22 10 2014

Okumak



"Okuma eylemi, gamlı ruhlarımıza nefes aldıran tüm istekler gibi, irdelenebilir."

Virginia Woolf

Okuma gözlerde başlar. Gördüğümüz bir metni duyduğumuz bir metinden daha iyi aklımızda tutabildiğimizi gözlemleyen Cicero "en keskin duyumuz görme duyusudur" diye yazmıştır. Aziz Augustinus gözlerimizi "dünyanın giriş kapısı" olarak önce övmüş, sonra da lanetlemiştir; Aquino'lu Aziz Tommaso görmeyi "bilgi edinmemizi sağlayan duyuların en büyüğü" olarak tanımlar. Bu her okurun kavrayabileceği kadar açıktır: Harfler gözler aracılığı ile kavranır. Ama bu harfleri anlamlı kelimelere dönüştüren simya nedir? Metin ile karşılaştığımızda içimizde ne olup biter? Nasıl olup da görünen şeyler içimizdeki laboratuvara gözlerden ulaşan "tözler" olurlar; nesneler, harflerin biçimleri ve renkleri nasıl okunurluk kazanırlar? Gerçekten, nedir bu okumak dediğimiz eylem?

Belki de, tüm bu soruların yanıtını almak adına fotoğrafçı Steve McCurry kariyeri boyunca dünyanın dört bir yanında  "okuyan insan" fotoğrafları çekti. Dünya okuyor, ya siz?



























Björk - Bachelorette

Daktilo Görünümlü Bilgisayar Klavyesi


Teknolojiye ayak uydurmaya çalışırken aslında birçok değerden vazgeçmek zorunda kalıyoruz. Örneğin en son ne zaman elinize bir kalem alarak yazı yazdınız? Ya da daktilo denen aleti hiç kullandınız mı? Oysa pek çok edebiyatçı için daktiloları yaratım süreci kadar önemlidir. İster alışkanlık, isterseniz de duygusal bağ diyebilirsiniz. İşte Brain Min isimli genç bir tasarımcı, teknolojiye yenilen daktiloları düşünerek 'Qwerkywriter' ismi verilen klavyeyi tasarlamış. Basit ama ilham verici bir çalışma.






Tüf Tüf


Bir neslin vazgeçilmez oyuncağı tüf tüf ya da kısaca bildiğiniz bir boru. Tüf Tüf yapımı en basit ve ücretsiz bir oyuncak olarak bir döneme damgasını vurdu. Mahalledeki inşaatlardan ya da elektrikçi esnaf amcalardan temin edilen borular oyuncağın en zor ilk aşamasını oluşturuyordu. Temin edilen silah sonrası geriye sadece borunun içine kağıtttan yapılan sivri külahların konulması ve mahalle savaşlarının başlaması kalırdı. Bu çete savaşlarında en önemli unsur borunun tıkanmamasına (şişme sorunu) dikkat etmek ve bol miktarda cephanenin olmasıydı. Elbette hedefi vurmak konusunda biraz da yetenek gerekliydi. Dönemin tek kanalında izlenen western filmlerinde örnek alınan kızılderililer, hedefi vurmada ustalaşmanın en önemli unsurlarından birisiydi. Sadece bir boruyla yetinmeyen Rambo ruhlu arkadaşlar boruyu modifiye ederler, dürbün, çift boru, şarjör gibi eklentiler yaparak silahın gücüne güç katarlardı. Hatta bazı hasta ruhlu arkadaşlar fişeğin ucuna iğne takarak bu silahı kuş avlamakta, bazıları ise arkadaşlarını kör etmek için kullanmaktan çekinmezlerdi. Sonrası her çocuk büyür ve o günleri özlemle anardı...

Yılın En İyi Biyoloji Fotoğrafları









21 10 2014

Mommy


- Birbirimizi hala seviyoruz değil mi?
- En iyi yaptığımız şey bu ahbap.

