11.01.2013

Shearwater - Rook


Teksaslı Shearwater grubunun 5. albümleri "Rook" çıktığı yıl melankolik bünyeler için ilaç tadındaydı. Folk ve indie müziğin bir karışımı bu albüm içinde; bir tutam Tindersticks, bir tutam Amerika barındırarak değişik bir kimya tutturmuştu.


Solist Jonahtan Meiburg'un melankolik sesi eşliğinde piyano ve nefesli çalgıların arasında akıp giden kayıttta özellikle Rooks şarkısı dillere dolanmıştı. Sinematik bir görsel bütünlük taşıyan albümün genelindeki seslerin hazin öyküsü dikkat çekiyordu. Rook içe kapanık, zaman zaman gri tonların hakim olduğu ve bir masal diyarında yaşıyan zamansız ve mekansız deniz kuşlarının albümü. 

 Shearwater - Rooks

Shearwater - Black Eyes

Hayırlı işler, bol güneşler!




Gündemin en sıcak konularından biri RedHacker’ların YÖK’ün sayfasını hackleyerek birçok yolsuzluk dosyasını gözler önüne sermesi. Bütün bu belgelerden ortaya çıkan en önemli gerçek, artık bazı rektörlerin üniversiteleri bir ticarethane olarak görmeleri. Artık üniversiteye kayıt yaptıran her öğrenci üniversitenin seçtiği bir bankanın müşterisi olmak zorunda bırakılıyor. Baskıyla, biber gazıyla, tehditle susturulamayan gençlik kapitalizmin kucağına atılarak susturulmak isteniyor. Anlayacağınız bir bilim insanı olmasını beklediğimiz rektörler bir tüccar mantığıyla üniversitelerde at koşturuyorlar. Bazısını bu da kesmiyor 480.000 TL değerinde makam aracına biniyor. Anlayacağınız bilginin değeri artık altındaki makam aracının değeri ile ölçülüyor.

Dün ODTÜ’de bu YÖK sızıntısı ile ilgili bir eylem vardı. Bir pankart dikkatlerden kaçmadı. Ne diyordu pankarta “ODTÜ’yü kınayan rektörler hırsız çıktı.”


Cüneyt Özdemir, bugünkü yazısında yukarıda belirttiğim hususlara temas etmiş ve dünyadaki üniversitelerin rektörlerinden örnek vermiş.

Örneğin dünyanın en önde gelen üniversitelerinden biri olan Nottingham Üniversitesi rektörü David Greenway, iki yıl önce müthiş bir kampanyaya imza atmış. Bir bisiklet sürücüsü olan rektör diğer üniversite çalışanları ile birlikte bir bisiklet maratonu başlatıyor. Amaç bağış toplamak. Bu maraton ile yüzlerce km yol kat eden rektör 250.000 sterlin bağış toplamayı başarıyor. Tüm gelir maddi imkansızlıklar yüzünden yükseköğrenim göremeyen gençlere yardım için kullanılıyor.

Daha fazla bir şey söylemeden konuyu kapatmak istiyorum. Anlayan anlayacağını anlaması gerektiği kadar anlamıştır sanırım…

Stretch - Why Did You Do It

Miss Platnum - Why Did You Do It

10.01.2013

Ağır bir roman


Ağır Roman’ın yazarı Metin Kaçan artık aramızda değil. Sosyal medyada Amerika’yı yeniden keşfetmiş heyecanıyla haber şu şekilde verildi. “Kaçan’la ilgili iddialar doğru çıktı. Kaçan intihar etti.” Ardından yorumlar geldi. Hani her şeyi eleştirip ama kendisi asla bir halt olamayan tipler vardır. O zümre hemen yazarın 1995’teki tecavüz suçunu hatırlattı. Lafı öldü ve adalet tecelli ettiye getirdiler. Ölüden medet ummak bu olsa gerek. Tartışmalar sürdü gitti, ama tek gerçek değişmedi. Metin Kaçan artık aramızda değil.

Kaçan geride bir ağır roman bıraktı. Bu roman beton gibi sert ve gerçekten ağırdı. Ondan sonra ne yazdıysa bu romanın altında ezildi kaldı. Metin Kaçan bir kesime göre bizim Gabriel Garcia Marquez’imizdi. Kendi yarattığı çarpık bir kentin sokaklarında kendi dilini kullandı. Bu dil alışılandan farklı, sert bir dildi. Gözden ve gönülden ırak tutulmuş sokakların dili. Aslında kulakları tırmalayan bir kentin sesi.


