24 04 2014

Severdim Seni


Orhan Pamuk'u ya çok seversiniz ya hiç sevmezsiniz. Kara Kitap ile tanıştığım zamandan itibaren en büyük mutluluğum olmuştu Orhan Pamuk okumak, bir kaç sayfa okuyup duraklıyor, kitabı göğsüme bastırıp kelimelerin tenimden geçip içime geçiş törenini hayal ediyordum.

Orhan Pamuk okumak, İstanbul'u yaşamak, masalsı bir dünyaya kucak açmak demek, bir kez olsun ön yargısız olsak.. Zaten hayatımızı hep bu ön yargılar, kolaycılıklar ve vazgeçişler eksiltmiyor mu ? Belki bi yerlerde eski anılarınızı, izlerinizi ya da kırılan parçalarınızı toparlayacı bi mıktatıs olup anıtlaşıverir karşınızda kelimeler, kimbilir..

Kara Kitap'tan şöyle güzel tadımlık bi bölüm , belki fikrinizi değiştirir..

"Okuldayken aynı sıralarda oturmazdık; ama sıcak bahar günlerinde sınıfta uzun tartışmalardan sonra pencere açıldığında, hemen arkasındaki kara tahtanın karasından aynalaşan camın içinde yansıyan yüzünü şimdiki gibi seyrederdim.
İlk rastlaştığımızda bacakların o kadar ince, o kadar narin gözükmüştü ki bana, onların kırılıvereceğinden korkmuştum. Tenin sanki çocukken daha sertti de, büyüdükçe, ortaokuldan sonra renklenerek inanılmaz bir incelikle yumuşadı. Evin içinde oynamaktan kudurduğumuz sıcak yaz günlerinde, bizi bir plaja götürmüşlerse eğer, dönüş yolunda, ellerimizde Tarabya’dan aldığımız dondurmalarla yürürken, sivri tırnaklarımızla kollarımıza, üzerindeki tuzu kazıyarak harfler yazardık. İnce kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. Güneş yanığıyla pembeleşen bacaklarını severdim. Başımın üzerindeki raftan bir şey almak için uzandığında yüzüme dökülüveren saçlarını severdim.
Annenden alıp giydiğin askılı mayonun sırtında bıraktığı askı izlerini, sinirlendiğin zaman saçlarını dalgın dalgın çekiştirmeni, filtresiz sigara içerken ortanca ve başparmaklarınla dilinin ucundaki tütün parçasını yakalayışını, film seyrederken ağzını açışını, kitap okurken elinin altındaki bir tabakta bulduğun leblebileri ve fındıkları farkında olmadan yiyişini, anahtarlarını kaybedişini, miyopluğunu kabul etmediğin gözlerini kısışını severdim. Gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. Aklının içindekilerinin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, Allahım!
Birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikâyesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o ‘ben burada değilim’ ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim. Tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı fark ettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim. Bir heves ressam olmaya karar verdiğin çocukluk günlerinde, Dede’yle birlikte masaya oturup ağaç çizmeyi öğrenmeye koyulduğunda, Dede’nin konu dışına çıkan takılmalarına öfkelenmeden güldüğünde seni severdim. Dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapadığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim.
Severdim seni, pırıl pırıl bir nisan günü küçük balkonumuza çıkıp sabah astığın mendilin hala kurumadığını, demek ki güneşin seni aldattığını anladığında ve hemen sonra, arka arsadan gelen çocuk cıvıltılarına hüzünle kulak kabarttığında seni severdim. Birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikâye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim.
Severdim seni; aile içi izdivaçlar ve akrabalar arasındaki evlilikler üzerine bol resimli bir gazetede makale döktüren profesörün incilerini bir köşeye çekilip bana sezdirmeden okuduğunu gördüğümde ve ne okuduğunu değil; ama okurken yalnızca üst dudağının Tolstoy kahramanları gibi hafifçe öne çıktığını gördüğümde seni severdim. Asansör aynasında kendine bir başkasına bakar gibi bakışını ve nedense bu bakıştan sonra hatırladığın şeyi telaşla çantanın içinde arayışını severdim. Biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yan yana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terk etmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim. Sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kimbilir nereye gittiğinde seni severdim.
Severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim. Birden çıkan lodosla karların eridiği ve İstanbul’un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin Uludağ’ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim. Çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni. Dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim. Saatli Maarif Takvimi’nden bizi birlikte ölüme yaklaştıran bir yaprağı daha kopardıktan sonra, en altta günün yemeği olarak önerilen etli nohut, pilav, turşu ve karışık kompostoyu, yaklaştığımız ölümün bir işaretini okur gibi ağırbaşlı ve hüzünlü bir sesle okumanı ve Kartal marka ançuvez tüpünün önce rondelayı çıkartıp, sonra kapağı sonuna kadar çevirip açılacağını bana sabırla öğrettikten sonra, üretici Mösyö Trellidis’in saygılarıyla, demeni severdim. Kış sabahları yüzünün renginin şehrin üzerindeki soluk beyaz göğün renginde olduğunu gördüğümde, çocukluğumuzda, caddenin ırmağından akan arabalar arasından, bir kaldırımdan öteki kaldırıma bir koşu çılgın ve neşeli geçişini seyrettiğim zamanki gibi, seni endişeyle severdim.
Severdim seni, cami avlusunda, musalla taşında yatan tabuta konan kargaya dikkatle ve gülümseyerek baktığında, radyo tiyatrosu taklidi sesinle annenle babanın kavgalarını oynadığında seni severdim. Ellerimin arasına dikkatle başını alıp gözlerinde hayatımızın gittiği yeri korkuyla gördüğümde seni severdim. Vazonun yanında, neden orada bıraktığını anlayamadığım yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim. Efsane kuşlarının ağır ağır uçup havalanışını andıran uzun bir sevişmenin sonunda, ağırbaşlı şenliğe kendi şakaların ve yaratıcılığınla en sonunda senin de katıldığını anladığımda seni severdim. Dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim. Öğle vakti, yazı masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsünün tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde, seni kendi gövdemi tanır gibi, beni terk eden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle anlar gibi severdim.
Severdim seni, nereye gittiğini bilmediğimiz bir trene bakarken yüzünde beliren esrarlı ifadeyi ve bu kederli bakışının tıpatıp aynısını, bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bir saatte, elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken gene esrarlı ve hüzünlü yüzünde ben gördüğümde kapıldığım o çaresizlik, acı ve kıskançlıkla severdim seni."

