"Sabah saat on buçukta evden ayrıldı diye hatırlıyorum. Her zamanki
gibi az da olsa yaptı kahvaltısını. Ayrılırken biraz keyifsizdi. Bir şey
takılmıştı kafasına. Öperek yolcu ettim. Üzülme, dedim, çok da önemli
değil bu sıkıntılar. Akşama döndüğünde geçer, dedim. Önemli olan
varlığımız, gibi bir şeyler söyledim. Böyle bir konuşma oldu aramızda.
Sonra o işine gitti. Benim de dua toplantım vardı, oraya gittim. (...)
Telefon çaldı. Oğlum, mama nerdesin? Dua et, diyordu. Sesi titriyordu. Dedim oğlum, sen nerdesin, orada kal ki ben geleyim. Kendisine bir şey oldu sandım. Yok bir şey mama, sen dua et..
Onun telefonu kapandı, Sera aradı. Mama, babam, dedi. (...) Evdekilere
de bağırıyorum. Kimse bana engel olmasın. Agos’a gideceğim. Benimle
gelmek isteyen varsa gelsin diye. İki arkadaşımla bindik taksiye. O yol
da bir türlü bitmek bilmedi. Gittimse Ararat’la Sera’yı orada gördüm.
Orada sarıldım onlara.
İnsanoğlu çok garip! O an çocuklarımın
boynu bükük artık diye düşündüm. Eziklik, babasızlık, kanatlarının
kırılmış olduğu... Böyle düşünceler üşüştü zihnime. Bu düşünceler içinde
sarıldım onlara.
Ben gittiğimde eşimi kaldırmışlardı. Kanını
gördüm kaldırımın üstünde. Sonra hep üzüldüm, niye uzanıp oraya, yanına
yatmadım diye. Sonra hep üzüldüm... Çıkarken Agos’tan, baktım orayı
sabunla suyla yıkıyorlar.
Temizlemeye çalışıyorlar. Sanki temizlenirmiş
gibi. Suyla sabunla temizlenir mi dökülmüş kan?"
Rakel Dink