12.12.2017

Evrenin Hakimi Adam


Frida Kahlo, yetenekli bir sanatçının ötesinde zorlu bir yaşam hikayesinin başrolünü oynamış bir karakterdir. Aslında buna yaşam hikayesi yerine 'yaşam mücadelesi' dersek daha doğru olur sanırım. Bu güçlü kadının hayatında yaşadığı ilk travma altı yaşında geçirdiği çocuk felci sonucunda bir bacağının engelli kalmasıydı. Frida’nın kendi tabiriyle hayatında “iki büyük kaza” vardır. Bu kazaların ilki onu yatağa mahkum etmiştir. 18 yaşında geçirdiği bir trafik kazası bütün hayatını değiştirdi. Okuldan eve dönerken bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu, tramvayın demir çubuklarından birisi Frida'nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. Kazadan sonra çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğinde hayali oğlu Leonardo için bir doğum belgesi bile hazırlar Frida Kahlo. İkinci büyük kaza ise Diego’dur. Aşık olduğu adam.  Komünist, Ressam Diego Rivera. Rivera, Meksiko City'de San Carlos Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenciyken bir öğrenci olayı sonrasında okuldan atılmış, bir süre İspanya ve Paris'te yaşamış ve Picasso, Modigliani gibi sanatçılarla dost olmuş, 1921'de ülkesine geri dönmüştü. Kendisinden tam yirmi bir yaş büyüktü Diego Rivera. İki kez evlenmişti, çocukları vardı. Çapkınlığı ve sadakatsizliği ile bilinen bu çirkin adamda bir şeytan tüyü vardı. Herşeyin ötesinde  Diego Rivera çok yetenekli bir sanatçıydı. Belki de bu ikilinin arasındaki bu derin tutkusunun sırrı sanata duyulan bir aşktı. Aralarındaki aşka bir isim bile konmuştu "bir güvercin ile filin aşkı."


Şimdi hikayemize dönersek. Kapitalizmin en büyük babalarından biri olan Nelson Rockefeler, 1932'de Diego Rivera'nın bazı mural çalışmalarını gördükten sonra Rockefeller Center bünyesindeki RCA Binası için bir mural yapmasını teklif etmişti. Rivera başta daveti reddetmiş ancak 21.000 dolarlık bir teklife ikna olmuştu. Resmin yapılacağı duvar binanın lobisinde, girişin tam karşısında 17 metre yükseklikte ve 63 metre uzunluğundaydı. Rockefeller, resim için temayı yol ayrımında, geleceğin seçimine umutla ve geniş bir vizyon ile bakan insan olarak belirlemişti. "Kavşaktaki Adam" ismiyle 1933 yılında muralin çalışmalarına başlanmıştı. Yeri geliyor Rivera günden 20 saat bu eser üzerinde çalışıyordu. Elbette çoğu zaman yanında eşi Frida Kahlo oluyordu. 24 Nisan 1933'de New York World Telegram gazetesi komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle murale saldıran bir makale yayınladı. Bu makalenin yayınlanmasından sonra Diego Rivera resme Lenin'in portresini ekledi. Elbette bu tepkiler sonucunda Rockefeller sanatçıdan Lenin portresinin kaldırmasını istedi. Ama Diego bu isteği reddetmiştir. Bir hafta sonra Diego iskele üzerinde çalışırken şirket yetkilileri yanlarına güvenlik görevlilerini alarak ona bir mektup ve bir çek uzatarak işe son vermelerini istediler. Çekle 14.000 dolarlık bir rakam ödenmiş, mural paneller ile kapatılarak halkın görmesi engellenmiştir. Şubat 1934'de parçalanarak ortadan kaldırılmıştır.

