1 10 2014

Future Islands Jools Holland'a konuk oldu


Ailecek sevdiğimiz ve 2014'ün en güzel albümlerinden birine imza atan Future Islands, geçtiğimiz günlerde BBC’nin efsane programlarından  Later… With Jools Holland'a konuk oldu. Programda Seasons (Waiting On You) şarkılarını seslendiren grubun 10 Ekim'de İstanbul'da olacağını tekrar hatırlatalım...

Çocukluk


"gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk,
hiçbir yere gitmiyor."

Edip Cansever

"Beyin olanca gücüyle ilerlerken, cinsel sistemlerin korkunç etkinliği daha uykuda olduğu için çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp cennet." diyordu Schopenhauer. En safi duyguların beslendiği yıllardır çocuk yaşları, kahkaha mesela, çocuklardan gelir. Sinemada büyük komedyenler çocukları taklit etmiştir hep, Chaplin'in yürüyüşü gibi, Hardy'nin boyunbağıyla oynaması, Laurel'in başını kaşıması, çocuklardan miras kalmış davranışlardır biz büyüklere.. Laurel, üzüldüğü zaman ağlamazdı, canı yanınca, korkunca da ağlamazdı. Aklı karıştığı zaman ağlardı, tüm aklı karışan çocuklar gibi..

Velhasıl çocukluk, hep cennette yaşamak gibi romantize edilmektedir. Bir de perdenin diğer yüzüne bakarsak onların da kahkahadan ziyade gelişme ve yetişme süreçlerinde "erken" büyümek zorunda kalabildiği gerçeği yatar ve çocukluğun belleği kendisine dokunan kirli parmak izlerini asla silmez. Bu gerçekliği ise sinema perdesinde görebilmek mümkün, çocukların bu acı gerçeklerini, yaşama bakış açılarını ölüm, din ve savaş gibi ağır temalar ile başa çıkmak için kullanılan yolları inceleyen filmlere yüzümüzü çevirelim istedim, dünyada savaşlarda ölen çocukların sayısı her gün artmaya devam ediyorken.. Büyüklerin dünyasında çocukluk; "en fazla kaybedilen şeyler" sıralamasında yerini kimseye kaptırmıyorken..

Zero de Conduite (Yön: Jean Vigo, 1933)

Anarşiye bir saygı duruşu niteliğindeki "Zero de Conduite", sinema tarihinde çocuklar üzerine yapılmış en önemli filmlerden biridir. Jean Vigo'nun ilk kurmaca filmi, yönetmenin bir yatılı okul öğrencisi olarak yaşadığı kötü deneyimlerden yola çıkarak çekilmiş ve Traffaut'nin "Les quatre cents coups" (400 Darbe) ve Lindsay Anderson!un "If..." (Eğer...) adlı aynı konuyu işleyen klasikleşmiş filmlerini büyük ölçüde etkilemiştir. Film gösterime girdiğinde Fransız hükümeti tarafından, ülke için sakıncalı bulunup yasaklanmış, özgürlüğüne de ancak 12 sene sonra kavuşabilmişti.

Cria Cuervos (Yön: Carlos Saura, 1976)

Annesini ve asker olan babasını kaybeden ve teyzeleriyle birlikte yaşamaya başlayan Anna ve kardeşlerinin hikayesini anlatan ve İspanyolca "besle kargayı" anlamına gelen bir atasözünden ismini alan Cria Cuervos, Franco rejiminin eleştirsini orta sınıf bir İspanyol ailesi üzerinden sembollerle anlatması yönünden Avrupa sinemasında önemli bir yere sahiptir. Hikaye başkarakter Anna'nın gözünden anlatılmaktadır. Anna faşist bir rejimin ortasında kalmış İspanya'yı temsil ederken, ölen baba Franco rejimini, ölen anne de sorunlarla boğuşan İspanya'yı temsil eder. Film yakın dönem İspanya tarihini öztler. Ayrıca film boyunca beynimize kazınıp günlerce içten içe mırıldandığımız şarkısını da buradan dinleyebilirsiniz. Anna'nın, sinemada en sevdiğim karakterlerden birisi olduğunu da belirtmeden geçmek istemedim.

