29.07.2016

Bir Şey Yok!


Gecenin karanlığında, karanlığın artan koyuluğuna doğru, gözlerini öyle kocaman açmış ve karanlığı öyle göre göre derinlemesine, sanki korkmaktan.. Daha çok korkmaktan sanki zevk alarak, yok, zevk alarak değil, kendini zevk almaya zorlanmış duyarak sanki.. Öyle, dişlerin sımsıkı olmuş, kenetlenmiş, tam da öyle işte sanki titremedik tek hücren kalmamış gibi, bir çığlık damıtarak, çığlık çığlık çığlık kopan kıymık kıymık gibi sızılar içinden geçerek, acının koyu lavivertten kararan kapkara yoğunluğuna inatla sokularak, evet inatla sinerek, karanlığın içine inatla.. Derinlemesine süzülerek...

Beklentilerle yoğunlaşmış bir dinginlikte, arkandan hep iteklenen bir hızla, ağırdan ağırdan ivmesi artan bir hızla, evet öyle ağırdan ağırdan ivmesi artan bir hızla karanlığın o ürpertisi çoğalmış serinliğinde, gören gözlerinde yanmalarla, karanlığın acıtmayan-alıştıran-törpüsünde kamaşan ürkek yürek pıtırtısı içinde, beyninin kıvrımlarında ne dolaşıyor? Yok, bunu sormadan, soramadan, sormayı akıl ettiğinde geç kalmış olarak, çok geç kalmış ve... Kan yitirmiş.


Evet, kan yitimi gibi öyle güçsüz kalmaktan düpdüzgün -ama gerçekte, birdenbire çocukluktan anımsanan bir diş kamaşması gibi alttan alta, derinlemesine- bir doygunluk duyarak.. Serinlik veren.. O sanki hiç de azımsanmayacak bir doygunlukmuş gibi, azımsamak nankörlük olurmuş gibi, gözlerini kapatıp tadına varılması gereken, kaçırılmaması gereken bir doygunlukmuş gibi onu önemseyerek. Çareyi onu önemsemekte bularak. Derin bir soluk alıp, tutup, tutmayı uzatmaya çalışıp çalışıp, birden bırakarak. Sanki, uzanacağın uzaklıkta duran mutluluk.. İşte, uzansan sanki.. Ne oluyor? Bir şey yok.. Bir şey yok!

Necati Tosuner "SUSMAK - Nasıl da yoruyor insanı-"

Son Kuşlar


Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz.

Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve mavilikleri çok gördük, sizin için çok kötü olacak.

"Son Kuşlar" 

28.07.2016

Tebrübe


İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir. Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların "Tecrübe" dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş insana "Tecrübeli" denir.

"Freud"


14.07.2016

Lloyd Cole and the Commotions



80'li yıllarda gitarlı İngiliz pop'unun en güzide gruplarından biriydi Lloyd Cole and The Commotions. 84 yılında Polydor etiketiyle yayınladıkları Rattlesnakes dönemin köşe taşlarından biri olarak hala sapasağlam durmaktadır. Bu albümü takip eden Easy Pieces ve Mainstream albümleri folk-rock melodileri üzerine nasıl güzel şarkı sözleri yazılır tadında birer ders kitabıydı adeta.

Lloyd Cole romantik duruşu, mütevaziliği ve hayat karşısında ki durgunluğu ile birçok sanatçı için idol kişilerden biridir. Bu son şövalye ailesiyle birlikte Paris'te mutlu yaşantısına devam etmektedir. Lloyd Cole and The Commotions dinlemeye başlamak için Lost Weekend, Jennifer She Said, Forest Fire ve Are You Ready to Be Heartbroken? parçaları çok iyi bir başlangıç olacaktır. Şarkılardaki temel mesaj çok basit aslında; Herkes acısı kadar yaşar..

Son olarak kalbimde yerleri her zaman özel olacak Camera Obscura grubunun Lloyd,Im ready to be Heartbroken parçaları ile ustaya selam gönderdiklerini belirtelim.