Yeni Coldplay şarkısı Oceans


Midnight ve Magic'in ardından yeni albümden servis edilen 3. Coldplay şarkısı Oceans. Bu şarkı o ilk dönem Coldplay naifliğini özleyen bünlere ilaç gibi gelecektir.

Coldplay - Oceans

23 04 2014

Çocukluk


"Bir karanfil eskiden burda ne güzel kokardı!
Yemek, içmek, uyumak bir dam altında tıpkı karıncalar gibi.
Önce kendi karnımızı doyuruyorduk sonra kedininkini.
İki martı geçiyor gökten konuşarak.."

Ve gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor..


 
Erol Evgin - Çocuklar Çocuklarımız

22 04 2014

Bisiklet Manifestosu


Bisiklet sonsuz bir özgürlüktür. Dünya tarihinde son dönemdeki bütün hesapların petrol üzerine yapıldığını düşünürsek bisiklet, mevcut düzene karşı onurlu bir direniştir. Bir sivil itaatsizliğin en basit örneği olarak bisikleti sahiplenmek, onun üzerinde vakit geçirmek, haydi pedala kuvvet demek, atmosfere yapılan karbon salınımında azalmaya neden olmaktır. Bütün bunlara ek olarak hepimizin bildiği gibi sağlıklı yaşama katmış olduğu artı değeri söylemeye gerek yok sanırım. Bütün bunları düşündüğümüz zaman bu araç dünya üzerindeki en güzel icatlardan biridir.

BİSİKLET NEDİR?


Eşitliktir: Bazen o sizi taşır, bazen siz onu.

Kardeşliktir: Bir ağaç gibi tek ve hür öte yandan.

Çocukluktur: Hayatla izdivacın balayı günlerinden.

Aylaklıktır: Akreple yelkovana nispet.