El Laberinto del Fauno (Yön: Guillermo del Toro, 2006)

İspanya'da baskıcı iktidarın tüm vahşetinin karanlığı altında yalnız başına bir kız çocuğu olan Ofelia, sadist düşünceleri olan babasının çevresindekilere yaptığı tü eziyetleri kendi gözleriyle görmektedir. Bu küçük kız çocuğunun gerçek yaşamdan kaçabileceği tek yer hayal dünyasıdır. Ofelia, gerçek yaşamdan bulamadığı huzuru ve neşeyi, hayallerinde aramaya başlar. Bu sırada vahşet ise tüm gerçekliğiyle Ofelia'nın çevresinde olmaya devam edecektir. "El Laberinto del Fauno", çocukların dünyasında savaşın ne kadar sert bir nesne olduğunu anlatan ve gözler önüne seren gerçeklerin en zalimi, masalların en fantastiği olan bir filmdir, müziği ile de "şimdi size mutlu sonla bitmeyen bir masal anlatacağım" demenin yolunu seçmiştir.

Die Blechtrommel (Yön: Volker Schlöndorff, 1979)

Die Blechtrommel (Teneke Trampet), 1920'li yıllarda Almanların; Polonyalılarla ve diğer azınlıklarla birlikte uyum içinde yaşadıkları kent Danzig'de başlar.. Annesi ve hangisinin babası olduğunu bilmediği iki erkekle birlikte yaşayan Oscar'a üç yaşına bastığı doğum gününde teneke bir trampet hediye edilir. Bu andan itibaren çevresinde gözlemlediği erişkinlerin mutsuz ve acınılacak dünyalarına katılmaktansa hep çocuk olarak kalmaya karar verir. Gerçekten de yıllarca fiziksel olarak bir gelişme göstermez. Çevreye karşı tek protestosu büyümeyi reddetmek değildir, aynı zamanda teneke davuluna şiddetle vururken çıkardığı cam eşyaları bile parçalayan tiz çığlığı da 2. Dünya Savaşı yaklaşırken ülkede olup bitenlere duyarsız kalan orta sınıf Alman toplumunu bir yadsıma biçimidir, gitgide çıldıran dünyaya karşı bir protestodur.. Maalesef, dünyanın kulakları artık iyice sağırlaştı Oscar..

Mouchette (Yön. Robert Bresson, 1967)

Bresson 1967 yılında çektiği başyapıtından ve onun ana karakterinden bahsederken iki kelime kullanıyor: sefalet ve acımasızlık. 14 yaşında bir kızın (Mouchette), kendi içine kapanmış bir kasabada alkolik babası , yatalak annesi ve kundaktaki kardeşiyle yaşadığı ürkütücü sefalet  ve kasabadaki herkesin içine yerleşmiş, orada yuvalanmış acımasızlık tohumları. Bu ufak ve bütün ufak yerleşim birimleri gibi baskıcı kasabadan bütün insanlığın yaşadıklarına, insan olma halinin özüne ve insan ruhuna doğru genişliyor Bresson. Bütün çağdaşlarının yaşadığı şoku o da iliklerine kadar yaşıyor. İlerleme mitinin çatır çatır çöküşünü, tanımlamaların göreceliliğini, kendini insanlığın tarih boyunca ulaştığı son nokta olarak işaretleyen batının büyük kibrinin iki dünya savaşı ve yaşanan o kadar acı sonunda nasıl da çözülüp unufak olduğunu seyredip, onun hikayesini anlatıyor. Filmdeki olay akışının hiçbir kıymeti harbiyesi yok aslında. Bir olayı anlatmaktan ziyade ruh hallerinin dalgalanmasını perdeye aktarıyor Bresson. Kıskançlık, öfke, acımasızlık, sorumluluk, utanç ve daha pek çok insanlık halini deşiyor. Ve bunu da inanılmaz bir soğukkanlılıkla yapıyor. Gerçekler acıtır Bresson, biz ise bunlardan olabildiğince uzaklaşmaya çabalarız, Çünkü insan; nankör..