1977


Yıl 1977. Bir punk'çı olsaydım keşke, saçımda çiçeklerle. Havada 69 devrimi kokusu vardı 77'de. Müzik önemliydi, radyo kraldı. Medya ruhunu satın alamazdı. Plakçılarda plaktan başka birşey yoktu. Futbolcuların saçları hala uzundu ve yüzleri-gözleri çamur olurdu. Saçımda çiçekler, havada başka bir koku vardı. 1976'yı 1977'ye bağlayan gece, Londra'nın Roxy kulübünde sahnede Clash vardı, Joe Strummer beyaz gitarıyla "1977"yi söylüyordu. No Elvis, No Beatles, No Rolling Stones...

Ve yurdum gazetelerinde 1977 tarihindeki haberlerden bir seçki...

"Bombalar düşmesin gül bahçelerine / Nefreti sokmayın  insan sevgimize... Nükhet Duru'nun kabare gösterisinde okunan 'Harp ve Sulh' şarkısının 'komünizm propagandası' içerdiği tespit edilmiş. Üstüne üstlük bir de perdede Stalin resimleri gösterildiği bildirilmiştir. Duru'yla birlikte sahne arkadaşları Ali Poyrazoğlu ile Korhan Abay ve söz yazarı Mehmet Teoman, gözaltına alınarak yedi saat sorgulandı."

"77'nin ocak ayında, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada, İstanbul genelinde son bir yıl içinde 510 öğrenci olayının meydana geldiği, bu olaylarda 13 öğrencinin öldüğü, 254 öğrencinin yaralandığı bildirildi."


Elvis Presley 16 Ağustos 1977'de hayatını kaybetti. Ve bir gazete çıkan haber şu şekildeydi. "Anneler, babalar ondan nefret ediyor, bu ise gençlerin onu daha çok sevmesine yol açıyordu. Siyah saçları, dolgun dudakları, daracık pantolonuyla Elvis çokları için bir seks ilahıydı. Elvis'in konserlerinde polis birlikleri her an bir olay çıkmasın diye hazır bekletilir, bayılan kadınları hastaneye götürmek için hemşireler getirtilirdi."

İstanbul Taksim Meydanı'nda kutlanan 1 Mayıs kanlı bitti, vurularak veya ezilerek çıkan panikte ezilerek, toplam 34 kişi can verdi. Bugünkü The Marmara Oteli'nden ve Sular İdaresi'nden halkın üstüne ateş açanların kim oldukları devlet güçleri tarafından hiçbir zaman sorgulanmadı. O günkü bir gazetenin başlığından bir örnek "Maocu vatan hainleri İşçi Bayramı'nı kana buladı: 39 ölü var."

"Türkiye'de ilk defa hazırlanan Altın Süzme Çay adındaki Avrupai poşet çaylar yakında piyasaya çıkıyor. Çay tiryakileri için özel olarak paketlenen çay, çok kısa sürede kolayca hazırlanıyor! Bir çay bardağı sıcak suya poşetin atılmasıyla içime hazır hale gelen çayın durdukça demi artıyor!"

 "Mick Jagger, 1977 yazında, karısı Bianca'yla, Ahmet Ertegün'ün Bodrum'daki evinde tatil yaptı. Elvis'in ölüm haberini TRT'den aldı. Ayla Algan, o günlerde Ertegün'ün evini ziyaret ederek anılarını Hey Dergisi'ne aktardı: Mick Jagger bir lokantada Zeki Müren'li bir masada bulunmuş ve Müren'den "Madem derdimi sordun dinlemeye mecbursun" şarkısını zevkle dinlemiş."

12.07.2016

Adına Radyo Denen Şey


Adına radyo denen bu bir avuçluk metal yığını, bana çocukluğumun o soğuk ve ıssız gecelerinde kanlı canlı bir insan gibi arkadaşlık etti bir bakıma. Hatta, ruhumda gezinip duran boşlukların karanlığından tuttu da, beni kendisine bir daha kopmamacasına sıksıkı bağladı.

