra üzerinde ‘Assad is shit’ (Esad kötüdür diye çevirelim) yazan kırmızı tişörtleri giymiş. Davulların üzerindeki ay yıldız amblem de dikkat çeken bir ayrıntıydı.


Bu yaklaşım Bono’nun Egemen Bağışla birlikte yaptığı “You’re the best” popülizmiyle sırtımızı sıvazlama klişesinden çok uzaktaydı bana göre… Hepsi bir bütün olarak düşünüldüğünde biraz da Morrissey’in felsefesine inildiğinde O bizlere “Savaşmayın” diyordu açık açık.


Neyse işin siyasi kısmını geçelim, gelelim konsere… Evet arka fonda Oscar Wilde “Who is Morrissey?” diye sorarken O yaklaşık 1,5 saat boyunca nefis bir performans sergiledi. Kabul edelim, beklediğimiz çoğu şarkıyı söylemedi. Let me kiss you, Every day is like sunday, you have killed me ve son olarak Bis’te söylediği I will see you in far off places dışında. 

Farkeder mi? Fark etmez. Çünkü O, zaten söylediği her şarkıda bizi yaşadığımız boyuttan alıp, başka yerlere götürdü. Elini tutmak isteyen hiçbir seyirciyi kırmadı. En önemlisi “Sizi seviyorum” dedi, daha ne desin?  
Bu arada bir parantez açalım: Grubun gitaristinin de kadın kılığında sahneye çıkması büyük sempati topladı ve gerçekten çok ama çok sempatikti.

Konserin en çarpıcı bölümü “Meat is murder” şarkısı eşliğinde, arkada dönen görüntülerdi. Sıkı bir hayvan hakları savunucusu aynı zamanda vejetaryen olan Morrissey, et obur dünyada en az bizim kadar yaşam hakkı olan tavukların, ineklerin, hindilerin, kısacası midemize afiyetle indirdiğimiz tüm canlıların, hangi koşullarda kesildiğini en çarpıcı ve çoğu zaman sarsıcı görüntülerle yaklaşık 4 dakika boyunca gösterdi.


Konserde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı ise Bis’te sadece tek bir şarkı söylemesiydi. Nerede bir Irish blood English heart, nerede bir The father who must be killed, nerede bir I have forgiven Jesus, nerede bir First of the gang to die, nerede bir There is a light that never goes out?

Tabi ki, bunların hiçbiri benim hayatımın en güzel konserini yaşamasına engel olamadı. Çünkü O Morrissey’di, ne yapsa yeriydi. İstanbul’dan dün gece büyük bir adam geçti, sözleriyle, müziğiyle yaşadığımız yüzyılın en önemli ozanlarından Morrissey, kulağımızın pasını silerken “Haydi biraz içinize dönün, ruhunuzu dinleyin” dedi. Konserden sonra hayatı yeniden gözden geçirmek gerektirdiğini gösterdi…

Senin bize dün akşam dediğin gibi, “Kalbimi hissetin mi Morrissey? Çünkü sana verebileceğim bir tek o vardı…”

Morrissey - Do Your Best and Don't Worry

İngiliz-Fransız ortak yapımı: Charlotte Gainsbourg


Bir çocuk düşünün. Babası dünyaca ünlü Fransız şarkıcı Serge Gainsbourg, annesi dünyanın en güzel kadınlarından biri olan şarkıcı ve oyuncu Jane Birkin. Hayal aleminden fırlamış imrenilecek bir aile. İşte oyuncu ve şarkıcı Charlotte Gainsbourg bu hayatı yaşamış biri.

Gainsbourg, müziğe ve sinemaya küçük yaşlarda ilgi duymaya başladı. Babasının bestesi Lemon Incest`te henüz 13 yaşında vokal yaptıktan sonra yine babasının imzasını taşıyan şarkılardan oluşan “Charlotte Forever” isimli ilk albümünü 15 yaşındayken müzikseverlerle buluşturdu. Yine 15 yaşında rol aldığı "L'Effrontee" filmi ile Cesar ödülü alınca sinema kaçınılmaz bir yol oluyor onun için. Bu süreç Charlotte'un müzikle buluşma arzusunu geciktirmiş olsada, müziğe duyduğu sevgi hiç bir zaman azalmamıştır.


Fransa'da Radiohead konserinde Air'den Nicolas Godin ile tanışması sonucunda tam olarak kafasındaki albümü yapma fırsatı doğuyor. Onca yıl aradan sonra ikinci albümü “5:55” ile geri dönen sanatçı; Albüm için, Air, Jarvis Cocker, Neil Hannon ve Radiohead’in prodüktör Nigel Godrich gibi oldukça önemli isimlerle birlikte çalıştı. Özellikle albümdeki "The Songs That We Sing" parçası oldukça dikkat çeken bir çalışma olmuştu. Son olarak Gainsbourg yakın bir tarihte "Stage Whisper" isimli bie albüm daha yayımladı.

Evet rüya bir ailenin çocuğu olan Charlotte Gainsbourg; soğuk ama seksi, başarılı ama hırssız , mutlu ama durgun biri olarak yolculuğuna devam ediyor.

Charlotte Gainsbourg - The Songs That We Sing

Charlotte Gainsbourg - Memoir

19.07.2012

Elektronik müziğin mucidi İlhan Mimaroğlu aramızdan ayrıldı.


Besteci, film ve müzik eleştirmeni, yazar, radyo programcısı, prodüktör gibi bütün sıfatları kendinde toplamış çok yönlü bir insandı "elektronik müziğin mucidi" İlhan Mimaroğlu. Salı günü yıllardır yaşadığı New York'ta hayata gözlerini yumarak aramızdan ayrıldı.

Mimar Kemaleddin Bey'in oğlu olarak dünyaya gelen Mimaroğlu 1945'te henüz 19 yaşındayken müzikle ilgilenmeye başlamıştı. 1955 yılında Rockefeller bursuyla Amerika'ya gitmiş ve Columbia Üniversitesi'nde okumuştu. Bu dönemde dünya müziğini etkileyen onlarca çalışması dikkat çekmişti. Özellikle elektronik müzik üzerine çalışan Mimaroğlu bunun kitabını yazan ender insanlardandır. Onun müzikleri karmaşık bir dünyanın ve sonsuz bir ruh aleminin dışa yansıması gibidir. Soyut bir tablodan fırlamış tekinsiz ruhlar.

Ayrıca büyük ustanın çok huysuz bir yapısı vardı. Öyle ki uçakta sigara içirmedikleri için New York'tan İstanbul'a bile gelmeyi çoğu zaman redetmiştir. Tüm zamanında kıymeti bilinmeyen ustalar gibi bu aralar üzerine çok şey söylenecek, bir süre sonra ise unutulup gidecek büyük usta. Belki de şu an onunla tanışmak için geç kalınmış bir an değildir. Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen...

18.07.2012

Suyun öte yanı


Bir saat. Ahşap bir duvar saati. Sarkacı bir o yana, bir bu yana...Sarkacın ardında güzelim bir dişli çark...Yine yolculuk var, belli...

Düşler, arayışlar, tutkular, imgeler, hepsi resimleşiverirler; yolun sonuna varılır. Ve bütün yolların sonu gibidir varılan yer, nasıl bir yer olursa olsun...

Gabriel Bruce – Sleep Paralysis

The Magnetic Fields – Epitaph For My Heart

Oğullar ve Rencide Ruhlar


"Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.

Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı."

"Oğullar ve Rencide Ruhlar" Alper Canıgüz

Caribou – Selfish Boy

Ween - The Mullusk

Karanlığın gücü adına: Godspeed You Black Emperor!


90'lı yıllarda müzik adına gerçekleşen en güzel olaylardan biri Godspeed You Black Emperor! grubunun ortaya çıkmasıdır. Montreal doğumlu bu geniş kadrolu ekip, enstrümantal müziğe yükledikleri anlam ile sizi bambaşka diyarlara sürüklüyor. Öyleki onların müziğini dinlemeye başladığınız an, tarifi olmayan bir hayal aleminde, tüm gerçekliği unutarak, benzersiz bir yolculuğa adım atıyorsunuz. Evet kesinlikle onların yapmış olduğu müzik için kullanılabilecek anahtar kelimeler 'eşşiz' ve 'benzersiz'.

İsmini bir Japon çetesinden alan ekibimiz o kadar geniş bir kadroya sahip ki, her konserlerinde sahnede farklı birilerini görmek mümkün. Değişmeyen tek şey müziğe kendilerince yükledikleri o tarifsiz anlam. İlk albümleri "F#A#(Infinity) çıktığında bu karanlık müziğin dünya üzerinde birçok takipçisi oluşmaya başladı. Estrümanların bir silah gibi kullanıldığı bu tuhaf albüm, dinleyenleri vicdanlarının karanlık noktalarına yolculuğa çıkarıyordu. Grup üyelerinden hiçbirinin resminin olmadığı albüm kapakları aslında onların medya ve modern hayattan kaçmak istediklerinin göstergesiydi. Grubun bir diğer ilginç özelliği o kadar kalabalık bir kadroya rağmen kimsenin şarkı söylemeye yanaşmaması. Bu nedenle albümlerde duyulan insan seslerinin dışarıdan sample olarak alınması.