Rang-e Khoda (Yön: Majid Majidi)

Kalbe dokunan temasıyla Majid Majidi yönetmenliğinde bir İran filmidir Rang-e khoda (Cennetin Rengi). Küçük Muhammed, Tahran'daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görmektedir. Kör olarak doğmuştur ve çevresindeki dünyayı dokunarak ve işiterek anlamaya çalışmaktadır, yani biz büyüklerin erişebileceği nirvana. Okulu yazın tatile girdiğinde babası onu almak ve köyüne götürmek üzere okula gelir. Muhammed'in annesi ölmüştür ve babası yeni bir evlilik planlamaktadır. Özürlü(!) bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba, sürekli ondan kurtulmak için çareler arar. Köyde ise Muhammed'i yazı birlikte geçirecekleri iki kız kardeş ve yaşlı bir ninesi beklemektedir. Bu filmde Muhammed'in büyüklüğü karşısında ezileceğinizi de unutmayın, unutmayalım..

El Espiritu de la Colmena (Yön: Victor Erice, 1973)

Yıl 1940, İspanya İç Savaşı bittikten hemen sonraki yıl. Ana, sekiz yaşındadır ve Kastilya köyünde yaşamaktadır. Köy savaştan pek yara almamasına karşın, savaş sonrası etkiler hissedilmektedir ve köylüler Frankocu baskının altında ezilmektedirler. Ana'nın annesi düşsel bir sevgili ile düşsel bir dünyayı paylaşmaktadır; babası bir arı kovanına bakmakta ve "Arı Kovanının Ruhu" adını verdiği bir çalışma içinde var olmak üzerine kafa yormaktadır. Ana ise köye gelen 1931 versiyonu Frankenstein filmini izledikten sonra canavarı düşünüp durmaya başlar ve her gün, on yaşındaki ablası Isabel'in canavarın orada olabileceğini söylediği eski bir eve uğrar. Ve sonunda eski eve gizlenen kaçak bir mahkum canavarın yerini alır. Ama mahkum öldürüldüğü halde, Ana düş gücünün yönlendirmesiyle canavarın ruhunun var olduğu düşüncesine sıkı sıkıya tutunmuştur. Eğer ki küçük Ana'nın çocuk ruhuna ulaşabilirseniz o sihirli sözcükleri sayıklarken bulaiblirsiniz kendinizi: "Eğer onun arkadaşıysan, onunla dilediğin zaman konuşabilrsin. Gözlerini yum ve onu çağır. Ben Ana'yım. Ben Ana'yım."

Cria Cuervos'taki Anna, burada Ana rolünü üstleniyorken, yine çocuk olmanın safiyetini şiirsel bir biçimde gözler önüne seriyor..

Dare mo Shiranai (Yön: Hirokazu Koreeda, 2004)

Her biri başka bir adamdan dört çocuk sahibi olan bekar hovarda anne Keiko, hem maddi durumu yerlerde olduğu hem de bu kadar çocukla ev bulmakta zorlanacağı için, evi tuttuktan sonra çocuklardan ikisini bavullar içerisinde gizlice eve sokup, yakalanma tehlikesine karşı da dışarı çıkmalarını yasaklayarak diken üstünde bir hayat yaşar ve yaşatır. Zerre ebeveyn otoritesine sahip olmayan anne, çocuklarına karşı çok sevecen ve anlayışlı olmasına rağmen başka hayatların sorumluluğunu alamayacak bir karakterdedir yani bakamayacağı çocuklar doğurmuştur, zaten bakmaz da.. Uzun süre çocukları yalnız bırakıp ihmal ettikten sonra bir gün geri döneceğini söylediği bir not ve para dolu bir zarf bırakarak evi terkeder, gidiş o gidiş.. Böylelikle çocuklar en büyükleri 12 yaşındaki Akira'ya emanet, tek başlarına küçücük bir dairede gittikçe daha da sefilleşen bir hayat yaşamaya başlarlar. Evden çıkamaz, okula gidemezler. Yönetmen tüm yükümlülüğü abiye devretmiş gibi görünse de, aslında suçladığı kişi ne anne, ne çocuklardır, her şeyi gördüğü halde bir şey yapmayan insandır, toplumdur suçlu olan..