Sükunettir: Ne der filozof: gürültü, zekayla ters orantılıdır.

Rüyadır: Üç yaşında başlar, hayat boyu sürer.

Hayal Gücüdür: Durduğunda devrilir.

Aşktır: Her bahar sırtınızı ürpertir.

Libidodur: Düz duvarlar sizindir.

Yazdır: Yaz yaz bitmez bir metnin iki noktası

Kıştır: Her mevsim Vivaldi.

Kendisidir: Doğan görünümlü Şahin değil.

Devrimdir: Gerçekçi olur imkansızı ister.

Ütopyadır: Ayaklar hep havada.

Bi tur versenedir: Boş arsaların rant'a yenik düşmediği zamanlardan.

Aşüftedir: Yoldan çıkartır.

Rosinantedir: Don Kişot'un altında olsaydı değirmenler bizimdi.

Tek kişilik karnavaldır: Dünyanın sokaklarından

Köroğludur: Otomobil icat olur mertlik bozulur.


"Aydan ÇELİK" Bisikletsever

Madness - Riding On My Bike

18 04 2014

En süper kahramanlar


Fantastik Türk Filmler’i yapmak deneyimi Yeşilçam’ın en ilginç dönemlerinden birisidir. Tüm imkansızlıklara rağmen Türk insanının bu alana gönül vermesi engellenememiştir. Bu noktada Türk insanına özgü pratik zeka devreye girmiş, tenekeden zaman makinesi, ampulden kontrol panelleri, eski elbiselerden Kurabiye Canavarı kılıklı yaratıklar peyda olmuştur. Bu filmlerin en büyük özelliği bir dönem insanların bir tarafıyla güldüğü filmlerin zamanla kulaktan kulağa yayılarak kült statüsüne dönüşmesi. Örneğin “Dünyayı Kurtaran Adam” filmi Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü gösterimleri sayesinde yeniden keşfedilmiş, zamanla şöhretini artırarak bugünkü popüler haline gelmiştir. İşin tuhaf tarafı bu filmlerin gerçekten fantastik olması için mi çekildiği yoksa birer absürt komedi gayesiyle mi yapıldıkları. Neredeyse hiç olmayan bir senaryo, Türk usulü kostüm tasarımı, türünün yabancı örneklerinden bol bol kolaj çalışması sonucunda ortaya çıkan akıllara zarar filmler. Bu filmler bir dönem o kadar meşhur oldu ki adlarına festivaller yapıldı, kitaplar basıldı. 

Bu kitaplardan birisi de geniş bir kaynak özelliği taşıyan Fantastik Türk Sineması kitabı. İşte bu kitapta anlatılan filmlerden en ilginç bir tanesi de 3 Dev Adam.  Oyuncu Doğan Tamer’in senaryosunu yazdığı, T.Fikret Uçak’ın yönettiği 3 Dev Adam belki de kendi türünde ender rastlanan örneklerden biridir; dizi film, çizgi roman, fotoroman kalıplarını bir araya getiren abartılı bir şiddet ve sadizm gösterilerine geniş bir yer ayırır. Film bir gore filmden beklenilecek her şeyi eksiksiz sergilemektedir.


Uzak Doğu’da merkezlenen uluslararası suç örgütü Örümcek Çetesi tarihi eser kaçakçılığı için Türkiye’ye yerleşmiştir. Daha önce çalıp sattığı antikaları sahte dolar basarak geri alan çetenin faliyetlerini izleyen ABD ve Meksika hükümetleri, kendi süper kahramanlarını Türk polisiyle işbirliği yapıp çeteyi çökertmek üzere İstanbul’a gönderirler. ABD’den yüzbaşı Amerika (Aytekin Akkaya) ve Meksika’dan maskeli punkreas güreşçisi El Santo (Yavuz Selekman) Türk Emniyetinden komiser Orhan (Doğan Tamer) ile buluşup bir dizi kanlı cinayet işlemiş Örümcek Adam (Tevfik Şen) ve sevgilisi Nadya’ya karşı harekete geçerler. Örümcek Adamı durdurmak isteyen başkaları da vardır, birçok adamını ona kurban veren Mafya gibi. An gelir Üç Dev Adam Örümcek’i kıstırır, fakat birden örümcek kostümlü adamların saldırısına uğrarlar. Kanlı bir mücadeleden sonra Yüzbaşı Amerika, bir biçki makinesiyle Örümcek’i öldürmeyi başarır. Çete çökertilir, tarihi eserler kurtarılır ve yabancı süper kahramanlar ülkelerine dönerler.