Bütün bu olayların yaşanacağını sezen Diego asistanı Lucienne Bloch'tan gizlice murali fotoğraflamasını istemişti. Rivera 1934’te Lucienne Bloch’un çekmiş olduğu bu siyah beyaz fotoğrafları referans olarak kullanarak, aynı tabloyu “Man, Controller of the Universe" olarak yeniden adlandırmış ve Meksiko City’deki “Palacio de Bellas Artes” Güzel Sanatlar Sarayı’nda daha küçük bir ölçekte ve bazı ufak tefek değişikliklerle yeniden gerçekleştirmişti.  

Aşağıdaki videoda bu duvar resmi hakkında daha detaylı bir anlatım mevcuttur.


Gitmek


Bitince, çekip gitmeli. Uzatmalarda gol atma hayaline kapılmadan, sessizce, efendice terk etmeli sahayı. İster bir iklim, bir şehir, ister bir aşk, bir insan, ister bir savaş, bir inanç olsun; yenilince, tüketince direnmemeli. Bırakıp gitmeyi, yaşanmış olanın güzelliğini korumayı bilmeli.

"Oya Baydar"


 

Tantana'nın Kahvesi


İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Rami’de ‘Tantana Mustafa’, nam-ı diğer Mustafa Kurtuluş'un, 70’li yılların başından 80’li yılların ortalarına kadar işlettiği ‘Tantana’ isimli Türkiye’nin ilk rock cafesi. Bir anlamda İngilizlerle özdeşleşen "pub" geleneğinin Rami'deki "rock" versiyonu. Rock cafelerin daha isminin geçmediği bir zamanda, bir semt kahvesini rock kültürünün filizlendiği ve yoğrulduğu bir mekana çeviren Tantana Mustafa, müdavimlere pikaptan Led Zeppelin ve Deep Purple gibi gruplar dinletirmiş. Ayrıca kendisininde Türkiye’nin en iyi gitaristlerinden birisi olduğu söylenir.

Hardal grubunun hikayelerinde de adı geçen 'Rami Sound'un efsane kahvesinde öncelikli unsur müzik; sonra çay, kahve, tavla, satranç olarak sıralanıyormuş. Bir dönemin kurtarılmış bölgesi için Mustafa Kurtuluş, "Hiç kimse aç kalmadı, hiç kimse zengin olmadı," diyor.

5.12.2017

Vicdan


Litost, başka dillere çevrilmesi olanaksız Çekçe bir sözcüktür. Adamakıllı açılmış bir akordeon gibi sonsuz bir duyguyu, başka birçok duyguların birleşimi olan bir duyguyu anlatır: Hüzün, acıma, pişmanlık ve özlem. Sözcüğün ilk hecesi, terk edilmiş bir köpeğin sızlamasını duyuracak biçimde uzun ve güçlü bir biçimde vurgulanır.

Türkçe'de de buna benzer bir sözcük vardır aslında. Vicdan. Edebiyattan, sinemaya, günlük hayattan içimizdeki en karanlık koridorlara iyi ve kötü arasındaki ince çizgi. TDK'ye göre Vicdan;  Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç'tür. Aslında vicdanın net bir tanımını yapmak çok zordur. Vicdan, adalet, sevgi, saygı, acıma, dürüstlük, empati gibi birçok sözcüğü içinde barındırır. Bir tür adalet terazisi olarak kişisel hesaplaşmalara yataklık eder. Bu yüzden sürekli olarak bilinci uyarır, uyumaz. Tanrısal bir güç olarak herşeye şahit olur, yeri gelir tanrıyla hesaplaşır. Vicdan insanın son sığınağıdır. Kalbe en yakın, naif, kırılgan, insanı insan yapan içimizdeki son romantiktir.

Vicdan, bu modern denilen çağda ihtiyacımız olan en büyük nimettir aslında. Hayvanlara, kadınlara, doğaya, geleceğimize ve dünyaya karşı en acımasız şiddetin yaşandığı bu zaman diliminde en büyük eksikliğimiz. Kalabalık şehirlerde, apartman daireleri arasında sıkışmış büyük yalnızlığımızda temposu gittikçe düşen vicdanımızın sesine kulak verelim. Birazcık olsun vicdanımız sızlasın, ruhumuz üşüsün...