Lakposhtha Parvaz Mikonand (Yön: Bahman Ghobadi, 2004)

Sığındıkları sınır kapılarından gidecek başka yerleri olmayan insanların, savaşın sınırındaki hikayeleri.. Kapılarında bir savaş her an hazır beklerken, ne zaman düşeceği belli olmayan bir bomba ile yaşamak.. Bhman Ghabadi, yanıbaşımızda olan savaşa tanık olurken, artık göre göre yabancılaştığımız görüntüleri ve duya duya duyarsızlaştığımız ölüm haberlerini dinlerken yaşanılan acıları bizlere "Kaplumbağalar da Uçar" da yeniden hatırlatıyor. Sınırda yaşayan bir grup çocuğun yaşadıklarını Ghabadi etkili bir dille anlatıyor. Satellite ve çevresindeki çocuklarla kendisine kurduğu 'küçük krallık' filmin bel kemiğini oluşturuyor. Küçük de olsa bir iktidara sahip olan Satellite'ın köye yeni gelen Agrin'e hissettikleri ve Agrin'in trajik öyküsü filmin kilit parçasını oluşturuyor. Filmde trajik hikayelerin yanında Amerikan saldırısı ve her an yağdıracağı bombaların etkisinin insan üzerine yansımaları üzerinde duruluyor. Aynı zamanda filmde oynayan çocukların orada yaşayan amatör oyuncular olması, yaşadıklarının üzerlerinde bıraktığı izleri rasyonel bir şekilde gösteriyor. Yanı başımızda duran "öteki" tarafa bakıştır bu film, müziği ile de bir başka yerden vuran..

Born Into Brothels: Calcutta's Red light Kids (Yön: Zana Briski / Ross Kauffman, 2004)

New York'lu fotoğrafçı Zana Briski 1988 yılında Klkütalı fahişelerin fotoğraflarını çekmek üzere bu ülkeye gider. Aylarca genelevlerde yaşayan Briski, burada doğmuş ve korkutularak ve kötü davranılarak fuhuşa zorlanmış çocukların birçoğuyla yakınlık kurmuş. İlerleyen dönemlerde onlara fotoğrafçılık kursu da vermeye başlayan Briski, belgeseli de bu sırada çekmeye karar vermiş. "Kalküta'nın Çocukları", bu şehrin sokaklarında 15 yaşından başlayarak, her yaştan seks kölelerinin, fahişelerin dramlarını çarpıcı bir gerçeklikle anlatıyor. Erkek egemen bir toplumda kadınların ezilmesi ve sömürülmesi temeline dayanan film, Kalküta'dan biz görmez, duymaz insanlığımıza tokat atıyor; bu çocuklar doğduğu an, geldiği yere yeniden dönmek istiyor.. 

Bonuslar : The Fall (Yön: Tarsem Singh, 2006), Les quatre cents coups (Yön: François Truffaut, 1959), Los Olvidados, (Yön: Luis Bunuel, 1950), Fanny och Alexander (Yön: Ingmar Bergman, 1982), Pather Panchali (Yön: Satyajit Ray, 1955), Kes (Yön: Ken Loach, 1969), Udaan (Yön: Vikramaditya Motwane. 2010), Le gamin au velo (Yön: Jean- Pierre / Luc Dardenne, 2011), Ponette (Yön: Jacques Doillon, 1996), Jeux Interdits (Yön: Rene Clement, 1952) diye çoğaltılabilir bir liste yapabiliriz..