 Filmi Amerika’da video kasetten izlemiş olan sinema yazarı Keith T.Breese Üç Dev Adam’ı eleştirirken şaşkınlığını gizleyememiştir. “Bu bir şaka değil” diyor, “anlaşılabilmesi için seyredilmesi gereken bir Türk filmidir. İster inanın, ister inanmayın bu taşlamalı bir güldürü değildir. Süper Kahramanları ve Süper Canileri ele alan sert ve ciddi bir çalışmadır. Pek tabii ki film dağınık, ucuz ve kötüce çekilmiştir fakat benzerini bulabilmek zordur. Yine Metin Demirhan bu müstesna film için şunları yazmıştır: “Çılgın bir çizgi romanlar ve “B” filmleri uyarlaması. Marvel Comics’in iki süper kahramanı Kaptan Amerika ve Örümcek Adam ile Meksikalı ünlü “Lucha Libre” kahramanı El Santo sinema tarihinde ilk defa bu filmde bir araya geliyorlar. Onlara bir de Türk polis komiseri eşlik ediyor. Asıl inanılmaz olan bu filmde Örümcek Adam’ın kötü karakter olması ve 13. Cuma  filmlerinin Jason’ı gibi hunharca cinayetler işlemesi.”

Fantastik Türk sinemasının en nev’i şahsına münhasır filmlerinden biridir  3 Dev Adam. Anlatmak için kelimelerin tarifsiz kalacağı tuhaf bir yapımdır. Tamamen orjinallerinden esinlenmiş olmasına rağmen eşsiz derecede özgündür.


Belkide  bu hayatta herkesin bir süper kahramanı olmalı. Kostümlü yada kostümsüz. Doğuştan süper güçleri olan yada olmayan. Kapanışı Kill Bill filminde Süpermen üzerine yapılan bir monolog ile bitirelim. “Süpermen tek başınadır. Süpermen süpermen olmamıştır, süpermen olarak doğmuştur. Süpermen sabah uyandığında, süpermendir. Clark Kent onun alter egosudur. Büyük kırmızı “S” li kıyafeti henüz bir bebekken kent ailesi onu bulduğunda sarılı olduğu örtüdür. Giysisi odur. Kent’in giydiği gözlükler ve takım elbise ise Süpermen’in aramızda kaybolmak icin giydiği kostümüdür. Clark Kent, Superman’in bizi nasıl gördüğüdür. Peki Clark Kent’in karakteri nasıl? Güçsüz, kendine güvensiz, korkak. Clark Kent Superman’in tüm insan ırkı üzerindeki fikridir.”

College feat. Electric Youth - A Real Hero

Nükleer Sevdası


26 Nisan 1986'da, yerel saat 01.23'u gösterirken Ukrayna'da Kiev yakınlarındaki Çernobil kasabasında bulunan nükleer santralin dördüncü reaktörü infilak etti. Patlamayla birlikte reaktör bir anda alevler içinde kaldı. Büyük miktarda radyoaktif element atmosfere dağıldı. Bu patlama, Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarından 200 kat fazla radyasyon yaydı. Dünya ilk kez nükleer santralların ne kadar tehlikeli olduğunu bu kazayla öğrenmiş oldu. Sovyet hükümetinin olayı belli bir süre gizlemesinden dolayı resmi olarak 15 bin kişi öldü, 9 milyon kişi doğrudan etkilendi ve belkide onlarca yıl daha etkilenecek. Bugün Karadeniz'de yaşanan kanser patlamasıyla Çernobil'in doğrudan ilişkisi olduğu bilinen bir gerçek.