Godspeed You Black Emperor! müziğin karanlık tarafı ile tanışmak için çok iyi bir başlangıç. Ama dikkat edin bu müziğin içinde kaybolup, ıssız sahillere vurmayın.

Godspeed You Black Emperor! - East Hastings

13.07.2012

En İyi 30 Clash Şarkısı Vol.2


The Clash efsanesinin en iyi şarkıları serisinin ikinci kısmı.

11- Rock The Casbah

Rock, dub, reggae'yi harmanlayarak nasıl bir dans müziği yapılır en güzel örneklerinden biri. Aslında Combat Rock gibi çok iyi olmayan albümden evrensel bir hit olması bile başlı başına bir hikaye. Şarkının hikayesi rock'un İran'da yasaklanmasını anlatıyordu.

12- Janie Jones

Terry Chimes'ın olağanüstü davulu eşliğinde daha ilk saniyeden itibaren şahane bir şarkı dinyeleceğiniz hissini veriyor. Bu enerji ve ritim belkide Sex Pistols'ın beceremediği rock'n roll ruhunun dışarı yansımasıydı belkide.

13- London Burning

Clash'in Sex Pistols'ı imrendiren radikal çağrıları vardı. Pistols, "Anarchy In The UK" ve "God Save The Queen" i bir yana bırakırsak, o günlerin Londra'sındaki gençliğin ruh halini tasvir etmeyi beceremiyordu. İşte bu şarkı dönem itibariyle Londra gençliğinin yaşadığı bunalımı ve hayatın çarpıklığını gözler önüne seren bir punk marşı.

14- Police and Thieves

The Clash'ın aslında insanın mırıldanarak söyleyebileceği basitlikte politik şarkılar yapabileceğinin en güzel örneklerinden biri Police and Thieves. Şarkının orjinalini Junior Murvin söylüyordu. Fakat Clash'in reggae-punk versiyonu gayet keyifliydi.

15- Lost In The Supermarket

Bu şarkı Clash'in farklı esin kaynaklarını bir araya getiren o kimyasının en güzel yansımalarından biri. Tıpkı müziği kadar, sözleri  açısından da kırılganlık ve öfkeyi aynı potata eritmeyi başarmış çoğu grubun 'keşke ben yazsaydım' dediği nefis bir kayıt. Mesaj basit "Ne kadar çok alışveriş yaparsanız, o kadar azalıyorsunuz".


16- Stay Free

Mick Jones çok az Clash şarkısını söyledi. Bu şarkı onun sesinin hakkını verdiği farklı melodik ve farklı bir kayıt olarak dikkat çekti. Özgür kalmaya çalışan bir insanın haykırışı belki de.

17- Bankrobber

Paul Weller'in dediği gibi "Ne acayip hikaye, "Top Of The Pops"a girmeyi reddediyorsun, ama millet "Bankrobber"la dans ediyor. Hangisi daha beter.

18- Police On My Back

Şarkyı dinliyorsun, şarkı sona erdikten sonra da insanın zihninde yankılanıyor, yalnız zihinde değil, havada da yankılanıyor. Sonrasında kendi kendine sorular sormaya başlıyorsun. Ne tuhaf dimi?

19- Rudie Can't Fail

Clash'in asi halleriyle örtüşen en güzel şarkılardan biri. Herkes bir dönem Joe'nun tarif ettiği Rudie karakteri olmak istemişti.

20- Broadway

Üç plaklık değişik bir çalışma olan "Sandinista!" albümünde yer alan bu şarkı bir film şeridi gibiydi. Anahtar sözcükler; öfke, tutku, gurur ve duygu. daha ne olsun.

The Clash - Rock The Casbah

The Clash - Janie Jones

Hüzünlü Robot: Solvent


Robot müziği, yada robotlar için müzik. Solvent'i oluşturan Jason Amm yaptığı müziğin türünü bu şekilde tanımlıyor. Son derece melodik ve duygu yüklü parçaları dinledikten sonra Wall E'nin ruh haline bürünüyoruz aniden. Jason Amm, Kanada'nın Toronto şehrinde yaşamasına rağmen Zimbabwe'de bir İngiliz yerleşkesinde dünyada gelmiş. İki yaşındayken ailesi Kanada'ya yerleşmiş.

Jason Amm'in müziğe başlamasında Aphex Twin ve Autechre gibi sanatçılar motivasyon kaynağı olmuş. Bütün bunlara rağmen Solvent dinlediğimiz zaman ilham kaynağının Depeche Mode, Soft Cell, Human League gibi new wave ve synth pop grupları olduğunu hissedebiliyoruz. Zaten Jason Amm, yapmak istediği müziğin gençliğinin soundtrack'i kabul ettiği "synth pop"a yakın olduğunu söylüyor. Ona göre eğer Depeche Mode müziğe ik başladığı yıllarda Aphex Twin'i dinlemiş olsaydı, belki de Solvent'inkine benzer bir müzik yapıyor olacaktı.

Solvent'in müziğinden neredeyse tamamen Roland S-750, TR-808, Jupiter-6, Korg MS-20 gibi eski analog synthesizer'lar sorumlu. Digital teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyor. Evet Solvent müziğini dinlerken gözlerinizi kapatır ve hüzünlü bir şekilde robotlarla dans edebilirsiniz. Bu arada Solvent bence çok yaratıcı bir grup ismi.

Solvent - Wish

Her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile


Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım. Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığıyla başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla.

Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum. Bir insan doğduğunda gözyaşları dökülür sevinçten. Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür, üzüntüden. Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde de, bir başkasının gözyaşları diner. Biri doğarken başka birinin de öldüğü gibi. Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir. Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir tür duygu kalabalığıdır. Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar.


Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir, kendisi değil. O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım. Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum. Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.

"Samuel Beckett"

Editors - You Don't Know Love

Mint Julep - To The Sea

Yuvarlanan taşlar


50 yıl önce 12 Temmuz 1962'de Londra'da Marquee kulübünde tekinsiz bir macera başlamak üzereydi. Gösterişten uzak kıyafetleriyle 80 erkek ve 30 kadın, Rolling Stones'un ilk konserini görmeye hazırlanıyordu o gün. Her iki cinsin de giyim zevkini şekilsiz, hibe edilmişe benzeyen kıyafetler, şapşal bir görüntü veren kemik gözlükler belirliyordu. Fotoğraftaki keçi sakallıların yoğunluğuna bakılırsa bu kalabalığın büyük bir kısmını da ölümüne caz tutkunları oluşturuyordu.

Grubun resmi ismi 'Mick Jagger and the Rollin Stones'tu. Jagger, okul arkadaşı Keith Richards ve 'Cheltenham P.çi' kişiliğiyle Brian James (grubun isim babası da oydu) ön cephedeydi. Halen London School Of Economics'te öğrenci olan Mick Jagger'ın üzerinde çizgili bir süveter ve kadife pantolon vardı. Richards, kopkoyu bir takım elibise giymişti. Jones ise bir taraftan kadınları süzerken diğer taraftan sahnede bir aşağı, bir yukarı , zıplayıp duruyordu. Arkalarında ise bu hareketle karşılaştırıldığında gayet komik duran donukluklarıyla ritim grubu, basta, Richards'ın sanat okulundan aarkadaşı Dick Taylor ve davulda daha sonra The Kinks'e katılacak olan Mick Avory, bir geceliğine gruba destek için oradaydılar. Jagger ve Richards 18, Jones ise 20 yaşındaydı. 



1962 Britanyası'nda gençler halihazırda bir dehşet atmosferi yaratmaya başlamışlardı. Belki de Hanks Marvin and the Shadow'un İngiltere'deli hitlerinin etkisiyle elektrogitar gayet revaçtaydı. Surrey banliyölerinden birinde Eric Clapton isimli ergen, ilk Kay gitarını o yaz aldı örneğin. The Beatles, ilk single'ını çıkarmak üzereydi. Kabul edilmiş kültürel değerlere karşı isyanın en azından tohumları atılmaktaydı. Kasımda Anthony Burgess, 'Otomatik Portakal'ı yayımladı.