Özetle, çocuk gözü hiç görmeyeni görebilir, hiç duymayanı duyabilir, olan biteni algılayamayabilir ama hissedilmeyini hisseder, çünkü yaşadıkları gerçektir. Bu yüzden sinemada "çocuk gözü" hep önemli olmuştur. Umuyorum bakış açımızı genişletmek adına bir katkım olabilmiştir.. Çocukça kalın..

İyi seyirler..

Vejetaryenlik


Vejetaryenlik, doğruluk ve dürüstlük yolunda atılmış ilk adımdır ve bu adım gelecek kuşaklar için son derece değerlidir. Çünkü insanla hayvan arasındaki kölelik ve tutsaklığı kaldırır ortadan. Sahtecilik, parazitlik,hırsızlık ve savaş gibi şeyleri kökünden yok eder. Huzurlu ve mutlu bir yaşamın sergilendiği kırlar ve tarlalar artık,doğanın süsü olan canlıların işkence edildiği, öldürüldüğü korkunç manzaralar sahnelemekten kurtulur. İnsanların yüreklerinde, gerçek kardeşlik duyguları uyanır. Bu duygu yalnız insanları değil, doğadaki tüm yaratılmışları birbirine bağlar.

"Sadık Hidayet"

The Smiths - Meat Is Murder

Çocuklar ve Kediler


Çocukluk hayatın en masum dönemi. Dünyanın çirkinliklerinden habersiz, kurtarılmış bölgede büyümeyi ve kirlenmeyi beklemek. Elbette çocukluk, o dönemi güzelce yaşayabilme fırsatını bulmuş küçükler için bir şanstır. Kediler bir anlamda çocuklara benzer; şımarmak ister, oyun ister, ilgi ve şefkat ister. Kediler ve çocuklara ait çeşitli fotoğrafçılardan o anlar.

 

Fotoğraf: Natasha Parfenova


Fotoğraf: Elena Shumilova 


Fotoğraf: Michiyo Clark


Fotoğraf: Slavina Bahchevanova


Fotoğraf: Elena Shumilova


Fotoğraf: Suzy Mead


Fotoğraf: Valery Neumiarzhytski


Fotoğraf: Magorzata Frohmberg


Fotoğraf: Miss Gruviera


Belle And Sebastian dönüyor


Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? diyerek yıllarca gönlümüzü çalan efsane grup Belle And Sebastian, 2015 başında dört yıllık aranın ardından ‘Girls In Peacetime Want To Dance’  isimli  dokuzuncu albümünü çıkaracak. Prodüktörlüğünü Ben H. Allen'ın prodüksiyonunu yaptığı albüm önemli plak firmalarından biri olan 'Matador Records' etiketiyle yayınlanacak.

Madame Cecile Aubry’nin kitaplarının konusu olan Belle and Sebastian, beyaz bir dağ köpeği olan Belle ile bu köpekle maceralara atılan Sebastian isimli bir çocuğun öyküsünü anlatıyordu. 60’lı yıllarda bu popüler kitap Fransız televizyonlarında çizgi film olarak yayınlanmaya başladı. İsmini bu çizgi filmden alan Belle and Sebastian 1996 yılında Glasgow’da 24 saat açık bir kafede kuruldu.

Belle And Sebastian, zaman zaman hüzünlü, bol neşeli ama her daim güneşli.

Belle & Sebastian - I'm Waking Up to Us

30 09 2014

Suriye'nin terk edilmiş kedileri


İnsanlığın en kirli oyunu savaş sadece insanları mahvetmiyor. Savaşların ortasında kalan birçok hayvan çeşitli sebeplerle can veriyor. Fotoğraf Suriye'nin Halep şehrinde bir mahalleye ait. Bombalar, kan ve gözyaşı. Savaşın en acı yıkımlarına sahne olmuş ve artık bir hayalet şehir. Suriyeli bir ambülans şoförü mahalledeki onlarca kedinin bakımını üstlenmiş. Reuters fotoğrafçısı Hosam Katan'da o anları fotoğraflamış. Şimdi soruyorum Allah katında bu adamın yaptığı gibi aç hayvanlara bakmak mı sevap, yoksa masum insanların kafasını kesmek mi?