Xavier Dolan hayranı değilim, hele ki Mommy'den önce izlediğim Tom a la ferme filmininden sonra, bende bir iz bırakmadığını görerek, Dolan benim tarzım değil demiştim, yalnız diğer filmlerindeki kusurlu kusursuzluğu hep sevdim, tek hayal kırıklığım Tom a la ferme ile oldu zira Dolan o filmle kendi sinemasal dilinin dışına çıkmayı deneyip, kendinden uzaklaşınca en yapay filminin ortaya çıkmış olduğunu düşündüm, yani duygudan taviz verdiğinde eksiklik baş göstermişti.. Bunun böyle devam edeceğini sanmışım, meğer..

Cannes Film Festivali'nde üçüncülüğü paylaşıp alkışlarla tebriğe boğulduğu filmi Mommy' ye de çok kulak astım diyemem bu yüzden.. Diğer filmlerindeki kusurlarını sevdiğimi fark etmiştim aslolan, sonrasında Mommy'deki konuyu biraz kusurlu bulduğumda, kusurlu ama kusurlarıyla bütünlük sağlayan Dolan sinemasına dönüş yaptığını düşününce sevindim ve beklentisiz beklenti üzerine izledim filmi. Ve şu an şunu söyleyebiliyorum adına: gelişimine tanıklık ettiğimiz çağdaşımız, bizimle birlikte büyüyen bir yönetmen, gelecekte büyük ihtimal ustalar arasında anılacak, kendine has çizgisini bu kadar erken yaşta oturtmuş bir vizyoner, dahi bir göz. Kendisi için sıkı eleştirlerde bulunmadım hiç şu zamana kadar ama şimdilerde ortalarda dolaşan tek tük çatlak sesin yönetmeni, benzer kurgu ve sarmallar arasında dolaşıp, o labirentten çıkamamakla suçlamasını anlayamıyorum desem yeridir. Evet ortada yine bir anne oğul ilşkisi var ama Dolan delilik, nefret ve sevgi üçlemesi arasında kendini aşmak adına elinden geleni yaptığını göstermiş açıkcası.


Sorunlu bir çocuğun, ergenlik, psikozla, sinirlilikle boğuştuğu, kendini anne bedeninden soyutlayamadığı için birey olma sıkıntılarından muzdarip; ve olması gerektiği gibi olmayan hafif çatlak bir annenin, başına buyruk, geçici işlerle dikiş tutturmaya çalışan bir kaybeden olan olan filmde, anne ile oğlunun ahlakçı olmayan ama illa da sevgi dedirten ilişkilerine bir de yeni trajedi atlatmış (oğlunu kaybetmiş, bunu gösterilen ipuçlarına dayanarak çözümledim, biraz eksik kaldığını söyleyebilirim) komşu da eklenince , eksikleri tamamlanan bir sevgi resminin ortaya çıktığı film oluyor "Mommy". Her birinin eksiklikleri, muhtaçlıkları öylesine doyuruluyor ki 1'e 1 olan ekran oranı Steve'in (oğul) kaykaya bindiği sahnede ellerini iki yana açmasıyla genişmelesi, acılardan sıyrılıp mutlu olma durumuna sembolik bir gönderme ile film bize gözünü kırpıyor.



Müzik kullanımı konusunda her daim yerli yerinde atışlar yaptığını düşünürken bu filmde biraz klip havası sezdiğimi de söylemeden geçemeyecğim (evet bu onun tarzı, seviyoruz) yine de daha az ve yerinde olmasını yeğlerdim, velhasıl söyleyeceğini daha fazla duyguyla doldurarak, eksik yanları olduğu kadar kusursuza yakın, anlatacağını kolay yollardan değil sert ve ham duygu patlamaları ile yoğuran bir film Mommy. Oyuncu kadrosunun bu konuda çok başarılı olması büyük bir etken. Özellikle, baştaki rahatsız edici kusurlu karakter özelliklerinin üzerine muazzam bir anne portresi çizmeyi büyük bir ustalıkla başarmış, Dolan. O kadar tutarlı bir temsil ki, tutarsızlıkları bile tutarlı, nefes alan oyunculuklarla baş başa bırakıyor bizleri..

Sonuç olarak Dolan hayranı olmasam da, artık takip edeceğim bir yönetmen olarak bendeki yerini alıyor, yalnız Xavier Dolan'ın büyüdüğünü ve olgunlaştığını, filmlerinde bu gelişimi görmeyi merak ediyor muyum, sanırım hayır, keşke hiç büyümese, keşke hiç büyümesek de o saf bakışı, saflığı koruyabilsek.. Ama bizi "gözlem yeteneğinden" yine de mahrum etmemesi dileğim..