Marquee'de o sıcak temmuz gecesinde tüm bu gelişmlerin hepsi ayan beyan ortada değildi belki ama daha geniş kapsamlı bir sosyal devrimin izleri yine de hissediliyordu. Neredeyse herkesin elindeki sigaraların ve izleyiciler yün ceketlerinin birleşimiyle mekandaki koku pişmiş lahananınkinden farksızdı. Konser de yarı başarılıydı. Grup üyeleri çaldıkça sinirlerini yatıştırmak için kendilerini brandy'ye ve scotch'a vermişlerdi. Taylor, muhtemelen grubun fazla prova yapma imkanı olmamasından kaynaklı aksaklıklar dolayısıyla birkaç kez yuhalandıklarını bile hatırlıyor. Son 15 dakikada ritim bir vites daha yükseltildi. Daha o zamandan Stones'in müthiş bir ritmi vardı. 



Gösteri sonrası grup sinemanın fuayesinden dışarı çıktı. Hiç tanınmadan sokağı geçip bir pub'a girerek içkilerini içti. O zamanlar part time olarak davulculuk yapan ve konseri seyretmiş olan Charlie Watts yanlarına geldi. "Benim grubum tam bir gülünçlük abidesiydi. Bu tayfa ise sınırları aşmıştı. Onlar gerçekten birer rcok yıldızına benziyordu." O sırada kimsenin, hatta Rolling Stones'çuların kendisinin bile bu grubun 21. yüzyıla kadar devam edeceği konusunda en ufak bir fikri yoktu. O senenin Noel'inde Taylor ve Avory gruptan ayrılınca yerlerine Bill Wyman ve Charlie Watts geldi. Nisan 1963'te grubun menajerliğini Andrew Loog Oldham aldı ve Decca'dan ilk single'larını, Chuck Berry'nin 'Come On'unun cover'ını çıkardılar. Gerisini ise zaten biliyorsunuz.

"Guardian'dan çeviri"

The Rolling Stones - Paint It Black

The Rolling Stones - Satisfaction

12.07.2012

Şimdi sen elmayı seviyorsun


Şimdi sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi gerekiyor mu?” diye sormuştu Nâzım Hikmet, o muazzam ve duru üslubuyla. Halbuki bugünün aşklarını görse ne derdi acaba? Bugün ellerde teraziler, adeta gramla tartılıyor aşk. 160 gr sevgiye karşılık 160 gr sevgi alınabilirmiş gibi herkes verdiği kadarını istiyor. Seven erkek mutlak itaat, mutlak hâkimiyet bekliyor. Zihinlerde bir denklem var sanki. Denklem karşılanmadı mı tüm formül bozuluyor. Ve işte o zaman bir de bakmışsınız ki aşk bitmiş, nefret başlıyor. 

Ne çabuk geçiyoruz bir uçtan bir uca. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler… Eski eşlerini kendilerine dönmedi diye silahla tarayan öfkeli kocalar… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen dostlarını, basit bir ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren delikanlılar… Vaktiyle çok sevdikleri, belki de en çok sevdikleri insanları bir adımda, bir kurşunla harcayıverenler… Birbirinden ayrı gibi görünen bütün bu şiddet haberleri arasında bir ilişki var. Hepsinde ortak olan nokta, yoğun bir aşktan yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz.

"Elif Şafak"

The Moody Blues - Melancholy Man

The Magnetic Fields - Papa Was a Rodeo

11.07.2012

Bazıları daha derin bakar


Bazı adamlar daha hisli bakar çünkü hayat onlara başka başka şarkılar söylemiştir.

Sigaranın ucundan çıkan duman yarı karanlık ortamda kıvrılarak yer çekimine karşı gelirken siz hayat hakkında tüm bildiklerinizin ağırlığıyla alkolün son yudumunu ağzınızda gezdiriyorsunuz. Loş barın arkasındaki barmene "bir tane daha" derken ses tellerinize yapışmış katrandan dolayı sesiniz biraz kırçıllı çıkıyor. Ancak boğazınızı temizlemeyecek kadar hayattan vazgeçmiş bir haldesiniz. Bütün bu ağırlığı yaşarken arkadan gelen sizinle aynı ağırlığı yaşadığı her halinden belli bir ses size arkadaşlık ediyor. Nick Cave deseniz o kadar sert bir üsluba sahip değil, Leonard Cohen deseniz daha az karamsar bir yapısı var. "beni tam anlamıyla 12'den vuran bu adam da kim?" diye düşünecekken vazgeçiyorsunuz çünkü dedik ya hayat çok ağır.

Tüm kırık kalplere kalın ve yaslı sesiyle yarenlik etmeye çalışan bu sesin sahibi Tindersticks'in efsane vokalisti Stuart Staples. Kaba ama buğulu, dövermiş gibi değil severmiş gibi derdini anlatan bir ağır abi Staples. Kendisinin uzun süren müzik kariyerinde çok şatafatlı gösteriler ve bağıra bağıra yapılan övgüler bulunmuyor. Anacak içinden gelenleri ağır ağır düşünüyor alkollü kafasıyla ve oradan bol sigaralı akciğerinden dinleyenlerine ulaştırıyor. İşte bu nedenle sigaranın kekremsi kokusunu daha ilk sesten itibaren derinlemesine hissedebiliyorsunuz. Ancak güneşin tenimize değmediği anlamına gelmiyor bütün bunlar. Zaman geliyor ki daha umutlu bir ruh haline bürünüyor Staples, fakat her an kaymaya meyilli, biraz alkollü melankolik ruh halini hiç elinden bırakmıyor. Yani "kuşlar ne kadar da güzel mavide süzülüyor" derken, birden ağlamaya başlayıp "ben onu çok sevmiştim" diye kahrolan bir şahısla karşı karşıyayız. Biraz dengesiz ama karakterli.



Kendisi için hayatın neden bu kadar ağır olduğunu ancak yazdığı ince işlenmiş şarkı sözlerinden biraz anlamaya çalışabileceğimiz Staples'in hikayeleri geçmiş zaman aşklarına ve duygusallıklarına takılıyor genellikle. Kendisini bir 'performer' olarak değil, bir şarkı sözü yazarı olarak görmesi ve bunu çok açık bir şekilde ifade etmesi ince ruhunu biraz daha ele veriyor. her şarkının bir sonu işaret ettğini ve bir kapanışı temsil ettiğini fısıldaması ise melankolik ruh halinin dışavurumu olarak algılanabilir. Tabii bir de tüm bu toplamın üzerine sesi eklenince kalbinizi sıkıp sıkıp bırakan parçaların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. 

Staples davudi sesiyle beyninizde baskıyı artırırken kalbinizi burkmayı her daim başarabiliyor. İster solo ister grup halinde, o kalın sesiyle bunu yapabilmenin yetenek gerektirdiği kesin. Hem ince, hem kalın, hem sert, hem yumuşak, hem güneşli, hem yağmurlu, hem....

Bu güzel yazı için eline yüreğine sağlık "Arzu Uzunali"

Stuart A. Staples - That Leaving Feeling

Stuart A. Staples - This Road Is Long

Çay İçmeyen Adama Neden Güvenilmez?


Çay üç özelliğinden dolayı kutsal bir sıvıdır.

Birincisi; sınıfsız bir içecektir, ayakkabı boyacıları ile ceo’ların ortak içeceğidir. Sınıfsal kaynaşma sağlar. Her statüden insanın tükettiği bir sıvı olup, içecekte eşitlenmenin sembolüdür aynı zamanda. İkinci olarak zamansızdır; sabah kahvaltısında, öğlen yemeği sonrasında, akşam üzeri, yatmadan önce yani günün her saati içilebilen tek içecektir. Üçüncüsü; Muhabbetin demini aldırır. Çay olmadan yapılan sohbetlerin hiçbir tadının olmadığı malumunuzdur.


Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız. Yok ben çay sevmem, çayla aram iyi değildir gibi hezeyanlar delikanlı bireylere yakışmaz. Çay içmeyen adamı anlamak zordur. Eğer bir rahatsızlığı yoksa, ki çay sıhhat verir. O kişinin niye çay sevmediği bizim için ciddi bir sorun olarak masada duracak ve dostluğumuzu sorgulatacaktır. Zamansız-mekansız-sınıfsız bir içecek olarak çaya karşı yapılan bu haksızlık ve sevgisizlik bizi yaralar. Çay içmeyen adam şüphelidir. Ona güvenemeyiz. Çünkü ince belli bardakta tüten nefis dumanıyla, karanfil kokulu sıcak ve demli bir çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu, bozkırları ve kırılgan yağmurlarımızı tatmamış demektir, kırkikindilerle yıkanmamış, gökyüzünü tanımamış demektir. Çay içmemenin hiçbir mantıklı izahı olamaz. Çay içmeyen adama güvenemeyiz çünkü buralardan ve bu toprakların kadim içecek kültüründen fersah fersah uzaklaşmış bir adam bizi tedirgin eder. 

Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız.

"Güven Adıgüzel"

Pinemarten - Tea & Toast

The Honeydrips - (Lack of) love will tear us apart

Stone Roses havası


Stone Roses dünya üzerinde en saygı duyduğum gruplardan bir tanesidir. Onlar sevgili Ali Ece'nin tabiriyle "Kayıp Kuşağımın Kayıp Beatles"ı oluyorlar benim için. 