29 09 2014

Blender Savaşları


Blender denen mutfak aletinin katı meyve ve sebzeler için kullanıldığını düşünüyorsanız bir kez daha düşünün. Youtube üzerinde garip deneyler yapan Blendtec kanalı Samsung Galaxy Note 3 ile son günlerin en çok konuşulan telefonu iPhone 6 Plus’ı bir blender’da ne hale sokuyorlar. İnsaf diyoruz Çin'de insanlar o telefonu almak için böbreğini satıyorlar. Akıllı telefonların akıllarını kaybedeceği bir dünya hayal ediyoruz...

5 PAZARTESİ ŞARKISI


Bugün günlerden yine bir Pazartesi. Pazartesi sendromunu atlatmak için müzik diyoruz ve sizi 5 şarkılık listemizle başbaşa bırakıyoruz.

Allah-Las – Ferus Gallery

Pazartesi sabahına güneşli bir başlangıç yapmak için Allah-Las grubundan daha iyi bir seçenek olamazdı. 2014 yılının en çok konuşulan isimlerinden biri olan grubun  “Worship the Sun” isimli yeni albümleri çıktı. Tuhaf bir bağımlılık etkisi yapıyor. Keyifli ve bol güneşli.




The Clash – Rock The Casbah 

The Clash için sadece bir punk grubu demek çok sığ kalır. Punk şayet bir koşuysa ilk yüz metresini Sex Pistols geri kalan dörtyüz metre engelli mesafeyide The Clash koşmuştur. The Clash ismini gerillalar ve hükümet güçleri arasında vuku bulan çatışmaları anlatmak için 1970’li yıllarda kullanılan medya klişesinden almıştır. Clash punk’ı kuru sloganlardan kurtarıp, içini doldurarak bambaşka bir boyuta çekmiştir. Punk hareketinin dönemin sosyal ve ekonomik bunalımına karşı gösterdiği öfkeyi ve faşizme karşı verdiği mücadeleyi en etkin ve bilinçli yapan gruplarından biri olan Clash; politik yanını hiçbir zaman gizlememiş, dar kalıplarda bir punk-rock grubu olmadan punk’ın özüne sadık kalarak reggae ve funk esintilerini müziklerine ilave ederek yazdıkları parçalarda özgürlükçü ve isyankar felsefelerini yansıtmışlardır. The Clash’in, İran’daki molla rejiminin rock müziği yasaklamasına tepki olarak 1982 yılında yazmış olduğu “Rock The Casbah”ın kelime dağarcığımıza kazandırdığı bir kelime casbah. Arapçada qasbah hisar, sur, kaleiçi anlamlarına geliyor. Kökeni Cezayir şehri olmakla birlikte, Afrika’nın birçok yerinde, surlarla çevrili kent merkezi anlamına geliyor. Elbette Clash demek bir anlamda Joe Strummer demekti. Strummer, çelişkilerin adamıydı ve onu en özel kılan niteliklerin başında da bu geliyordu. Koca bir nesil için o, bir müzik devriminin arkasında yer alan romantik bir isyancı ve ateşli bir ilham kaynağıydı. 2002 yılında “Sould i Stay or Should i Go” dedi ve zamansız bir şekilde aramızdan ayrıldı. Oysa ki ihtişamını yitiren rock’n roll sahnesinin Strummer gibi romantik asilere ihtiyacı vardı. Bu yüzden Ankara’nın en güzel yanı Joe Strummer’ın burada doğmuş olmasıdır. Şimdi sessizce dağılabiliriz. 