4.12.2017

5 PAZARTESİ ŞARKISI


*Fotoğraf: Lorenzo Meloni, 2013 Lübnan

Bugün günlerden yeni bir Pazartesi. 5 şarkılık listemizin konusu ise sevdiğim müzik insanlarının yayınlamış oldukları yeni şarkılar. Ne diyordu hisli bir yazar;

"Ev kuşuyduk biz. Radyo dinlerdik, çay içip bisküvi yerdik, bu da yetmezdi bisküvimizi çaya batırırdık: Gülüşümüzün bütün dişleri tamdı da gençliğimizin üç dişi eksikti."

Müziğin ve vicdanlarımızın hiç susmaması umuduyla. Hepinize Mutlu Pazartesiler..

Django Django – In Your Beat



El Perro Del Mar – Fight For Life



The Fratellis – Stand Up Tragedy



Teleman - Bone China Face



Björk - Blissing Me

20.11.2017

5 PAZARTESİ ŞARKISI


Bugün günlerden yeni bir Pazartesi. Beş şarkılık listemizin konusu ADA Müziğin 10. yılına özel 1996 yılında çıkarmış olduğu "Sular Yükseliyor" albümünden seçtiğim şarkılar. Memleket tarihindeki en güzel toplama albümlerden bir tanesi olan Sular Yükseliyor "Yüksek Dinlenecek Ondört Türkçe Rock Şarkısı" manifestosunu albümün kapağına kazımıştı.  

Albümün önsözünde ise şunlar yazıyordu. "ADA'nın 10. yılında müzik endüstrisi Türkiye'de hızla gelişiyor. Hergün yeni bir 'sanatçı' yaratılıyor. Müzik kanalları, radyo istasyonları, büyük müzik marketler pıtrak gibi çoğalıyor. Ve artık "Unkapanı Plakçılar Çarşısı"ında dev yapım şirketleri var. ADA, bunlardan biri değil; olmayı da düşünmüyor. Çünkü müziğin bir seri üretim ve gündelik tüketim nesnesi olmasını kabul etmiyor. Her geçen gün tekdüzeleşen, birbirine benzeyen pop, arabesk, fantazi gibi türlerle ilgilenmiyor. ADA imzasını taşıyan albümlerin kalıcılığını önemsiyor. Varolanı reddeden, unutulanı unutturmayan, gelenekselle geleceği bugünde birleştiren bir müzik arşivi yaratmayı hedefliyor. Bu nedenle 'rock' ADA koleksiyonunun önemli bir alt başlığı. Çünkü rock, "cesur ve yeni bir dünya için verilmiş sözdür". Çünkü rock, "ötekileri" korkutuyor. Onların canlarını sıkıyor. Onlara çevrelerinde suların yükseldiğini, yakında iliklerine kadar ıslanacaklarını söylüyor. Ve çünkü rock, "bugün kaybeden elbet yarın kazanacak" diyor ve "bugün en önde giden yarın sona kalacak".

Bir bilgenin dediği gibi "Yolculuk etmek, çok işe yarar, düş gücünü çalıştırır. Gerisi yalnızca düş kırıklığı ve yorgunluktan ibarettir."