Bugün şöyle haber dikkatimi çekti. Stone Roses'ın sıkı bir hayranı, grubun konserinden alıp şişelediği havayı alışveriş sitesi eBay'de satışa çıkardı. İsmi açıklanmayan satıcı, havayı grubun 29 Haziran Heaton Park'ın açılışı için verdiği konserde saat 22.00 sularında şişelediğini söylüyor. Şu ana kadar hava için verilen en yüksek teklif ise 537 pound (1500 TL) Manchester'daki konser için satışa çıkan 220 bin bilet 68 dakika içinde tükenmişti. Şişenin içinde elektrikli ve harika bir hava olduğunu söyleyen satıcı, satıştan elde edeceği parayla yerel bir müzik grubunu destekleyeceğini açıkladı.

Bilindiği gibi Stone Roses 2011 yılında tam kadro olarak tekrar bir araya gelmişti.

The Stone Roses - So Young

The Stone Roses - I Wanna Be Adored

10.07.2012

Something Changed


One Love demişken festivalin bu seneki en ağır konuğu elbette Pulp. İşte Jarvis Cocker'ın o eşsiz söz yazma sanatının ürünlerinden biri "Something Changed". Afili Filintalar'dan Hakan Bıçakcı'nın çevirisiyle huzurlarınızda..

BİR ŞEY DEĞİŞTİ

Bu şarkıyı tanışmamızdan iki saat önce yazdım
Ne adını biliyordum ne de neye benzediğini

Bütün gün eve tıkılıp sonra da yatağı boylayabilirdim
Ya da çıkıp bir film falan izleyebilirdim
Sen fikrini değiştirip bir arkadaşa uğrayabilirdin
Hayat çok farklı olabilirdi ama sonra bir şey değişti

Yukarıda bir yerlerde biri olduğuna inanıyor musun?
Ne yani bu adamın ilişki durumlarını idare eden bir zaman çizelgesi falan mı var?

Neden bu şarkıyı tutup da tam o gün yazdım?
Neden elimi tutup bana yumuşacık sesinle dedin ki
“Saçma sapan sorular sormayı bırak
Dudaklarını uzat da burada bugünü kutlayalım
Bak işte bir şey değişti”

O sabah uyandığımızda bilmemize imkân ihtimal yoktu
Sonra birkaç saat içinde bambaşka yollara sapmış bulunduk

Nerede olurdum şimdi
Eğer hiç karşılaşmasaydık?
Bu şarkıyı senin yerine bir başkasına mı söyleyecektim yani?
Ne bileyim ama senin de dediğin gibi, “Bir şey değişti”..

Pulp - Something Changed

Pulp - Sheffield: Sex City

Para'lı Şarkılar


İnsan hayatındaki en büyük çelişkilerden birisidir "Para" mı yoksa "Aşk" mı sorusu. Elbette bu soruya herkesin kendince bir cevabı olacaktır. Büyük bir çoğunluk ikisi birden fena olmaz diyecektir sanırım. Gerçi ömrü en fazla üç yıl olan bir şeye neden güveneyim diyeceksiniz. Hani bir laf vardır "itin önüne atsam o bile yemez" diye. Ama kazın ayağı öyle değil maalesef. Dünya onun üzerine kurulmuş, onun için savaşlar çıkmaya, insanlar ölmeye devam edecek. İçinde para geçen bir şarkı listesi için şöyle buyurun...

- Rush   "Big Money"
- Rashit   "Paran Yoksa Öl"
- Selda   "Zam Zam"
- Pink Ployd   "Money"
- Cyndi Lauper   "Money Changes Everything"
- Radiohead   "Dollars & Cents
- Steve Miller   "Take The Money and Run"
- David Bowie   "Red Money"
- Özdemir Erdoğan   "Paranın Ne Önemi Var"
- Iggy Pop   "Get The Money"
- Cartel   "Hani Bana Para"
- Rüçhan Çamay   "Para Para Para"
- Donna Summer   "She Works Hard For The Money"
- Dire Straits   "Money For Nothing"
- Lou Reed   "No Money Down"
- Marianne Faithfull   "Love & Money"
- Lynyrd Skynyrd   "Money Back Guarantee"
- Elvis Costello   "Clean Money"
- MFÖ   "Para Gelince Aşka"
- Patti Smith   "Free Money" 
- The Drums   "Money"
- Friends   "Foreing Money"
- Jens Lekman   "Pocketful Of Money"
- Ghost Frequency   "Money On The Fire"

The Drums - Money

Jens Lekman - Pocketful Of Money

9.07.2012

İrrasyonel Yıllar - 4


Roll Dergisinin eşliğinde 80'li yılların göze batan olaylarını izlemeye devam ediyoruz.

ARABESK

88, Ertem Eğilmez'in geri dönüş ve vasiyet filmi. Senaryo Gani Müjde'nin. Yesilçam geleneğiyle Gırgır kuşağının ilk büyük işbirliği. Şener Şen'li, Müjde Ar'lı, Uğur Yücel'li Bollywood esinli müzikal. Bir yanda eski Türk filmleriyle ince alay, bir yandan 80'lerde gitgide fakirlerin sesi olmaktan çıkıp yeni zenginlerin sesi haline gelen arabesk olgusuna güleryüzlü bir dost bakışı. "Aksın gözüm nuru aksın / Bundan böyle kör baksın" gibi şarkı sözleri, "şu üç günlük dünyada üç günlük ömrünüz kaldı" gibi replikler unutulmaz.

BELKIS AKKALE

Arif Sağ'la Şan Tiyatrosu'nda verdikleri konserle tanınan, "Dağlar seni delik deşik delerim" gibi pek çok türküsüyle sevilen "türkü bacı". 80'lerde televizyonda yayınlanan her türlü halk müziği programının vazgeçilmez konuğu olan Akkale, bu dönemde filmlerde rol almış, ezik köylü kadını tiplemesini başarıyla canlandırmıştı.

BEŞ YIL ÖNCE ON YIL SONRA

Eski şarkıkları birbirine ekle babam ekle, nostalji albümü cepte. Dünyadaki Stars On 45 kurnazlığının Türkiye şubesi 5 Yıl Önce 10 Yıl Sonra. Repertuarda bir yandan "Papatya gibisin beyaz ve ince", bir yandan "I just called to say I love you", ama Türkçe. Kumsalda dönme dolapta, kırda, ormanda iptidai TRT klipleri, bir de "Halay"la Eurovision'da yüksek derece.



1984

Millenyum beklenir gibi beklendi 1984. "Büyük birader" günlük konuşmalara girdi, Orwell'in 49'da yazdığı roman her köşebaşında tartışılır oldu, kitabın sene içindeki satışı, o güne kadarki toplamı aştı. Bowie 74'de "Diamond Dogs"la, Rick Wakeman 81'de "1984"la duruma erken uyanıp balığa çıkanlardı. Kitap müziklerini Eurythmics'in yaptığı bir filme de aktarıldı.

BORN IN THE USA

Sene 84, Springsteen tarihinin en yanlış anlaşılan şarkısı. Bu şarkı üzerine Reagan onun adını kürsüden sitayişle andığında, Bruce "şarkıyı neresiyle dinledi acaba" diye sormuş kendi kendine. Bu şarkının ardından, "working class hero"lukla birlikte "boss"luk karpuzunu da taşımaya başladı bir koltukta. "Dancing In The Dark", "Cover Me", "I'm On Fire" derken, aynı adlı albümün yarıdan fazlası 45'liklere dökülüp radyoları zaptetti, aydan bile görülecek kalabalıklar, onunla bir akşam paylaşmak için stadyumlara doluştu.

CÜNEYT CANVER

Sokak dergisindeki yazısında, "Meclis'te konuşurken fonda Dark Side Of The Moon çalmalı, çünkü o zaman daha yaratıcı oluyorum" diyen Adana milletvekili. Cesur demeçleri ve meclis gündemine getirdiği konularla işkence, hayali ihracat, yolsuzluk, 12 Eylülcülerin kirli çamaşırları geleneksel SHP mıymıntılığına, Fikri Sağlar'la birlikte, ilaç gibiydi. Evren onları zamanında veto etmediğine çok yanmış, "bu ikisi gözümden kaçmış" demişti. Sonra gazeteciliğe atılan Canver, 2002'de öldüğünde Pink Floyd CD'siyle gömüldü.

EN ALTTAKİLER

Alman gazeteci Günter Wallraff, zamanın Michael Moore'uydu. Ama hasmını mikrofon ve kamerayla değil, Tom Braks gibi kılık değiştirerek dize getiriyordu. Ülkesinde orduyu, kiliseyi, büyük basını karşısına almakla kalmadı, Portekiz'de, Yunanistan'da cuntacıların ipliğini pazara çıkardı. 80'lerde, kaçak Türk işçisi Ali Levend kılığına girip sanayi cehenneminde çalıştı, yaşadıklarında "En Alttakiler" kitabını ve filmini yaptı. 90'da "The Man Inside"la onun hayatı da sinemaya aktarıldı.