Kolera sakinleri; serttiler, yoksuldular, eğitimsizdiler, lumpendiler. Ama her şeye rağmen yaşadıkları şehre aittiler. Çünkü bu kavgada gidecekleri başka bir yer yoktu. Bu nedenle temel meseleleri yaşadıkları yeri koruma ekseninde dönüyordu. Kısaca “Kolera Günlerinde Aşk” güzeldi. Bazen bir şehri insan gibi seversiniz, ya da bir insanı şehir gibi. Bu açıdan Ağır Roman aslında o günlerden, günümüzde yaşanan kentsel dönüşüm ve bu rant uğruna yerlerinden edilen insanları anlatıyor. Kolera sakinlerinin o günlerde yaşadığı sıkıntıları, günümüzde yerlerinden sürgün edilmiş insanlar yaşıyor. Belki de bu yüzden Ağır Roman’dan uyarlanan dizisi kentsel dönüşüm mevzularına girince yayından kaldırıldı.

Ağır Roman alışılmışın ötesinde sert dili olan bir romandı. Bol küfürlü, tehditkar ve erkek dilinin her yere işlediği bir atmosferi vardı. Bu nedenle romanda şiddet vardı, yoksulluk vardı, duvarlar ardında kalmış bir kültür vardı. Ama herşeye rağmen bu kültürün günümüz dünyasına inat, naif bir raconu vardı. Bu iç ahlaka göre kim yamuk yaparsa cezasını bir şekilde öder, düzen bozulmadan hayat devam ederdi. Ezilenler bir şekilde bu düzende hep ayakta kalırdı.



İnsan bir yazarın bir anlık verdiği bir karar sonrası hayata veda etmesine üzülüyor. Karlı bir İstanbul gününde, bir anda bindiği taksiyi durduruyor, cüzdanını ve telefonunu arabada bırakıp kendini boğazın soğuk sularına bırakıyor. Tıpkı kendi cümlelerinde söylediği gibi “Kış olmasına rağmen yalınayak yürüyorum bazen. Çünkü yerden yaşanan hikayeleri çekebileyim diye”

Metin Kaçan söylediği gibi ölüme de çıplak gitti, geride bıraktığı veba günlerini düşünmeden. Yaşadığı hayata dipnot değil, başlık atarak veda etti…

Cem Karaca - Resimdeki Gözyaşları

Cem Karaca - Tamirci Çırağı

Gün gelir


Bir gün seni bırakırım ya
tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu
Evet, gün geliyor, bıkıyorum senden,
ama İstanbul'dan bıkmak gibi bir şey olur bu.

"Cemal Süreya"

White Lies - You Still Love Him

The Organ - Love, Love, Love

9.01.2013

Üstü kalsın


Bugün takvim yaprakları 9 Ocak tarihini gösteriyor. Aşk'ın ve hüznün şairi Cemal Süreya’nın aramızdan ayrılışının yirmi üçüncü yılı...

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte...

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrum...

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın...

Can Yücel'in dediği gibi 23 yıldır aşk yok memlekette...

Saint Etienne - Only Love Can Break Your Heart

Chester French - She Loves Everybody

Fatima Spar and The Freedom Fries


Fatima Spar ve ekibinin müziklerinin temelini, New Orleans swing'lerinin Karadeniz ve Balkan ezgileri ile zenginleştirilmiş haline dayanır. Yani onların yaptığı müzik, ateşli, ritmik, neşeli ve davetkardır. Grup elemanları İstanbul, Viyana, Sofya, Belgrad ve Odessa'ya uzanan köklerini 2004 yılında Viyana'da buluşturarak Fatima Spar & die Freedom grubunu kuruyorlar.


Grupta Fatima Spar'ın sıcak sesine, Milos Todorovski akordeon, Alexander Wladigeroff trompet, Andrej Prosorov saksafon, Phillip Moosbrugger kontrbas ve Erwin Schober davulla eşlik ediyor. Aslında ekibin yaptığı bir tür kolaj müziği. Farklı kültür ve esinlemelerin birleştiği bir karnaval havası. Ve elbette onları sahnede izlemek eve 10 kaplan gücünde dönmemizi sağlayan doğal bir doping...