Bu reaktörü oraya diken Ruslar şimdi Mersin Akkuyu'ya nükleer santral yapıyorlar. 2011 yılında Fukuşima nükleer santralinde kaza yaşayan Japonlar da Sinop'a nükleer santral dikiyorlar. Yani şu geçtiğimiz günlerde açıklanan Türkiye Mutluluk Endeksinde en mutlu il olan Sinop.

Fotoğrafçı Gerd Ludwig'in Çernobil sonrasında karelerine yansıyan fotoğraflarına bakalım. Olabildiğince mutsuz insanlar. Donuk, ruhsuz, hayat belirtisi olmayan, ölü bir çoğrafya. Her geçen gün doğmamış çocuklarımızın umutlarından çalmaya devam ediyoruz. Kolay gelsin!











Kazım Koyuncu - İşte Gidiyorum

En iyi 10 Jimi Hendrix şarkısı


Aşk için canlarına kıyan insanlar var. Fakat birine ya da bir şeye, belki bir fikre aşık olduğunda öfkeyi ve zamanı alt edip denizi ve dağları yerinden oynatabilirsin. Duygusu böyledir en azından. Bazen bazı şeyleri başkalarından farklı görürsün, bu yüzden bir şarkı yazarsın. Herhangi bir şeye dair olabilir. Bazı duyguların insanda farklı renkler çağrıştırması mesela. Kıskançlık mordur. Ben öfkeden morarırım. Haset yeşildir. Bu dünyanın bütün renklerine sahip bir kıza olan duygularını renklerle izah etmek gibi bir şey. Başka bir deyişle, bu duyguları ardında bırakabileceğine inanmazsın, fakat yine de denemeye gönüllüsündür.

"Jimi Hendrix"



10- "If 6 Was 9" (Axis: Bold As Love, 1967)

9- "Hear My Train A Comin" (Blues, 1994)

8-  "Who Knows" (Band of Gyspys, 1970)

7-  "Ezy Ryder" (Cry of Love, 1971)

6-  "Hey Joe" (Are You Experienced 1967)

5-  "Voodoo Child (Slight Return)" (Electric Ladyland, 1968)

4-  "Burning of the Midnight Lamp" (Electric Ladyland, 1968)

3-  "Little Wing" (Axis: Bold As Love, 1967)

2-  "All Along the Watchtower" (Electric Ladyland, 1968)

1-  "Purple Haze" (Are You Experienced, 1967)

The Jimi Hendrix Experience - Burning Of The Midnight Lamp

Yıkıcı Karakter


Yaşadığı hayata şöyle bir geriye baktığında, insan, yaşanan bu süre içinde bir yığın acılar pahasına katlandığı hemen bütün ilişkilerin, “yıkıcı karakter”inden kimsenin kuşku duymadığı bir takım insanlardan kaynaklandığı görüşüne kapılabilir. Günün birinde belki bir rastlantı sonucu bu gerçeği görecek ve böylece karşılaştığı şokun şiddeti oranında da yüksek olacaktır bu yıkıcı karakteri sergilemekteki şansı. 

Yıkıcı karakterin yalnız bir tek parolası vardır; yer açmak ve de bir tek faaliyeti; ortalığı temizlemek. Onun temiz havaya ve serbest alanlara ihtiyacı her türlü nefretin üstündedir. Yıkıcı karakter genç ve neşelidir. Çünkü genç tutar adamı yıkıcılık, kendi çağımızın bıraktığı izleri silip süpürdüğü için tutar; hatta keyiflendirir, çünkü süpürüp atma yıkıcı için tam bir indirgeme, kendi durumunun köküne inmek anlamına gelir. İlkin dünyanın yok edilmeye değer ve müstahak olduğu sınanacak olursa, korkunç bir biçimde asitleşeceği tasarımıdır ki insanı böyle bir apollovari yıkıcılık görüntüsüne itiyor. Varolan her şeyi barış içinde sımsıkı kucaklayıp saran o koskoca bağ da budur. Bu, öyle bir manzaradır ki yıkıcı karaktere oynasın diye uyumlu bir ortaoyunu sunuyor. İşinin başında hep dipdiridir yıkıcı karakter. Ona bu çalışma temposunu dolaylı olarak da olsa aşılayan da doğanın kendisidir. Çünkü o doğadan önce davranmak zorundadır. Yoksa yıkıcılığı doğanın kendisi üstlenecektir. 