Bruce Springsteen - Born in the U.S.A.

Pink Floyd - Comfortably Numb

Sahi senin adın neydi?



Bu aralar sık sık aynı rüyayı görüyordu. Ağa takılmış bir balık gibi çırpınıyordu rüyasında. Ansızın şehirler değiştirmeyi seviyordu. En çokta trenle yolculuk etmeyi. Başını tren camına yaslayıp uzaklara dalmak en çok huzur bulduğu şeydi bu aralar. Biliyordu bir zamanlar onu Haydarpaşa’nın o eflatun sabahında bekleyen biri oluyordu. Bir kent sabaha yeni uyanmış, sahilde ıstakozlar bağrışıyordu. Mutlu bir göğün altında tarifi imkansız sıcak bir kucaklaşma.

Sahi senin adın neydi?

Bazen ucuz olsun diye hiç adını duymadığı otobüs firmaları ile yolculuk ediyordu. Haliçte gün doğumunu izlemeyi ve saatlerce Galata’nın altındaki o çay ocağında Gülten Akın okumayı seviyordu. Bilir misin her şeyden biraz kalıyor insanda biraz hatıra, biraz acı, biraz sevgi ya da korku.

Sahi senin adın neydi?

Doğru ya sen benim adımı hiç bilmedin ki. Biliyor musun zaman ne güzel yürüyordu beni geride bırakarak. Olmayan günlerin birinde ben bir anda yere çakıldım. Sen hiç bilmedin duymadın. Oysaki ben çoğu zaman yalnız ölürken dahi senin ellerini hiç bırakmamıştım.

 Sahi senin adın neydi?

Günün Dinleme Önerileri:

- The Do "The Bridge Is Broken"
- Jose Gonzalez "Slow Moves"
- Gus Gus "Blue Mug"
- Mum "Finally We Are No One"
- Rashit "Paran Yoksa Öl"

Günün Filmi:



Lars Von Trier "Breaking The Waves"

1970'lerin Kuzey İskoçya’sında tutucu bir kasabada geçen sarsıcı bir aşkın öyküsü.

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

The Stone Roses - Ten Storey Love Song

The Brunettes - Small Town Crew

6.07.2012

Bazı insanlar

Bazı insanlar
Bazı insanlara
Bazı insanları hatırlatır

Hatırlayanlar üzgündür
Hatırlatanlar habersiz
Hatırlananlar mı?

Onlar uzak bir şehirde
Büyük ihtimalle hiç bir şey
-hatırlamamaktadırlar..


"Abdullah Harmancı"

Swayzak - State of Grace

The Go-Go's - Lust To Love

Haydi durma kitapları yakalım!


BirinciBlog'da yazmış olduğum bir yazım...

Özellikle dispotik ve karamsar bir gelecek tasviri yaptığı “Fahrenheit 451” kitabı ile tanınan ünlü yazar Ray Bradbury 5 Haziran tarihinde 91 yaşında hayatını kaybetti. 22 Ağustos 1920’de Illinois’te dünyaya gelen Bradbury gençlik yıllarını Carnegie Kütüphanesi’nde geçirerek Buck Rodgers, Edgar Allan Poe, Jules Verne, Tom Swift gibi isimlerin kitaplarıyla kendi dünyasına bir kapı açtı. Daha sonra Los Angeles Bilimkurgu Cemiyeti’ne katılan Bradbury burada birçok yazarla tanıştı. İlk kitabını henüz yirmi yaşındayken yayınlayan yazar, Sir Arthur Clarke Ödülleri, Prometheus ödülü gibi birçok ödül kazandı.

Yazarın en ünlü kitabı olan Fahrenheit 451’de belirsiz bir gelecekteyiz. O zamanda yaşayan İtfaiyecilerin tek görevi vardır; evlere düzenledikleri baskınlarda ele geçirdikleri kitapları yakmak. Bu sürece gelene kadar ne olmuş, ne kadar zaman geçmiş belli değil. İşine gönülden bağlı bir itfaiyeci olan Guy Montag, bir gün genç bir kızla karşılaşınca kafasında o güne kadar hiç düşünmediği sorular belirmeye başlıyor. Kitaplar nasıl şeylerdir, bir ev kitaplardan sıkılır mı? insanların birlikte yanmaya göze aldığı bu kitaplarda neler vardır. Bu sorulardan sonra Montag’ın tüm hayatı tamamen değişecektir. Kitabın, 1966 yılında ünlü yönetmen François Traffaut tarafından başarılı bir şekilde sinemaya da uyarlandığını belirtelim. Özellikle filmdeki şu replik beni çok etkilemişti; “Uzun bir süre önce itfaiyecilerin yangınları başlatmayıp da söndürdükleri doğru mu?”


Bradbury, Fahrenheit 451’i yazarken nelerden esinlendiğini söylerken iki olay üzerinde duruyor. Nazilerin kitap yakma ayinleri ve dokuz yaşındayken İskenderiye Kütüphanesi’nin nasıl yandığını okuması. Kitaplara aşık bir adamın gün gelip bütün kitapların yakılması gibi bir korkusunun olması kadar doğal bir şey olamaz sanırım. Dünyanın sonu, Bradbury için kitapların sonu demekti. Ona göre kitaplar yanar, bir kapı kendiliğinden kapanır ve geriye sadece hüzünler kalır…

Peki gelecek nedir? İnsanlık tarihi boyunca geçmişten daha çok gelecek önemsenmiştir. Geçmiş her zaman ders çıkarılması gereken bir olgudur ve genelde pişmanlıkları barındırır. Geçmiş senin peşini bırakmaz, nereye gitsen her yerde biraz vardır. Yani senin yaşadığındır kısaca. Gelecek ise her zaman bir umut ve bilinmezliği saklar kendinde. Bu nedenle gelecek üzerine o kadar çok söz söylenmiş ve kurgu yapılmıştır ki. Bu gelecek kurgusunu yapan, söylemlerinde iki farklı görüşü benimsemiş yabancı olmadığımız iki insandan bahsetmek istiyorum. Huxley ve Orwell. 


Orwell’in öngörülerine göre: Dıştan dayatılan baskının bize boyun eğdireceğinden, kitapların yasaklanacağından, enformasyonsuz bırakılacağımızdan ve gerçeğin sürekli bizden gizleneceğinden bahsediyor.
Huxley ise insanların süreç içinde üzerlerindeki baskılardan hoşlanmaya, düşünme yetilerimizi sıfırlayan teknolojileri yüceltmeye başlanılacağını, kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağını çünkü artık kitap okumak isteyen kimsenin kalmayacağını, bizi pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutulacağımızı ve gerçeğin umursamazlık denizinde boğulacağını söylüyordu.

Orwell, nefret ettiğimiz şeylerin bizi mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkuyordu.

İşte size iki tane yakın gelecek kurgusu. Zamanın bu iki düşünürden kimi haklı çıkardığına ya da çıkaracağına siz karar verin artık. Gün gelecek size “Haydi durma kitapları yakalım” diyenler olacak. Sende onlara gözlerinin içine bakarak diyeceksin ki “Haydi durma göğe bakalım.” Tıpkı Turgut Uyar’ın dediği gibi:

 “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım.”

The Clientele - Bookshop Casanova

Field Music - Let's Write a Book

5.07.2012

Sen de öyle misin acaba?


En tuhaf şeyleri sabahları düşünürüm ben. Geceleri, gün ışığından sakladığımız, kılık değiştirmiş "fena fikirler" rüyalara üşüştüğü için belki de sabahları böyle oluyor insan. Herkesin vardır kılık değiştirmiş fena anıları.

Onları rüyalarda görmek cesaret ister. Hatırlamak daha büyük cesaret. Anlamak ise insanın kendiyle muhabbetini artırır. O zaman zaten sen artık "varsındır".

Biliyor musun ne düşünüyorum? Kendiyle konuşabilenler "vardır" sadece. Hiç ses vermiyorsan kendine, "olduğunu" nereden bileceksin ki?

İnsan kendi tarafında olmalı

Kendinle konuşmak için bir dilin olmalı. Yoksa sabahları, kötü bir ses, neler yapamadığını hatırlatarak, söylene söylene uyandırıyor insanı.

Neleri yapmayı unuttuğunu, zaten hep unuttuğunu. Kimleri araman gerekirken aramadığını, zaten vefasız olduğunu. O gün orada şöyle deseydin her şeyin bambaşka olacağını, ama bir türlü lafı gediğine koyamadığını...