Men At Work – Down Under 

Rotamızı 80’li yıllara çeviriyoruz. Telsizle arkadaş aramak, Ana Britannica, Break Dance, Ahu Tuğba, Banu Alkan, Serpil Çakmaklı, Metin-Ali-Feyyaz, Miami Vice, Converse All Star, Lambada, 302 Otobüsler, Eagles, Queen, Flashdance, Gırgır, bir kalem, bir defter, bir silgi eşliğinde silinip giden yıllar. 1982 yılında, o yılların Colin Hay önderliğindeki ünlü Avustralyalı topluluğu Men At Work’un “Down Under” parçası diskoteklere bomba gibi düşmüştü. O zamanlar diskolarda popçular eller havaya yapmıyor en güzel parçalar plaklardan ustaları tarafından çalınıyordu. Bu şarkıyı sağda solda duyan, meraklı yeni yetmeler babalarına bu çalan kim diye sormaktan çekinmiyordu. İnsanlar üşümesin diye kitaplarının üstünü örtüyor, aşık olduğumuz kadınlar hala The Smiths albüm kapaklarındaki afilli hatunlara benziyor ve gözlerdeki Sophia Loren hüznü yüreklere işliyordu. 6.45 vapuru Kadıköy’den zamanında kalkıyor haliyle yetişmek için erken kalkmak farz oluyordu. Dönem itibariyle gizli gizli öpüşmelerin tadı Meksika Sınırı’ndan kaçmak kadar heyecanlı oluyordu. Boğaz’da bir yandan gemiler kalkıyor, bir yandan bir adam iri bir lüfer çıkarıyordu denizden.





The Undertones – Teenage Kicks 

BBC Radio 1′in kırk yıllık diskjokeyi John Peel, 2004 yılında 65 yaşında Peru’da tatil yaparken kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti. Büyük usta birçok grup için sıradan bir radyo programcısı değil, bir ağabeydi. Hayranı olduğu grupları sonuna kadar destekler, bu tavrıyla bütün gruplara cesaret verirdi. Öyleki bu alemde John Peel Sessions serisi olmayan müzisyenlere kız bile vermiyorlardı. Bu şarkı ile ilgili tek bir şey söyleme hakkımız olsaydı; İşte John Peel’in mezar taşına sözlerinin yazılmasını istediği şarkı buydu.



Selda Bağcan – Yaylalar 

Dünya’da yaşayan 80 Efsane Ses’ten biri olarak gösterilen Selda’dan funk, progressive ve psychedelic ekseninde tek yön gidiş bileti. Ofis içinde balatayı sıyırıp halay çekmek için biçilmiş kaftan. Bunu artık geleneksel hale getirelim diyenler için, 5 şarkılık yeni liste için haftaya görüşmek üzere. 

Hepinize mutlu pazartesiler… 


The Maker


"Gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir; bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir, hissettirdiğimiz tutkular daraltır, alışkanlıksa doldurur."

 Marcel Proust

Zaman kavramı yaşanılan an ile özleştirilir; aslında o durur, biz içerisinden geçeriz ama yine de beklemez.

60'ın üzerinde festivalde gösterilen ve toplam 22 ödüle sahip "The Maker" da garip bir yaratığın hayatındaki en önemli ve güzel şeyi yaratmakk için zamana karşı verdiği yarışı anlatıyor.Christopher Kezelos imzalı stop-motion film yüz yıllık tekniğin en başarılı örneklerinden biri.

The Maker, dünyada geçirdiğimiz kısıtlı zamanın ve bu zaman diliminde hayatımıza güzellik katan, özel olanı önemli kılan değerleri hatırlatıyorken, arka planda Paul Halley'in "Winter" eseriyle ruhu okşayan bir müzik ziyafeti sunuyor.

İyi seyirler..



28 09 2014

Pontus



Bugün kısa film köşemizde Ali Demirel tarafından hazırlanan Pontus isimli harika bir video var. Yönetmenin bir Karadeniz yolcuğu sırasında çektiği görüntülerden oluşan video, 1.55 dakikalık kısa süresine rağmen insanı başka diyarlara sürüklüyor. Görüntü yönetmenliğini Firar Güney Kayran'ın yaptığı videonun müziğinde Gustavo Santalolla imzası var.


Pontus from ali demirel on Vimeo.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...