Ülkeler, şehirler, sokaklar, müzikler, kitaplar, insanlar ve aşk'lar. Yolcuğunuz hiç bitmesin. Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Kumdan Kaleler - Evde Yoklar




İstasyon - Yeminin Mi Var



Kesmeşeker - Tut Beni Düşmeden



Mor ve Ötesi - Yalnız Şarkı



Nekropsi - Crying Game



BONUS: Kramp - Lan N'oldu

17.11.2017

Music From The Penguin Cafe


Bugün tozlanmayan albümler köşesinde 1976 yılına uzanıyoruz. The Penguin Cafe Orchestra grubu 1970'lerin en özgün albümlerinden birine "Music From The Penguin Cafe" ismini vermişti. Sürreal albüm kapağı ve yerleşik müzik kalıplarını hiçe saymasıyla albüm müzik tarihinin en özgün çalışmalarından birisi olmuştur. Grubun kurucusu Simon Jeffles, Fransa'da yediği balıktan zehirlendikten sonra rüyasında bu grubu kurması gerektiğini görmüştü.

3 yıllık bir sürede kaydedilen 45 dakikalık bu albüm caz, avangart, barok ve pop unsurlarıyla destansı enstrümantal bir yapıya bürünüyordu. Albüm'ün ilginç bir yönü ise grubun kariyerindeki tek vokal performansı olan 'Milk' şarkısının bu albümde yer almasıydı. Üstelik bu vokal performansı sadece tek sözcükten oluşuyordu. Bir aşk ilişkinin görkemli hikayesini anlatan muhteşem isimli "The Sound Of Someone You Love Who's Going Away And It Doesn't Matter" şarkısı grubun yaptığı müziğe özet tadında bir giriş dersek yanlış olmaz sanırım. 


16.11.2017

Avustralya'nın En Sevilen Sahte Şairi


Edebiyat tarihinin en ilginç olaylarından bir tanesi 1940'lı yıllarda Avustralya'da yaşanmıştı. Ernest Lalor Malley, ülke tarihinin en ünlü şairlerinden biri olarak bilinir. Aslında Malley hiçbiri anlamlı olmayan sadece 16 adet uydurma şiir yazmıştır. İşin aslına dönersek, Malley ismi, genç ama muhafazakar iki Avustralyalı şair James Phillip McAuley ve Harold Frederick Stewart tarafından, modern Avustralya şiiri karşısında duydukları öfke ve bu akımın ateşli savunucularından Angry Penguins dergisi editörü Max Harris'e bir ders vermek amacıyla uydurulmuştur. Her ikiside ordu mensubu olan McAuley ve Stewart, Malley'in şiir antolojisini canlarının sıkıldığı bir gün sadece çevrelerinden gördükleri neslelerden türetmişlerdir. Örneğin;

"Bataklıklar, Çamurlu Topraklar, Ariyet Çukurları ve,
Durgun suyun hizmetini sunduğu o diğer yerler,
Değil miydi bizi besleyen."

dizeleri sivrisinekler hakkındaki bir Amerikan ordu raporundan alınmıştı. İkili tarafından kurgulanan sahte bir kızkardeş, Temmuz 1943'de genç yaşta tiroidden öldüğü iddia ettiği ağabeyinin şiirlerini dergiye gönderdi. Editör Harris derginin 1943 Sonbahar sayısında "Kararan Güneş Tutulması" başlığı altında bu şiirlere yer verdi. Hatta hızını alamayarak Ern Malley'i şair Dylan Thomas'a benzeterek övgüler yağdırdı.

25 Haziran 1944'te Sunday Sun gazetesi ikilinin sözde şairi ve şiirlerini nasıl kurguladıklarını detaylı bir biçimde itiraf ettikleri bir yazı yayınladı. Bunun üzerine bizim meşhur editörümüz yandı gülüm ketan helva ama olsun diyerek, ikilinin bilinçsiz de olsa güzel şiirler yazdığını iddia etti.

Gerçek edebiyat ölmez, seksenler unutulmaz diyerek son sözü Paul Engemann kardeşimize bırakıyoruz... O zaman dans...