Yenik başlıyorsun güne anladın mı? Kendi kendine, takımdan ayrı düz koşudasın bir bakıma. Kendi tarafında olmalı insan, kendi yanını tutmalı bilhassa sabahları, kahvaltıdan önce. Sabahları yataktan, şöyle söyleyeyim ben sana, insan yataktan bir takım halinde kalkmalı.

"İyi oynayan kazansın" demeli; hızlı koşan değil, güzel koşan göğüslesin ipi. Güzel koşmaya inanmalı fakat, ta derinden.

İpi göğüsleyemeyince, sonradan yani, pişman olmayacak kadar güzel şeyler biriktirmiş olmalı koşarken. Güzel şeyler biriktirdiğini insan hep kendiyle konuşa konuşa hatırlatabilmeli kendine.

Sana da olur mu? Sabahları en tuhaf şeyleri düşünürüm ben. Geriye kaç sabah kaldığını mesela. Bir aceleyle yaşamak ister insan böyle olunca. Binlerce şeye aynı anda başlamak istersin. Dev bir telaş küçültür gövdeni. Hayatın sadece kendi zamanı içinde yaşandığını anlayana kadar öğlen olur. Öğlen olunca zaten, dünya, güne doluşur, fena fikirlere yer kalmaz gürültüden. Sabahları kurulan kumdan kaleler yıkılır. Ama, biliyor musun?


Gerçekten istersen başlarsın

İnsan ancak gerçekten istediklerine başlayabilir. Sonra dönüp bakınca anlarsın ki, başlamış olduklarını istemişsin zaten; üzülecek bir şey yoktur. Onları istemeyi istemiyorsan o başka işte, sabahları insanın aklına onlar da üşüşür.

İnsanlık deryasında bir damla, insanın damlasında bir insanlık deryası olduğunu, kelimesiz, sessiz anladığından o sabahlarda, bir göğüs genişlemesiyle anlarsın ki, sen de aslında birisin. Birilerinden birisin sadece. Ne şefkatlidir bu, ne zalim aynı anda. Bitip gideceksin adını anlamayacaklar bir yandan, bir yandan sen de bir çizik atıp geçmiş olacaksın dünyadan.

Her dokunuş bir iz bırakıyorsa hakikaten sen basbayağı bir insanın ayak izlerini bırakacaksın yeryüzünde. İnsanlık adına küçük bir adım olacak belki, ama sen "güzel" yürümüş olacaksın.

Az gitmiş, uz gitmiş olacaksın yani, ama uzaydan bakılınca görülebilecek o şeyler arasında olmayacak ayak izlerin. Sen de uzaydan bakma o zaman kendine. Yakından bak, deli misin?

Kendine yakından bak

Sen de en tuhaf şeyleri sabahları mı düşünürsün? Durup dururken ilk sevişmen gelir mi aklına ve martıların ölmek için nereye gittiği? Türkçenin hiç de okunduğu gibi yazılmayan bir dil olduğunu keşfeder misin mesela aniden? Çok az sözcüğün numaracı olduğunu aslında...

Sigarayı bırakman gerektiğini, bırakırsan hayatının kaçta kaçını kaybedeceğini düşünür müsün daha yataktan kalkmadan, bırakmazsan kaçta kaçını?

Her elbisenin bir kaderi olduğunu, elbiselerin kaderlerini giyindiğimizi? Rüyalarda anne ve babalarımızın hep kılık değiştirdiğini? Sonra sen de mi kalkıp işe gidersin, benim gibi?

"Ece Temelkuran"

Squeeze - Is That Love

The Electric Prunes - Are You Loving Me More

4.07.2012

En İyi 30 Clash Şarkısı Vol.1


Clash efsanesi en iyi 30 şarkısıyla tekrar anıyoruz. Listemizin ilk on'u şu şekilde sıralanıyor.

1- London Calling

Yaptıkları tek şarkı "London Calling" olsaydı bile, onların rock tarihinde özel bir yeri olurdu. Her satırı anlam yüklü zamanın ötesinde bir Londra marşı. Rock'n roll'un dünyayı değiştirebileceğinin en büyük örneklerinden birisi.

2- Complete Control

Joe'nun gitar solosu, Strummer'ın haykırışı, melodisi, prodüksiyonu ve sözleriyle birinci sınıf bir şarkı. Strummer'ın "Ben size güvenmiyorum, siz bana neden güveneceksiniz ki?" deyişi akıllardan çıkmıyor.

3- (White Man) In Hammersmith Palais

Punk'ın hızına inat epik bir Clash şarkısı. Hafif başlıyor, yoğunlaşıyor, duygusallaşıyor, zirveye çıkıyor ve zarif bir şekilde finali yapıyor. Bir Dylan şarkısının punk'a uyarlanmış hali. Şarkının esin kaynağı ise Joe Strummer'ın bir reggae kulübünde geçirdiği tuhaf bir gece. Şarkının sözleri ise bir Bukowski kitabından fırlamış gibi.

4- Straight To Hell

Emperyalizme gönderme dolu bir haykırış. Jones'in vurucu gitarı, Topper'ın hipnotik beat'leri, Simonon'un dub basları ve muhteşem bir vokal. Sözleri ise bugüne kadar yapılmamış güzellikte.

5- I Fought The Law

Clash'ın cover yaptığı en güzel işlerden bir tanesi. Öyle ki şarkıyı onların şarkısı olmadığını kimse farketmemişti.


6- 1977

Bir dakika 40 saniyelik bir punk harikası. Kısalığına rağmen gücü tartışılmaz. Vurucu riff'leri eşliğinde "No Elvis, Beatles or Rolling Stones" kısmı unutulmaz. Tek kelimeyle çok cool.

7- Garageland

Hümanizmin doruklarına vurmuş bir Clash şarkısı. Dürüst, kibirsiz ve samimi. Sanki grubun hayata bakışını özetler nitelikte.

8- Safe European Home

İlk günkü tazeliğini koruyan, nefes kesici bir çalışma. Melodisi insanı hemen yakalıyor. Strummer-Jones vokal atışması çok güzel. Efsaneye göre Bruce Springstee'in favori Clash şarkısı budur.

9- White Riot

Punk'ın ciddiyetini vurgulayan bir Clash şarkısı. Birçok grubun punk'a yönelmesinde katalizör görevi gören bir dönüm noktası. Yetişin Londra'da isyan çıkmış.

10- Clash City Rockers

Punk şarkılarının gizli kahramanı. Açılış akorları insanın kanını kaynatıyor. İnsana verdiği enerjinin tarifi yok. Dinlemekten bıkılmayacak bir Clash şaheseri. Sex Pistols enerjisini ve agresifliğinin hayat bulmuş hali.

Listemiz devam edecek...

The Clash - London Calling

The Clash - I Fought The Law

Görünür Adam


Dün gece rüyamda eşcinsel kız kardeşimle konuştuğumu gördüm. Bırak eşcinsel olmasını, benim kız kardeşim bile yok. Fakat bu rüyaydı... Rüyaların hiçbir anlamı olmaması gerçekten çok kötü. Keşke uyuyarak bir şeyler öğrenebilseydim. Gelgelelim bu imkansız. Bunu hiç kimse yapamaz. Rüyalar sahtedir. Freud bir kokainmandı biliyorsun. Scarface'ten farkı yoktu.

Tiny Victories – Lost Weekend

Indian Jewelry – Overdrive

Yersiz Yurtsuz


Birinin bakışının dosdoğru beni hedef alması, dahası bu bakışa karşılık vermek benim için olabilecek en zor şeydi. On yaşlarımda bu sorunumu babama açtığımda "sen de gözlerine bakma o zaman, burunlarına bak" diyerek yıllarca kullandığım gizli tekniğin fikir babası oluverdi. Ellili yılların sonlarında lisansüstü öğrenimim sırasında üniversitede ders vermeye başladığımda, gözlüklerimi çıkartıp sınıfı seçilmesi imkansız bulanık bir görüntüye dönüştürmeden lafa girmezdim. Bugün dahi, kendimi televizyonda izlemek, hatta hakkımda yazılmış bir yazıyı okumak bana işkence gibi geliyor.

"Edward Said"

Hiç durmadan düşünüyordum, durmayı göze alamıyordum. Çocuksuluğumu belki de buna borçluyum. Biraz bayat ve kenarından yenmiş gibiydi çocuksuluğum, ama ona sahip olmaktan hoşnuttum.

"Samuel Beckett"

Robert Wyatt - Shipbuilding

Jens Lekman - The End of the World Is Bigger Than Love

3.07.2012

Çok hassas birileri


Bazı çok hassas insanlar bana vampirleri hatırlatırlar:

Biz kaba saba köylülerin ne kadar kanlarını içseler, daha o kadarını emmek isterler.