İyi seyirler..

Soundtrack listesini de eklemeden geçmeyelim:


5 SONBAHAR ŞARKISI


Mevsimin kışa döndüğü bu günlerde 5 şarkımızı zamanın ruhuna uygun seçiyoruz. Bugünkü şarkılarımız; kırık kaplerin dilinden anlayan, hem yağmurlu, hem güneşli ama her daim bulutlu. Senkronize bir yalnızlığın müziğe yansımış melodileri. Sözü fazla uzatmadan müzik diyoruz.

Elliott Smith – Waltz#2

Müzik hayatına 1992 yılında Heatmiser grubu ile başlayan Elliott Smith, grubun yayınladığı 3 albümün ardından tek tabanca takılmaya başladı. Bu modern çağ ozanı kadife ses rengi ve eşsiz beste yeteneği ile Nick Drake ekolünün en önemli temsilcilerinden birisiydi. Yaşadığı acılar her zaman müziğine yansıyan Elliott Smith, 21 Ekim 2003 tarihinde 34 yaşında kendisini 2 kez göğsünden bıçaklayarak intihar etti. Ne diyordu, Cesare Pavese ‘Yaşama Uğraşı’ kitabında:

Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda…”




Tindersticks – Dying Slowly

Tindersticks sonbahara en çok yakışan gruplardan bir tanesi. Hani bazı gruplar vardır ve yaptıkları müziğin net bir tarifi yoktur. Açıkçası tarif edilmek, önüne bir sıfat konmak gibi bir gereksinime de ihtiyaç duymazlar. İşte Tindersticks bu tarifin içini eksiksiz dolduran kusursuz bir hazinedir. Tindersticks klasikliği, özgünlüğü, besteleri ile müzik tarihinde yanına yaklaşılamayan benzersiz bir müzik harikası. Hayranlarının körü körüne sevdiği, mainstream sularında dolaşmayan eşsiz bir sonbahar senfonisi.




Morphine – You Look Like Rain

Morhine 90′lı yılların başında Boston çıkışlı Mark Sandman önderliğinde kurulan ve kolej radyolarında sıkça çalınan parçaları sayesinde sıkı bir hayran kitlesi kazanan müziğinde gitar kullanmayan ender gruplardan biridir. Kasvetli, ürkütücü ve mutsuz kavramları rock-jazz karışımı, iki telli basit bir bas ve yoğun bir saksafon kullanımı Morphine müziğinin yapı taşlarını oluşturur. Sandman’ın eski grubu Treat Her Right’ın dağılmasının ardından Sandman’a ek olarak Dana Colley (bariton saksafon) ve Jerome Deupree’nin (davul) yer aldığı ekip deneme niteliğindeki birkaç konserin ardından ilk albümleri Good’u 1991 yılında çıkardı. Büyük bir şaşkınlık yaratan bu albüm özellikle yöre takipçilerinin gruba olan sevgileri sayesinde o yıl Boston Music Awards’ta yılın en iyi bağımsız ilk albüm ödülünü kazandı. Rykodisc Record ile imzanan anlaşma ve sırasıyla yayınlanan Cure For Pain, Yes ve Like Swimming grubun kalitesini ve ününü gerek dinleyiciler, gerekse müzik eleştirmenleri yönünden perçinlemiştir.

Kült olma yolunda ilerleyen Morphine, Temmuz 1999 yılında İtalya’da verdiği bir konser sırasında Mark Sandman’ın geçirdiği kalp krizi sonrası 46 yaşında hayata gözlerini yummasıyla bir efsane olarak müzik tarihindeki yerini aldı.