En Canlı Müzik


Yıl 1982. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres, Almanya'da yayınlanan Bio'nun İstasyonu programına konuk oluyor. Programda mekan olarak eski bir tren istasyonu kullanılıyordu. Barış Manço canlı performansları öncesi programın sunucusu ile keyifli bir sohbet yapıyor ve ardından Hal Hal icra ediliyordu. Bir tren vagonunda canlı olarak çalınan parçada özellikle basta Ahmet Güvenç ve klavyede Kılıç Danışman adeta döktürüyordu. Canlı müzik nedir sorusunun cevabı gibi bir performans. Ne varsa eskilerde var diyerek tekrar o günlere dönüyoruz... 


2.10.2017

5 PAZARTESİ ŞARKISI


 "İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri ama olamadıkları 'kişi'yi anlatırlar."

Yusuf Atılgan

Günlerden yeni bir pazartesi aylardan Ekim. Arafta olmak misali bir yanımız sonhabar, bir yanımız kış. Bugün 5 şarkılık listemizin konusu birbirinden değerli müzisyenlerin hayatlarının bir döneminde yaşamış olduğu ilginç anılar ve bazı şarkıların öyküleri eşliğinde o müzik insanlarından seçmiş olduğum şarkılar. 

Hüzünlü bir kadının söylediği gibi: "Huzurlu olmayı öğreniyorum, kendi yanıma uzanmışım sessizce."

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Cem Karaca ve Apaşlar - Oy Bana Bana

Yıl 2003. 6-7 Eylül tarihlerinde Coca- Cola (Captain Fantastic filminde geçen doğru ifadesiyle zehirli su) Türkiye'de ''Rock'n Coke'' adı altında bir festival gerçekleştireceğini duyurur. Bir anlamda Amerikan emperyalizminin en önemli simgelerinden biri olan bu markanın bir festival gerçekleştireceğinin duyulması üzerine, Türkiye'deki barış yanlısı gençler bir ''karşı festival'' fikri ile "Rock Şişede Durmaz" sloganı ile Barışa Rock'ı düzenlemeye karar verirler. Bazı kesimlerin itirazına rağmen festivalde yer alması düşünülen isimlerden biri de Cem Karaca'dır. Festival günü Cem Karaca evde huzursuz. Eşine "gelmezler bu adamlar" diyerek bir taraftanda biraz demleniyor. Aksilik bu ya o gün Cem Karaca'yı almaya giden araba yolda arızalanıyor. Ama bir şekilde Cem Karaca'yı alıyorlar ve sahneye çıkıyor. Konser sırasında bir ara sahneden düşüyor. O esnada konseri izleyen yaklaşık 10.000 kişi de büyük bir sessizlik. Hemen görevliler müdahale ediyor ve Cem Karaca tekrar sahneye çıkıyor. Seyirciler hep bir ağzından "Cem Baba sen bizim her şeyimizsin" sloganının atmaya başlıyor. Usta sanatçı bir bakıyor ki başından hiç çıkarmadığı şapkası yok. O kargaşa esnasında muhtemelen şapka bir yerlerde düşüyor. Cem Karaca seyicilere dönerek "Şapka nerde ya, muhtemelen Uzan grubundan birisi almıştır." diyor. Hikayenin aslı ise o dönem Cem Karaca Star gazetesinin seslendirmesini yapmış ama parasını vermemişler. 



Neşet Ertaş - Ah Yalan Dünya

Bu anı için sözü Kalan Müzik'in sahibi Hasan Saltuk'a bırakıyoruz. Sene 2000. Kurduğumuz güven ilişkisinin de etkisiyle ikna oldu sanırım, Harbiye Açıkhava'daki konsere. Kulisteyiz. Neşet heyecandan titriyor. Bir duble rakı vermeye yeltendim, istemedi. "Hasan, bizimkiler dışarıda mı?" diye sordu. Sanıyor ki konsere sadece İstanbul'da yaşayan Kırşehirliler gelmiş. "Abi yok" dedim, "Bak şu perdenin kenarından, kimler var." Üniversite öğrencilerini, her yaştan insanı, o tıklım tıklım kalabalığı görünce istedi, önce kabul etmediği o dubleyi.