Fatima Spar and The Freedom Fries - Kızılcıklar Oldumu

Fatima Spar and The Freedom Fries - Zirzop

Siyasetin 30 klişesi


Siyaset bir bilim midir? yoksa sanat mı? söylemi her zaman tartışılan bir konu olmuştur. Üniversitede bir hocamız siyasetin şöyle bir tanımını yapmıştı. "Siyaset insanları kandırma sanatıdır." Bundan dolayı siyaset ister istemez hayatımızın en alanında. Kimi siyasi aktörler ülkemizde bir pop star edasıyla ilgi görüyor. Değişen siyasi oyunculara rağmen Türkiye siyaset ikliminde kullanılan klişe sözler değişmiyor. Radikal Gazetesinde yayınlanan 30 maddelik liste şu şekilde:

1- Bir kısım medya
2- Akıl tutulması yaşanıyor
3- Hodri meydan gel televizyonda canlı yayında tartışalım
4- Yüreğin yetiyorsa
5- Dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde
6- Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirtmeyiz
7- Bize oy vereni de vermeyeni de kucaklacağız
8- Konu yargıya intikal etti, konuşmak doğru olmaz, yargı süreci beklenmeli
9- İspatlamayan şerefsizdir, alçaktır, namerttir, müfteridir
10- Dokulmazlığımı kaldırın
11- Yetkili kurumlarımız değerlendirecek, gerekli açıklama yapılacaktır
12- Bu işin sonuna kadar gideceğiz
13- Artık hiçbir şey gizli kalmayacak
14- AB hedefimizden vazgeçmedik
15- Memurumuzu, işçimizi enflasyona ezdirmeyeceğiz
16- Gerekli her türlü tetbir alınmıştır.
17- Suçlular en kısa zamanda yakalanarak adalete teslim edilecektir
18- Bunun hesabı sorulacaktır, şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak
19- Dikkat edin, zamanlama manidar
20- Artık Türkiye eski Türkiye değil
21- Acımız büyük
22- Bıçak kemiğe dayandı
23- Çok yönlü operasyon başlatıldı
24- İki mülkiye müfettişi görevlendirildi
25- Sözün bittiği yer
26- Birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bu dönemde
27- Enkaz devraldık
28- Milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıracağız
29- Biz eğer buna sessiz kalırsak bilesiniz ki bu halk bizi affetmez
30- Türkiye'nin gündeminde olan her şey MGK'nın gündemi olabilir.

Bütün bu maddeleri okuyunca artık aynı şeylerin kabak tadı verdiğini görüyoruz. En azından ben öyle hissediyorum. Ne diyelim bana uzak, Allah'a yakın olsunlar...

Lenka - Everything At Once

Nena - Friday i'm in Love

Geleceksin değil mi?


“Bu oda karanlık” diyordum, “bu oda yalnız bugün değil, her zaman böyle karanlık.. “Burada kitaplarımla ben yaşarız ve bize aydınlık getirecek kimsemiz yok… Ben burada yalnızlığı bardak bardak içiyorum. Ve ihtiyar kanepelerle konuşmak istediğim zaman, onlar artık bana anlatacak yeni bir şey bulamıyorlar.. Sen bu odaya hiç görülmemiş bir şey gibi geldin.. Bu sarı duvarlar, bu yıllanmış eşya seni bir daha unutamazlar. Bana her gün senden bahsedeceklerdir. Onlar da benimle beraber seni arayacaklar, buraya her girişimde sorucu gözlerle bakarak: “Nerede o?..” diyeceklerdir. Tahmin etmiyorum ki senin bulunduğun yerler buradan daha aydınlık olsun. Buraya gelmek, tekrar başını göğsüme koymak, ellerini böyle yumruk yaparak avucuma vermek istediğin anlar olacaktır. O zaman hiç düşünmeden gel; beni kitaplarımın temiz arkadaşlığından ayıracağından korkma.. Ve bu eve girerken içinden hiçbir tereddüt geçmesin: bu odanın eşiğine bilmem şimdiye kadar senden daha temiz biri ayak bastı mı ?”

Sonra elimi yanağında gezdirerek sordum:

“Geleceksin değil mi ?”

"Sabahattin Ali"


Andrew Bird - Oh No

Caribou - Jamelia

8.01.2013

Nice yıllara David Bowie


Bugün David Bowie'nin doğum günü. BirinciBlog çetemizden Hande gönlünden kopanları karaladı.