Öyle ki, o yıllarda, elimdeki çantayla birlikte okuldan döndüğümde annemin hazırladığı yemeğe bile bakmadan soluğu hemen onun yanımda alıyordum artık. Alınca da, yatağın üzerine boylu boyunca uzanıp bir çırpıda düğmesini çeviriyor ve ölçülemeyecek kadar küçük adımlarla, istasyonlar arasında yavaş yavaş gezinmeye başlıyordum. Şurası Budapeşte, burası Şam, orası Tiran, ötesi Sofya, berisi Moskova demeden bir süre ortalıkta gelişigüzel cirit atıyordum açıkcası. Kimi zamanda, işte böyle yeryüzünün çeşitli köşelerinde avare avare geznirken, büyüklüğü ve gücü akla hayale sığmayan meçhul bir şey tarafından kovalanıyormuşum gibi birdenbire hızlanıyordum. Budapeşte'deyken hiç beklenmedik bir anda koşup Şam'da soluklanmak, Sofya'ya varmışken hala Tiran'daki konuşmaları duymak, ya da birbirine karışan uzak sinyal sesleriyle metalik cızırtıların karanlığında döne döne Ankara'yı ararken birdenbire Tahran'la karşılaşmak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü. Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.



Ben çalkaladıkça, onlar da ister istemez birbirleriyle yer değiştiriyorlardı tabii. Başka bir deyişle, dünyanın düzeni dediğimiz düzen benim odamda, insanın başını döndüren korkunç bir hızla altüst oluyordu. Şam, hurmaların gölgesinden kalkarak, sarı sarı yankılanan tef ve zil sesleri eşliğinde Bulgaristan'a gidiyordu sözgelimi; Sofya gürültüyle doğrulup parklarından yükselen ıhlamur kokularını döke saça çöllere iniyor, Budapeşte kartpostallarda gördüğüm hareketli heykelleriyle birlikte İstanbul semalarından geçip Ortadoğu'ya yerleşiyor, Kahire piramitlerini kucaklayıp Moskova'ya taşınıyor, Tahran'da asasına yaslanarak ayağa kalkıp siyah peçeli devasa bir karanlık halinde, dağların ve vadilerin arasından anlaşılmaz bir telaşla Ankara'nın ışıklarına doğru yürüyordu.

Şehirler böyle yer değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum gibi, benim ellerime de sanki karıncalanmaya benzeyen, tanrısal bir tat bulaşıyordu o sırada. Dahası, çok geçmeden bu tat bütün gövdeme yayılıyor, yayılınca doygun bir titremeye dönüşüyor, dönüşünce de beni alıp benim sınırlarımın içinde her biri birbirinden keyifli, uzun yolculuklara çıkarıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, insanı bir tüy kadar hafifleten bu yolculukların sonunda ben her defasında çok, ama çok yoruluyordum. Yorulunca da, odanın içini dolduran onca sese rağmen, geceyarısına doğru gözlerin yavaş yavaş küçülmeye başlıyordu. Bana, şayet radyoyu kapatıp uyuyacak olursam, dünya hiç beklenmedik bir şekilde birdenbire duracakmış gibi geliyordu işte o zaman.

Hasan Ali Toptaş "Uykuların Doğusu"

Bulanık



Güneş görünmedi. Zaman zaman kış güneşinin ışıkları sızdı, uzaktaki bulutların arasından. Mavi, mor, bulut parçaları. Bir sahne gibiydi kent : Sızan ışıkların altında, kalabalık bir tiyatro oyunu oynanıyordu sanki. Doluydu kaldırımlar, her yere giden bir yığın insan. Sahneye bilinmez bir yerden ışık sızıyordu. Alacakaranlıktan daha aydınlık bir gün.


Sonsuzluk ve insan


İnsana sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı, durmadan yaşayacağı için, en sonunda karakterinin değişmezliği ve zekasının dar sınırlarından ötürü, öyle bir yeknasanlık duygusuna kapılacak ve öyle tiksinecekti ki, sonunda hiçliği tercih etmek zorunda kalacaktı. Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyırılmış olsa, can sıkıntısının avucuna düşecekler ve can sıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez, asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını ve ne değilse o olmasını sağlamaktır. 

"Arthur Schopenhauer"

11.07.2016

5 PAZARTESİ ŞARKISI


Uzun bir tatil sonrası günlerden yeni bir Pazartesi. Üstelik diğerlerine göre yıkıcı etkisi daha fazla olan bir Pazartesi. Bugün beş şarkılık listemizin konusu özetle müzik ve sinema. Bir dönemi, bir sanatçıyı, bir müzik grubunu anlatan filmlerden seçmiş olduğum en güzel şarkılar. Baştan belirteyim elbette onlarca film arasından seçilen bu liste kişisel bir listedir. 