Düşünü kurduğu hiçbir örnek yoktur yıkıcı karakterin. Gereksindiği şeyler de azdır, hele en az ihtiyaç duyduğu şey: bilmek’tir, yıkılanın yerine neyin geleceğini bilmek. En başta hiç değilse bir an için, o bomboş mekan, nesnelerin bulunduğu, kurbanların yaşadığı yer. Bu mekanı istila etmeye kalkışmayan, ona ihtiyaç duyan birileri nasıl olsa daima bulunacaktır. Yıkıcı karakter kendi işini görür, sevmediği yalnız yaratıcı iştir. Yaratıcı kendine nasıl yalnızlığı ararsa o da tersine, hep kalabalıkla birlikte, kendi etkinliğinin tanıkları arasında olmak zorundadır. O bir sinyaldir. Bu üçgen biçimi işaret nasıl her yanından rüzgarı yerse onun gibi o da her yandan dedikodulara maruz kalır. Yıkıcı karakteri bunlara karşı korumaya kalkışmak saçmadır. Birileri onu anlamaya çalışıyormuş hiç ilgilendirmez onu. Bu yöndeki çabaları çocukça bulur. Yanlış anlaşılmak ona vız gelir, tersine, ister ki yanlış anlaşılsın. Kerametler, devletin şu yıkıcı düzenlemeleri nasıl anlamalar yol açıyorsa öyle. 

Dedikodular, bütün olayların en küçük-burjuvası hep halk yanlış anlaşılmak istenmediği için patlak veriyor. Yıkıcı karakter kendini yanlış anlatmıyor, dedikoduya çanak ta tutmuyor. Yıkıcı karakter portföy-insanının düşmanıdır. Bu insan rahatını arar ve kılıf, onun için biçilmiş kaftandır. Kılıfın içi ise onun dünya da bıraktığı, ama ipek örtülü bir iz. yıkıcı karakter yıkımın izlerini bile siler. Gelenekçiler cephesinde yer alır yıkıcı karakter. Kimileri, dokunulmaz duruma getirerek, konserveleştirip bırakırlar yarına bazı şeyleri, ötekilerse geleceği kullanılır duruma getirerek saf dışı ettikleri durumları bırakırlar. Bunlara yıkıcı denir. Yıkıcı karakterde, asıl heyecanı olayların gidişine karşı duyduğu alt edilemez kuşkularda bulan ve her şeyin ters gidebileceği hesabını gönüllü olarak tutan tarihsel insan bilinci vardır. O nedenle güvenirliliğin ta kendisidir yıkıcı insan. Hiçbir şeyin sürüp gittiğini kabul etmez yıkıcı karakter. Ama işte bu yüzden her yerde bir takım yollar görür. Başkalarının duvarlar ve dağlarla karşılaştığı yerde de bir yol görür O. Ancak bir yol gördüğü içindir ki her yerde de engelleri ortadan kaldırmak zorundadır. Her zaman kaba değil, zaman zaman daha soylu bir şiddetle. Her yerde bir yol gördüğü için de kendisi hep dört yol ağzındadır. Zamanın hiçbir anı sonraki anın neler getireceğini bilemez. Ortada duranı yıkıntıya çevirir bu karakter, yıkıntı olsun diye değil, tersine bu yıkıntıdan geçecek yolu aşmak için. hayatın yaşanmaya değer olduğu duygusu içinde yaşamaz yıkıcı karakter, intihar etmek zahmetine değmez diye....

"Walter Benjamin"

Whitest Boy Alive - Burning

17 04 2014

Gabriel Garcia Marquez'i kaybettik


Gabriel García Márquez'i kaybettik.. Artık bu dünya biraz daha yalnız, biz daha çok yalnızız. Ne diyordu büyük usta "bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse..." Işıklar içinde uyu büyük usta...

 
Belle & Sebastian - I'm Waking Up to Us

Bozuk düzen


Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Boğazımda düğümleniyorsa lokma,
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,
Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,
Bu darağacı suratlı toplum..

"Oktay Rifat"


Camera Obscura - Do It Again
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...