Joy Division – She’s Lost Control


Bir umutsuzluk son haddine geldiğinde, kendinizi öldürebilirsiniz ya da ani bir yaşama arzusu uyandıran yazgısal bir sevinç kaplar her yanınızı. Ian Curtis hakkını ilk tercihten yana kullandı.  18 Mayıs 1980′de kendini asarak intihar etti. Müzik tarihini en çok etkileyen gruplardan biri şüphe yoktur ki Joy Division’dır. İzole bir hayat yaşayan Ian Curtis’in okuma hevesinin sonucu ortaya çıkan can yakıcı sözler, sabit bas ritimleri, fazla ses oyunlarına girmeden akıp giden gitarlar ve düşük bir enerji Joy Division müziğinin temel hatlarını oluşturuyordu. İçe kapanık, minimal ve dünyanın en karanlık şarkılarından birisidir She’s Lost Control. Hikayeye göre Ian Curtis iş bulma kurumunda çalışırken kendisi gibi epilepsi hastası bir kızın geçirdiği krizden çok etkilenip bu şarkıyı yazmıştır.





Mazzy Star – Fade Into You

Mazzy Star’ın kökleri Rain Parade grubuna uzanır. Gitarist David Robback Rain Parade grubuyla bir albüm yapıp ayrılır. Daha sonra Opal diye başka bir gruba katılan Robback burada Hope Sandoval ile tanışır. Bir Avrupa turnesi sonrası Opal dağılırken, bu ikili Mazzy Star’ı kurmaya karar veriyorlar ve böylece Mazzy Star efsanesi başlıyor. Mazzy Star günümüzde pek benzeri olmayan bir müzik yapıyor. Post-punk’ın karanlık sularından The Velvet Underground’un hipnotik gitarlarına uzanan bir yolculuk. Akımlardan fazla etkilenmeden kırılganlıkların notalara dökülmüş saf hali. Modern bir Nico yansıması gibi duran vokaller, çok sağlam melodiler ve husuzsuz distortion örnekleri ve donmuş zamanda tek başına dinlenecek albümler. Kanın akışını yavaşlatan müzik nedir? sorusunun cevabıdır Mazzy Star. Mazzy Star’ı günyüzüne çıkaran ve daha çok insan tarafından tanınmasını sağlayan olay ise  “So Tonight That I Might See” isimli ikinci albümlerinde yer alan “Fade Into You” parçası oldu. Amerika listelerinde tırmanışa geçen bu parça hayalci, melodik, atmosferik en güzel Mazzy Star parçalarından birisidir.


18 10 2014

Şehir Cazla Buluşuyor!


Her yıl, caz ruhunu şehrin dört bir yanına taşıyan, cazın ustalarından yeni seslerine birçok farklı konserle cazseverleri bir araya toplayan Akbank Caz Festivali, bu yıl 23 Ekim – 2 Kasım tarihleri arasında 24. kez gerçekleşiyor. 10 gün sürecek festivalde; bir Grammy ve iki Altın Küre ödüllü Jamie Cullum, rocktan caza onlarca farklı türü ustaca bir araya getiren başarılı trompetçi Ibrahim Maalouf,  “Rolling Stone” dergisi tarafından 2013 yılında “En İyi Bağımsız Sanatçı” seçilen Chet Faker, İtalyan cazının müzik dünyasına en önemli katkılarından biri olan Mario Biondi ve daha birçok önemli isim yer alıyor.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da cazın dünyaca isimlerini ağırlayacak olan festival kapsamında Kenny Barron, Dave Holland ikisinin yanı sıra Christian McBride Trio, Leszek Moźdźer ve China Moses yer alıyor.

23 Kasım’da Leszek Mozdzer, China Moses ve Ambrose Akinmusire konserleriyle başlayacak olan Akbank Caz Festivali’nde müzik severler festivalde özel farklı projeleri de izleme fırsatı bulacaklar. Klasik Osmanlı ve tasavvuf müziği alanlarında yapmış olduğu albümlerle dünya çapında bir bilinirliğe sahip olan Neyzen Kudsi Erguner ve “Alman cazının kuyruklu yıldızı” olarak tanımlanan piyanist Michael Wollny’nin buluştuğu konser kuşkusuz bu yılın en özel birlikteliklerinden biri olacak. Festivalin bir diğer özel buluşması ise Mehmet Uluğ Anma Gecesi. İlhan Erşahin'in ev sahipliği yapacak olduğu gecede, Türk caz dünyasının önemli isimleri Mehmet Uluğ anısına çalıyor olacaklar.