Bir bilgenin dediği gibi; "Su hep başka yerlere doğru akar, insanlarsa hep kendilerine doğru saplanıp kalır."

Hepinize mutlu ve bol müzikli Pazartesiler...


Control (2007) - Love Will Tear Us Apart

Control, Joy Division solisti Ian Curtis'in biyografisi niteliğinde bir film. Curtis'in karısı Deborah Curtis'in "Touching From a Distance" adlı kitabından uyarlanan filmin yönetmeni, Depeche Mode, U2, Nirvana, Nick Cave gibi isimlere video klipler çekmiş Anton Corbijn. Filmde Curtis'i Same Riley, Deborah'yı Samanta Moerton oynuyor. Tıpkı Manchester'ın gri sokakları gibi siyah-beyaz çekilen film, Ian Curtis'in şan-şöhret, iki kadın arasında kalmışlık, yaşadığı sağlık problemleri, genç yaşta baba olmanın ağırlığı altında kalan ruh halinin nasıl intihara sürüklendiğine şahitlik ediyor.




24 Hour Party People (2002) - 24 Hour Party People

Michael Winterbottom imzalı film 70'lerin sonunda başlayıp 90'ların başına kadar süren ve Madchester ismi verilen bir müzik türünün doğuşunu anlatıyor. Factory Records ve onun sahibi Tony Wilson, 1982'de açılan The Hacienda, uyuşturucu pazarı, o dönem ortaya çıkan birçok grup filmin eksenini oluştuyor. Sonra Stone Roses Amerika turnesini iptal eder, Happy Mondays yaşadığı uyuşturucu sorunu yüzünden yeni albüm yapamaz, Factroy Records'un paraları suyunu çeker, The Hacienda kapanır, gece kulüplerinde elektronik müzik dönemi başlar ve bir devir kapanır.





Good Vibrations (2012) - Teenage Kicks

Bir Beach Boys şarkısı olan Good Vibrations, İrlanda Belfast'te Terri Hooley isimli bir müzik aşığının, 70’ler İrlandası’nda IRA örgütünün öncülüğünü ettiği, Katolik ve Protestan savaşlarının, kutuplaşmaların, karanlığın tam ortasında, şehrin en çok bomba patlayan sokağında açtığı plak dükkanı, punk müziği keşfetmesi ve yerel gruplara albüm yapma mücadelesi ve müziğin evrensel gücü üzerine keyifli bir film. Ayrıca filmde Rudi, Outcast, The Undertones gibi grupların doğuşuna şahitlik ediyoruz. Ne diyordu filmin bir sahnesinde Terri Hooley;

When It comes to punk: New York has the haircuts, London Has the trousers, but Belfast has the Reason!

Evet müzik yapmak için her zaman haklı bir neden vardır...





Almost Famous (2000) - Tiny Dancer

1970'ler rock dünyasına genç bir müzik yazarının gözünden bakış. Rock'n roll ruhu ve yol hikayeleri. Filmi izledikten sonra insan keşke o yıllarda yaşamış olsaydık demeden duramıyor. Keşke... Woodstock çayırlarından yankılanan özgürlüğün sesi. Ümit Bayazoğlu "Uzun, İnce Yolcular" kitabında ne diyordu: "Rüya bitti, her şey aynı kaldı. Yalnızca ben 30 yaşıma geldim ve çok sayıda insan saçını uzattı. Hepsi bu "Aslında John Lennon, kuşağına biraz haksızlık ediyor bu meşhur deyişinde. Onların "Çiçek Enerjisi" ile kıvılcımladıkları muhalefet sayesinde Vietnem savaşı daha erken bitti, zenci düşmanlığı geriletildi, saklı taşra faşizmi ortaya çıkarıldı, Fransa'da birkaç gün de olsa sokaklar ele geçirildi, alçak kariyeristler, taş kafa rektörler diz çöktürüldü..."





Velvet Goldmine (1998) - 20th Century Boy

Todd Haynes'in yönettiği film, glam rock dönemine Iggy Pop ve David Bowie ekseninde odaklanıyor. Kadrosunda birçok müzik yıldızını barındıran Venüs in Furs ve Wylde Rattz iki yapay grubun bu film için kurulduğunu hatırlatalım. 


10.07.2016

Hapis


Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, o odada hapistir.

"Ludwig Wittgenstein"


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...