Bir de, "Senden bir ricam var, bizimkiler, bir ceplerinde konyak şisesi, bir ceplerinde tahta kaşıklar dışarıda bekliyorlardır. Garibanlar bilet alacak parayı bulamamıştır, benim paramdan kesin, garipleri içeri alın" dedi. Kapının önüne çıktım, 80-100 kişilik bir grup, aynen onun dediği gibi çimenlerde oturuyor. Zaten konser de, onlar girdikten sonra başladı esas.

Şener Şen'le, Arif Keskiner de oradaydı. Kırşehirliler kaşıklarla oynamaya başlayınca, korumalar engellemeye çalıştı önce. Şener'le Arif korumaları devreden çıkarınca, Neşet'in de keyfi yerine geldi. İşte o konserle yeniden barıştı Türkiye'yle. Bir yandan albümler, bir yandan Türkiye'nin her yerinden konser teklifleri... Buraya yerleşme kararı aldı sonunda.




Taner Öngür - Kara Kız

Değerli müzisyen Taner Öngür'ü Moğollar'ın bascışı olarak tanıyoruz. Taner Öngür geçtiğimiz ay 'Elektrik Gramofon' isimli bir plak çıkardı. Sadece 250 adet basılan plağın neredeyse tamamı bir günde Kadıköy Plak Günlerinde satıldı. Şu an plak tükenmiş durumda ve yeni bir baskısı bekleniyor. Hikayemize gelirsek; Taner Öngür askerliğini yaptıktan sonra, 1980 askeri darbesi öncesi Almanya Frankfurt'a gidiyor. Kaldığı mekan 1968 öğrenci hareketleri sırasında işgal edilmiş on katlı meşhur bir İşgal Evi. Her katında on oda bulunan binanın bir komitesi var ve demokratik bir işleyiş düzeniyle ortak kararlar alınıyor. Bir nevi kominal bir yaşam alanı. Binada kimler yok ki. Anarşistler, punklar, hippiler, yeşil hareketin doğuşunda yer alan aktivistler. Taner Öngür ve arkadaşlarından oluşan dört kişilik Türk grubuna en üst katta yer veriliyor. Türkiye'de darbe olduğunu o binada kalan kişilerden öğreniyorlar. Bu sırada işgal evinin birçok konuğu oluyor. Hatta bazı okullardan öğretmenler, öğrencilerini yanlarına alarak evi gezdiriyorlar. Taner Öngür ve arkadaşları bu ziyaretçiler için bir odada müzik yapıyorlar. Herkesin korktuğu hatta işgal evinde kalanların bile yaklaşmaya cesaret edemediği ve her eylemde hep en ön safta yer alan yaklaşık 100 kişilik Berlinli bir punk topluluğu bizim Türklerin en iyi arkadaşı oluyor. O dönemde Frankfurt Havalimanı'nı büyütmek için orman kesilmek isteniyordu. Malum yaşanan atmosfere paralel olarak işgal evi fazla mesai yapıyordu. Gösteriler, eylemler, konserler. Bu nedenle kaldıkları bina sık sık polis tarafından kuşatılıyordu. O kuşatmalarda kim hangi enstrümanı bulursa pencerelerden polise karşı ses'li bir tepki veriyordu. Bizimkilerde bu tür kuşatmalarda davul ve zurna ile Alman polise karşılık veriyormuş.




Frank Zappa - Montana

Şimdi sözü Frank Zappa'ya veriyoruz:

1971 kışıydı, Stockholm'deydik. İki konser vermiştik. Salondan çıkarken iki oğlan durdurdu beni. Çılgın bir fikirleri olduğunu, onlara katılıp katılmayacağımı sordular. Küçük kardeşleri Hannes, ertesi gün okulu olduğu için konsere gelememişti. Birlikte eve gitseymişiz, ben Hannes'in odasına girip 'sen bana gelmeyince ben sana geldim' diyerek onu uyandırsaymışım. Peki dedim, şehrin 20 kilometre dışındaki evlerine gittik. Hannes'i uyandırdım. Tahmin edilebileceği gibi, çok şaşırdı. Annesiyle babası da yataktan kalkıp geldiler. Çok hoş insanlardı. Sabah 5.30'a kadar mutfakta oturup politika konuştuk.