Akbank Caz Festivali’nde festival içinde festival rüzgarını estiren, artık bir festival klasiği haline gelen “Kampüste Caz” ise 3-14 Kasım tarihleri arasında Adana, Kayseri, Ankara, Eskişehir, Edirne, Çanakkale ve İzmir’de cazın coşkusunu ve heyecanını üniversiteli gençlerle buluşturacak. Festival de konserlerin yanı sıra paneller, atölye çalışmaları ve cazlı brunch’lar yer alacak.

Festival hakkında daha detaylı bilgi almak ve tüm programı incelemek için tıklayın.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

17 10 2014

Kahkahalı Şarkılar


Güzide Kasacı'nın "Daldan dala uçarım, kahkahalar saçarım" sözleri ve kahkalarıyla dolu şarkıyla sahneleri çınlatmasının üzerinden nereden baksan kırk yıl geçmiştir. Sözleri ve bestesi Yesari Asım Arsoy'a ait olan "Benim Adım Çalıkuşu" şarkısı çıktığı dönemde kadınlara uygulanan kahkaha ambargosu yüzünden yeniden hatırlandı. Hatırlanmasında fayda vardı; kahkalarımızı yeniden patlatmak için!

Peki kahkaha sadece bir mutluluk belirtisi midir? Gülmenin insan sağlığına yararından, mesela bir kilo pirzolaya denk gelmesinden söz etmeyeceğim. İşin bu kısmıyla pek ilgilenmiyorum. Gülmenin, kahkaha atmanın çok daha başka bir işlevi var. Bergson'un dediği gibi, "Gülme, her şeyden önce bir düzeltme, bir ıslahtır. Utandırmak için vücut bulması nedeniyle de kendine gülünen kimse üzerinde acı bir etki bırakır." Kısacası, karşımızdakinin kusurlarını gösterdiği için terbiye edicidir. Diğer yandan, kendine gülünmesi endişesiyle küçük düşme, gücünün sarsılması korkusunu da beraberinde getirir. Gülmenin reddedilme korkusuyla da bir ilişkisi var. Sosyal hayatta, kendi eksiklikleriniz çoğu zaman yüzünüze gülerek hatırlatılır. Bugün, belli bir zihniyete sahip insanların kadınların kahkaha atmasını neden tehlikeli bulduklarını anlamak zor değil. Aşağılanmaktan, küçük duruma düşmekten, reddedilmekten, dolayısıyla iktidarının zedelenmesinden korkmak.. Yani asıl mesele erdemli, namuslu kadınlar yaratma arzusu değil. Kendi zayıflıklarının bir kahkahayla yüzlerine vurulmasından korkuyorlar.

Yıllar önce hem kadınlar, hem erkekler şarkılarında kahkalarını atmışlar atacakları kadar. Mesela Emel Sayın "O Dudaklar" şarkısıyla inim inim inletmiş sahneleri. Yasemin Kumral "Bim Bam Bom" da karşısındakileri çatlatmak için atmış kahkahasını. Bitmedi.. Zeki Müren "Kahkahalı Şarkı" sıyla hiç gocunmadan, hatta aynı gevreklik ve genişlik hissiyle, üstelik öteki olmanın bilinciyle atmış kahkahasını. Onların şarkılarında sevgiliye karşı atılmış bir kahkaha varken, Özdemir Erdoğan'ın "Ölü Gözüyle İzlenimler" adlı şarkısında ise kadere ve insanların acımasızlığına karşı geliştirilen acı bir kahkaha söz konusu. Bu kahkaha "susmanın taştığı nokta"dır. Aynı zamanda insanlığı kendine getirme adına atılmış, içinde küçümseme de barındıran bir kahkaha! Bergson'un söylediği gibi "terbiye etme anlayışı" da içeren bir kahkaha.

Gökhan Dabak'ın doksanların sonunda çıkardığı ilk ve tek albümü Reçel'de ise "Sekiz Kahkaha" adlı bir parça var. "Bir at, dört nal, sekiz kahkaha, döner de döner dünya" diye tekrarlayıp duruyor Gökhan Dabak şarkısında. Demem o ki: Dünya dönüyor işte, isteseniz de tersine döndüremezsiniz.

"Deniz Durukan"

Zeki Müren - Kahkahalı Şarkı


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...