Bugün en sevdiğimiz hayalperestlerden David Bowie’nin doğumgünü. Londra Brixton’da, Stansfield Road 40 numarada, 3 katlı mütevazi bir evde dünyaya gelen David Robert Jones 66 yaşında!

David Bowie, 70’li yıllarda başlayan ve 2000’li yıllara kadar devam eden kariyerine yüzlerce parça, muazzam sahne şovları, filmler, rekorlar sığdırmış; 2003 yılında Los Angeles’ta Houdini-Escape ile sahneden ayrıldığı şovdan sonra bir daha ortalarda görünmemişti.

Hasta olduğuna, çok kilo aldığına, sonsuza kadar emekli olduğuna, bittiğine dair dedikodular 10 yıldır sürüyordu. Bowie geçtiğimiz yıl Londra’nın ev sahipliği yaptığı olimpiyatlarda, açılış seramonisine dahi katılmamıştı. Üstelik seramoninin yönetmeni Danny Boyle’un bizzat kapısını çalıp yalvarmasına rağmen…

Ne olduysa bugün oldu. 66. Yaşgünü şerefine Bowie sessizliğini büyük bir sürprizle bozdu. Yeni albüm müjdesiyle birlikte albümden ilk parça “Where Are We Now” resmi internet sitesinde yayınlandı. Ağzımız açık kaldı!


David Bowie hiç şüphesiz dünya müzik tarihinin en nev-i şahsına münhasır isimlerindendir. Onu anlamak, sevmek zordur. Ama anlayan, seven için ölümsüzdür. Ustalık işi Ziggy Stardust mesela, 100 yıl geçse de hep sevilir, hep dinlenir. Tıpkı alter egosu gibi Bowie de söyleyecek sözü olduğunda çekinmeden söyler. Söyleyecek sözü yoksa da susar, konuşmaz. Belli ki son 10 yıldır söyleyecek sözü yoktu, şimdi var ve söylüyor işte.

Mart ayında çıkması beklenen yeni albümün ilk parçası Where Are We Now, Bowie’nin biriken kelimelerinin habercisi…

Uzun yol arkadaşı Tony Visconti prodüktörlüğünde, muhteşem Tony Oursler’ın videosu eşliğinde çıkan “Where Are We Now”da Bowie, Berlin sokaklarından sesleniyor. Derin ve düşünceli bir havada “lost in time … just walking the dead” diyor. Tanıdık kederli bir sesle, orkestranın yükseldiği “Where are we now?” sorusundan hemen önce;

“Had to get the train, from Potsdamer Platz” diye ekliyor…


Biliyorum o tren önce Londra’ya gelecek. Kocaman bir sahnede duracak ve ben tam karşısında hazır olacağım. Çünkü David Bowie olmasaydı müzik, moda, sanat… Berbat dünyamızı güzelleştiren ne varsa bugünkü gibi olmazdı. Hunky Dory’deki Andy Warhol’u duymasaydık hiç, Warhol’u daha çok sevebilir miydik? Ya da Godzilla, Godzilla olur muydu Heroes olmasaydı? Starman öncü olmasaydı, Morrissey sahnede o kadar rahat, Björk bu kadar tiyatral olabilir miydi? Mesela Kurt Cobain “The Man Who Sold The World”ü söylemeseydi? Nine Inch Nails’den “I’m Afraid Of Americans”ı, Duran Duran’dan “Fame”i ya da Alice In Chains’den “Suffragette City”yi dinlemeseydik? Brett Anderson ya da PJ Harvey, Bowie’yi ya hiç sevmeseydi? Herşey aynı olur muydu? 

İyi ki doğdun Bowie, iyi ki aramıza geri döndün...

David Bowie - Where Are We Now?

David Bowie - Space Oddity

David Bowie - The Man Who Sold The World

Mahallemizin ağır abisi: BATMAN


'Süper Kahraman’ olmak zor bir iştir. Çünkü süper kahramanlar: sürekli kötülerle savaşırlar. Geceleri gündüzleri yoktur. Yakışıklıdır, erotiktir, milliyetçidir, kozmik güçlere sahiptir, daima uğrunda öleceği bir kadın ve uğruna ölecek birçok kadın vardır. Yoksulların, yardıma muhtaçların yanındadır, her an her yere gidebilir, her an her yerde o anılır, mutlaka onu anan birileri vardır. İnsan üstü güçleri sayesinde dünyayı yok edebilir, normal bir insan gibi değildir, herkes onun gibi olmak ister. Bu nedenle, gücünün getirdiği sorumluluğun farkındadır, ‘kontrolsüz güç güç değildir’ felsefesinin ne olduğunu bilir. Anlayacağınız ‘Süper Kahraman’ olmak dünyanın en zor işlerinden birisidir.