Kesmeşeker - Metin Kurt Yalnızlığı

Metin Kurt. Türk futbolunun aykırı ismi. 1971-73 yılları arasında üç kez üst üste şampiyon olmuş Galatasaray takımının sağ kanattaki yıldızıydı Metin Kurt. Aynı zamanda altı yıl boyunca aralıksız olmak üzere 26 kez de milli formayı sırtından çıkarmamıştı. Bir zaman Türkiye Kupası’nda Galatasaray finale çıkıp da futbolcu primleri ödenmeyince, Metin Kurt dört arkadaşıyla beraber idmana yarım saat geç çıktı. Kulübün menajeri tarafından futbola anarşi sokmakla suçlandı, sonra da futbolun patronlarıyla yıldızı hiç barışmadı. Bir sonraki sezon sözleşmesi kendisine sorulmadan, normalden düşük bir paraya uzatıldı. Çoğunlukla kadro dışı bırakıldı, pirimleri ödenmedi. Oynadığı maçlardaysa iki devreyi iki ayrı kanatta, kendi ifadesiyle “sahanın yöneticilere uzak, halka yakın bölgelerinde” oynayarak doldurdu. Sonraki süreçtede Kayserispor’a satıldı. 2.Lig’deki Kayserispor’da da göze batmaya devam etti. Maden-İş grevinde sendikaya destek olmak için halktan para topladı, hatta metal fabrikasında işe girdi. Bir dönem basına demeç verme yasağına çarptırıldı. Yasağa uymayınca da kadro dışı kaldı. Fakat işçiler o kadar baskı yaptı ki, yönetim cezayı geri almak zorunda kaldı. İşte o Metin Kurt bir anısı şöyle anlatıyordu:

İzmir'de Polonya'yla milli maçımız vardı. Bu maç yöneticiler için de halk için de çok önemli bir maçtı. Çünkü o maçta kazanırsak bir moral kaynağı olacaktı halka. Ve o maçı biz 1-0 kazandık. Maçtan sonra halk bindiğimiz otobüsü neredeyse omzuna alacak, öylesine çoşkulu. O sırada pencereden dışarı bakıyorum ben, bir baktım bir çocuk kalabalığın arasından fırlayıp geldi. Zıplaya zıplaya otobüse vuruyor, Metin Abi! Metin Abi! diyor bana, diyor ayakkabının bağını verir misin. Şimdi ben ne yapayım napayım derken bizim otobüs hareket etti. O sırada baktım ki çocuğun ayakları çıplak. Ya çıplak bir çocuk bizden ayakkabı bağı istiyor. Ondan sonra düşündüm. Dedim ki; abi biz ne işe yarıyoruz acaba? Biz bu işi yapıyoruz da kimin için yapıyoruz, kimin yararına yapıyoruz?




BONUS: Captain Fantastic - Sweet Child O' Mine

Finali yazımda bahsi geçen Captain Fantastic filminin o muhteşem sahnesi ile yapalım. Film yaşadığımız çağa, bize dayatılan dünya düzenine dair o kadar güzel mesajlar veriyordu ki. Geleceğimiz olan çocukların eğitimi ve bilinçli olarak yetiştirilmesi ne kadar önemli bir konu aslında. Özetle fikri hür, vicdanı hür, kula kulluk etmeyen yeni nesillere ihtiyacımız var.  Müziğin, sanatın, edebiyatın, vicdanın, özgürlüğün, aklın, zekanın ve bilim ışığının hiç sönmemesi umuduyla...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...