Onlar öylesine hassas, öylesine kırılgan, öylesine özeldirler ki…

Önce sizi eğitirler: Bir laboratuvar faresi gibi. Tavlamayı, baştan çıkarmayı, elde etmeyi harikulade iyi bilirler. Zaten onların hayatta işi, budur. Sonra, yani sizi ilişkinin kafesine tıktıkları andan itibaren, bu olağanüstü hassas ruhların esirisinizdir: Laboratuvar faresisinizdir. Sizi nevrotik bir fare yapmak üzre, duygu eletroşokları yollayacaklardır. Aynen deneysel psikoloji laboratuvarlarında yapıldığı üzre.



Esir fare kapatıldığı ‘ilişki kutusunda’ sağa adım atsa, şok yiyecektir. Sola adım atsa, şok yiyecektir. Yemek kutusuna doğru yollansa, şok yiyecektir: Yollanmasa, şok yiyecektir. Fare, ne zaman şok yiyip ne zaman yemeyeceğini asla anlayamaz. Zira nedensizce ve kuralsızca şoklar yiyerek iyice sersemletilecek, tarumar edilecek, sonunda da bombok bir nevrotik fare haline gelecektir.

Olağanüstü hassa, kırılgan ruhlar da, size aynen bunu yaparlar. Sizi tıktıkları ilişki kutusunda, “A, kalbimi kırdın” der, bir şok yollarlar. “Çok üzgünüm” der, şoku dayarlar. “Yine anlamadın beni” der, şoklarla kutunuzda, bunaltırlar.

Siz, giderek tuhaflaşırsınız. Kendinizi porselen dükkânında bir fil, bu aşırı hassas ruhların gül bahçesinde bir öküz, sırtındaki yumurta küfesiyle Eminönü-Tahtakale arasında ilerleyen bir hamal gibi hissedersiniz. Herhalükârda kaba saba, odun gibi filan, hissetmenizi kendinizi, karşınızdaki aşırı kırılgan ruh, mutlaka temin edecektir.



Bu ruh kafeslenmesi esnasında habire, ‘düzelmeye’, ‘incelmeye’, ‘anlamaya’, ‘doğru olanı yapmaya’ çalışır, çalışırsınız. Hatta inceldiğiniz yerlerden koparak; muhtelif parçalara ayrılırsınız. İşin içine bir nebze olsun akıl mantık sokmaya çalışır, avucunuzu ve yaralarınızı yalarsınız. Zira aşırı hassas ruhlar, sizi tesadüfi şok dalgalarıyla madara etmektedirler. Onu yaptın da bu değil; hayır! siz hep böyle bir mantık silsilesi için çırpının durun, kırgınım! anlaşılamıyorum! ah ben ne yalnız ne inceyim! deyip deyip ‘durduk yerde’ sizi siz olduğunuz için cezalandıracaklardır. Zira ağzınızla kuş tutsanız, bu aşırı hassas ruhların aşırı hassasiyet seviyelerini, tutturamazsınız.

Bunlar, aşırı hassasiyetleri yüzünden üzüledursunlar, bir de bakarsınız ki, sizi canhıraş bir şekilde üzmekte; ruhunuzu cayır cayır yakmaktalar. Onlar ise aşırı hassasiyet salıncaklarının konforunda, aslında tatlı tatlı sallanmaktalar.



Bir kere, hassasiyetleri öyle bir sabun köpüğü, öyle bir dokunduğunda dağılan balondur ki; bunlarla ne kadar çırpınsanız gerçek bir iletişim kuramazsınız. Ne kadar konuşsanız, sesinizi o kadar duyuramazsınız. Yavaş yavaş uyandığınız acı gerçek şudur: O kadar kendileriyle doludurlar ki, sizi görmemektedirler. Size bakmamaktadırlar. Kendileri o kadar mühimdirler ki, son kertede siz, umurlarında değilsinizdir. Onlar ve acıları. Onlar ve kırılganlıkları. Onlar ve sırları. Onlar ve kırık kalpleri. Onlar ve onlar.

Siz, cam fanuslarının önünde tepinmektesinizdir. O cam kırılmaz, aşılmaz, içine nüfuz edilemez bir camdır. O cam, onların ne denli iyi korunup sizinse ne kadar ortalıkta olduğunuzun da, en hain kanıtıdır: Acılar içinde oldukları iddiasıyla sizi fena halde acıtmaktadırlar. Hiç anlaşılamadıklarını iddia ederken, sizi anlamak için serçe parmağa kadar gayret sarfetmediklerini, özenle gizlerler. Kırık kalpler kontenjanını tamamen doldurduklarından, sizin paramparça olmuşluğunuzu kaydedecek mecalleri, tabii ki yoktur.

Gözyaşları, sizi silip süpürmek üzere hazır beklemektedir. İncelikleri, habire göğsünüzü delmeye hazır oklardan oluşur. En mühimi, sizi ciddi olarak, kendinizden soğuturlar. Bu hassas ve duygulu insanların, anlar gibi oldukları tek duygu kendi duygularıdır. Empati yetenekleri doğuştan felce uğramış gibidir. Ne kadar çırpınsanız, bu kafeste o kadar çaresiz kalırsınız. ‘Karışıklılık’ nedir bilmedikleri için, sizi hakikaten perişan etmeye muktedirlerdir.

Uyanmanız gereken mesele, ‘bu aşırı hassasiyetin’ değeri kendinden menkul bir reklam kampanyası olabileceğidir. Karşısındakine bu denli kör ve aldırışsız hiçbir hassasiyet, gerçek olamaz. Bu olsa olsa, bir kendi kendiyle dolu olma hali, bu nevi narsisizm, bir sahte duygulanımlar oratoryosudur. Perde indiğinde, böylesine berbat bir temsilin sizi nasıl olup da bu denli üzebildiğini anlamanız, epey zamanınızı ve emeğinizi, alacaktır.

"Perihan Mağden"

Heavenly - Starshy

Johnny Marr And The Healers - Bangin'On

Ben denize hala inanıyorum


fondaki şarkı bitti yavrum
pilotun apandisiti patladı
uçak düşüyor
ve birlikte ölmek kulağa hoş gelse de
ben atlamayı tercih ediyorum
olur ya denize düşerim
bir gemi geçer..

"Hakan Albayrak"

A Flock Of Seagulls - I Ran (So Far Away)

Seapony - Where You Go

Eskişehir'de yaşamak


BirinciBlog'da yazmış olduğum Eskişehir hakkındaki yazım..

Eskişehir en sevdiğim şehirler sıralamasında en üst sıralardadır. Lise yıllarım bu şehirde geçmişti. Doksanlı yılların ortasındaki bu dönemde bu şehir gerçekten ‘eski’ydi. Özellikle Yılmaz Büyükerşen hocanın belediye başkanı olmasıyla şehir tam anlamıyla bir Avrupa kenti suretine büründü. Eskişehir hayatımda silinemeyecek derecede birçok anıya ve duyguya ev sahipliği yaptı desem benim için bu şehrin önemini vurgulamış olurum sanırım. Kışı çok soğuk olan bu şehrin havasında bu soğuğa inat ayrı bir sıcaklık vardır. Şimdi Türkiye’de yaşanabilir şehirler sıralamasında 3. sırada olan Eskişehir’de yaşamak için nedenleri sıralamaya başlayalım.

BİR AVRUPA KENTİ HAVASI

Eskişehir’de bir Kuzey Avrupa kentinin dinginliği ve huzuru vardır. Trafik çok fazla değildir. İstediğiniz her yere yürüyerek gitme olanağınız vardır. Bisiklet kullanarak bu şehirde rahatça gezebilirsiniz. İnsanlar birbirine saygılıdır. Buranın halkı öğrencileri sever ve değer verir. Sevgi ve hoşgörü o kadar önemli ki bu hayatta. Bunun farkına varmak bile büyük bir erdem insan için.



PORSUK NEHRİ

Ortasından nehirler geçen şehirler her zaman insana bir huzur vermiştir. Bir şekilde beton yığınları arasında bir su birikintisinin varlığı insanı rahatlatır. Tuna Nehrinin böldüğü Budapeşte, Arno nehrinin olduğu Floransa, Neckar nehrini barındıran romantik kent Heidelberg, Seine nehri üzerine kurulmuş Paris ya da bir Venedik ne güzel şehirlerdir. Porsuk kenarında oturup bir kahvaltı yapmak, arkadaşlarla muhabbete dalıp zamanı unutmak, Sevdiğin insanı düşünmek ne güzel şeylerdir. Şairin dediği gibi:

hâlâ porsuk kenarında türer dumanım
al sevgilim anne ol bununla
kapılar gıcırdıyor öfkesi geriliyor kınımın
das kapital kadar incesin
görüyorum ellerini…

Oysa ki ben Eskişehir’de Porsuk kenarında seni düşünürken ne çok hayallere dalmış, şemsiyesiz ne kadar çok ıslanmıştım.

ESKİŞEHİR’DE ÖĞRENCİ OLMAK

Bu ülkede öğrenci olunabilecek en güzel şehir kesinlikle Eskişehir’dir. Bir kere gerçekten ucuz bir şehirdir. Değişik alternatifleriyle aradığın çoğu şeyi bulabilirsin. Her şey öğrencilere göre düzenlenmiştir. Anadolu ve Osmangazi Üniversitelerinin kampüsleri çok güzeldir. Öğrenciler arasındaki arkadaşlık bilinci çok gelişmiştir. Eskişehir’de öğrenci evlerinin ayrı bir tadı vardır. Çok güzel ev partileri yapabilirsin. Ve kış ayrı bir güzel yakışır Eskişehir’e. Kış mevsiminde sosyal medya yoluyla binlerce öğrenci toplanıp kartopu oynayabilir. Bu yüzden Eskişehir’de aşık olmak, birini sevmek çok güzeldir. Artık yolda tanıdık görmekten bıkmıyorsanız bu şehir tam size göredir.



ESKİŞEHİRSPOR

Eskişehirspor şehir takımı olmanın en güzel örneklerinden birisidir. Şehriyle bütünlenmiş bir takım olmanın her hali yaşanır Eskişehir’de. Bütün maçlar bir bayram havasında geçer. Bandosuyla stadyumda neşeli ezgiler eşliğinde maç izlemenin keyfine varabilirsiniz. Özellikle galip gelinen maçlardan sonraki ruh hali inanılmazdır. Eskişehirspor taraftarı olmak demek popüler kültüre isyan etmek, dekoder tüccarlığına hayır demek, bir gol sevinci yaşayabilme ihtimali için 90 dakika beklemek demektir özünde. Ayrıca Eskişehir’de siz siz olun başka takımın formasını giymeyin derim. Her şeye rağmen bir Türkiye gerçeği olarak fanatizm olayları burada da yaşanmakta olup, özellikle kaybedilen maçlardan sonra dayak yeme ihtimaliniz mevcuttur. Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevmiştim misali. Bu kadar kusur kadı kızında da olur diyerek Es-es-es-ki-ki-ki-eski-eski-es nidaları ile bu konuyu kapatalım.

YILMAZ BÜYÜKERŞEN

Bir şehrin belediyecilik anlayışının temelinde insanlara göre yaşanabilir bir kent yaratmak olmalıdır. Maalesef Türkiye’de belediyecilik anlayışının çoğunda sırtını siyasi hükümete yaslayıp Twitter’dan insanlara laf sokma, resmi bayramlarda bilmem kaç bin top dağıtma anlayışı hakim olmuş durumda. Oysaki sanatçı ruhlu Yılmaz Büyükerşen hoca siyasi iktidarın nimetlerinden faydalanmadan Eskişehir’i yaşanabilir kent haline getirmiştir. Sanatı ve sanatçıyı seven bir insanın hayata bakışı her zaman farklıdır. İnsana dayalı belediyecilik anlayışının en güzel örneklerinden birisidir Eskişehir. 1999’da Büyükşehir belediye başkanı olan Profesör Yılmaz Büyükerşen 2009 yerel seçimlerinde %50 üzeri bir oyla yine belediye başkanı olmuştur. O Eskişehir’i, Eskişehirlide onu sevmeye devam etmektedir.



DEMİRYOLU KÜLTÜRÜ

Eskişehir demiryolu kültürünün en geliştiği şehirlerden bir tanesidir. Burada tren deyince insanların aklına konserve kutuları gelmez. Eskişehir’de demiryollarında çalışmayanlar bile Sabo nedir bilirler. Sabo kokusunu özleyen insanlar vardır. 1998 yılında kapanıncaya kadar demiryollarına nitelikli personel yetiştiren Demiryolu Meslek Liseli bu şehirdeydi. Üç büyük şehre ulaşım genelde tren ile yapılır. Eskişehir’in o küçük ama melankolik garı 24 saat cıvıl cıvıldır. Birileri uğurlanır, birileri karşılanır, sıcak kucaklaşmalar yaşanır, gözyaşları akar, sevda sözleri söylenir mutluluk ya da ayrılıklar üstüne. Ayrıca Eskişehir’in çok gelişmiş bir Tramvay ağı mevcuttur. Şehrin içinden yılan gibi süzülen tramvay’da seyahat etmek keyiflidir. Kadın vatmanlara selam verirseniz, onlarda size sıcak bir gülümseme ile karşılık verirler.

MİTHAT KÖRLER

Eskişehir denilince akla gelen en önemli şarkıcı Mithat Körler’dir. Her ne kadar yaptığı müziği pek beğenmiyor olsam da sanatçımız hafif müzik başlığı altında memleket temalı eserler üretmeye devam etmektedir. Özellikle parklarda, bahçelerde, çiçekler arasında, trenlerde klip çeken unutulmaya yüz tutmuş bir ekolün zamana direnen son kalesi gibidir kendisi. Unutulmamalıdır ki içinde Eskişehir olan her türlü etkinliğin içinde mutlaka Mithat Körler’in olması bir fizik kanunu gibi geçerliliğini korumaktadır.



YEME-İÇME

Eskişehir’de her türlü damak tadına hitap eden çok geniş yemek kültürü vardır. Mesela hamburger yemek için illa dünyaca ünlü bir fast food restaurant’ına gitmenize gerek yoktur. İtalyancada ‘küçük çam ağacı’ anlamına gelen Pino gidilmesi gereken bir lezzet durağıdır. Meşhur Çibörek için Alpuda’ki Sülayman Abi bir numaradır. Bunun için 40 km yol gidemem diyorsanız şehir merkezindeki Kırım ve Papağan en önemli adreslerdir. Meşhur Eskişehir köftesi için alternatif çok fazla olsa da Rodop Köftecisi, Tuna köftecisi, Kocausta ve Köfteci Ali önereceğim isimler. Ayrıca köftenin yanında mutlaka Şıra içilmelidir. Eskişehir’e gelirseniz Balaban’ı tatmanızı öneririm. Bunun için en güzel adresler Hüsmen ve Abdüsselam’dır. Kahvaltı için “Acıktım” güzel bir yerdir. Fiyatlar biraz tuzlu olsa da insana keyif verir. Çorba için Sıcaksular’daki Mahir’i ve Hamamyolu’ndaki pasaj içerisindeki Orhan’ı öneririm ama sadece öğlenleri açıktır. Şayet sabaha karsı bir yerde çorba içeceğim diyorsanız Onur İşkembe tek adrestir. Erkek erkeğe meyhane yapılacaksa Kör Kamil veya Su Boyundaki Gaziantep favorimdir. Kızlı erkekli gideceğiz diyorsanız ise Bomanti’yi tavsiye ederim. Ama gitmeden önce mutlaka rezervasyon yaptırın derim. Eskişehir-Bursa-Kütahya yolu üzerinde Eskişehir’e çok yakın mesafede ünlü Ayten Usta’nın çok hoş yöresel yemekleri vardır. Yolu buradan geçenlerle şiddetle tavsiye ederim. Fiyatlarda uygundur ayrıca. Görüldüğü gibi Eskişehir’de yemek için çok fazla seçenek mevcuttur.


 
GEZELİM GÖRELİM

Eskişehir’e geldiniz diyelim. Nereleri gezelim diye bir soru sorabilirsiniz. Şöyle bir liste çıkaralım o zaman. Sazova Bilim Sanat ve Kültür Parkı, Kent Park, Japon Bahçesi, Şelale Park, Odunpazarı Evleri, Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, Porsukta bot ve gondol gezisi, Devrim Arabası Müzesi, Şehri- Aşk Adası, Karikatür Müzesi, Hava Müzesi, Yazılıkaya, Seyit Battalgazi Türbesi, Sivrihisar Pesinus Antik Şehri, Yunus Emre Türbesi, Nasrettin Hoca Türbesi. Özellikle ilk yerli arabamız olan Devrim’in acıklı hikayesi mutlaka bilinmelidir.

KAFELER VE BARLAR

Eskişehir’in en güzel yönlerinden biri çok gelişmiş bir kafe ve bar kültürünün olmasıdır. Genelde hepsinin birbirine yakın olmasından dolayı bir gecede bir çok mekanda değişik alternatifleri denemek mümkündür. İster istemez bazı mekanlar artan popülerliğine paralel olarak öğrenciyi nasıl soyarım mantığı gütmeye başlamıştır. Eski ismiyle Vural Sokak olan Barlar Sokağı genelde öğrenciye hitap eder. İstanbul’un önemli alternatif müzik mekanlarından Peyote bu sene içerisinde bir şubesini de bu sokakta açmıştır.

İşte kısaca Eskişehir böyledir. Bir şehri sevmek için basit neden yeterlidir. Bazen bir şehri bir insan gibi seversiniz, bazen de bir insanı bir şehir gibi. Anahtar kelime çok basit ‘Sevmek”.  Bir dönem sırf bu yüzden kalbimin yarısını Eskişehir’de bırakmıştım
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...