Peki bundan daha zor olanı nedir biliyor musunuz? Batman olmak. Batman bir macerasında Süperman’e gönderme yaparak şöyle der: “Özünde, Clark Kent iyi bir insan, ama ben değilim.” İşte Batman’i diğer süper kahramanlarından ayıran özellik bu. Çünkü bildiğimiz tüm süper kahramanların aksine onun hiçbir zaman süper güçleri olmadı. Uçmak, uzaya yol almak, görünmez olmak, tonlarca ağırlığı bir hamlede kaldırmak ona bahşedilmedi. Batman kimi zaman kötüler kadar, kendi iç hesaplaşmalarıyla boğuşmak zorunda kaldı. O yüzden hep insanlara yakın bir kahramandı, hatta hiçbir zaman ‘kahraman’ olma iddasında bulunmadı. Zaten Batman’i yaratan çizer Bob Kane ve yazar Bill Finger, onu çok iyi bir dedektif olarak tanımlamışlardı.


Sinemaya aktarılan diğer süper kahramanları hiç düşündünüz mü? Abartılı güçler, rengarenk taytlar, kendileri için ölecek kadınlar, çocuksu tavırlar, suratlarında daima mutlu bir gülümseme. Fakat Batman öyle değildi. O her daim karanlık, hafif melankolik, karadenizde gemileri batmış bir ruh hali ile içine kapanık bir karakter olarak hep başka bir boyutta durdu. Bir anlamda 1930’larda yaratılmış olsa da, günümüzün yabancılaşmış modern insanına en yakın karakter oldu. Bilinçaltında yatan deliliğiyle genelde çocukların değil, belli bir yaşın üstündeki insanların kahramanı olmayı tercih etti.


Batman tarihine bakarsak aslında Batman’in yaratılış sebebi, Superman’in halk tarafından gördüğü büyük ilgiydi. Yazar Bill Finger ve çizer Bob Kane Batman’i yarattıklarında takvimler 1938 yılını gösteriyordu. Bu ikili Batman karakterini oluştururken “The Mark Of Zorro” (1920) ve “The Bat Whispers” (1930) filmlerinden ve Doc Savage, The Shadow ve bildiğimiz Sherlock Holmes gibi edebiyat eserlerinden ilham almışlardı. Batman’in ilk kez bir çizgi-roman kararkeri olarak okuyucuyla buluşması 1939’dur. Tek başına bir dergi olarak yayınlanması ise 1940. Batman’in azılı düşmanı, kötülerin kötüsü Joker yine bu yılda hikayeye dahil olur. Yine bu yılda Batman’in genç yoldaşı Robin hikayeye girer. Editörlerin amacı, Robin sayesinde daha genç okuyucuları kazanmaktır ve bunda da başarılı olurlar. Bu süreçte satışlar ikiye katlanır. Sonraki yıllarda ikilinin ‘gay’ olduklarına dair sayısız iddia ortaya atılır. Fakat bu konu hakkında herhangi bir resmi açıklama yapılmaz. Hatta bu iddia ve Batman’in gay’liği teşvik ettiği açıklamaları, çizgi-romana Bat-Girl ve Batwoman gibi karakterlerin dahil edilmesine neden olur. Sonraki süreçte 1966 yılında Batman televizyon dizisi olarak ekranlarda gösterilmeye başlar. Zamanla eski popüleritesini yitiren Batman 1986 yılında bir çizgi-roman efsanesi Frank Miller tarafından tekrar görkemli günlerine döndürülür. Takvim yaprakları 1989 yılını gösterdiğinde Batman, Tim Burton tarafından ilk kez sinemaya aktarılır ve Batman’in bir daha hiç sönmeyen şöhreti bugünlere kadar gelir.


Ve elbette Batman diyince Gotham’ı unutmak olmaz. Batman’in ruhu ile özdeşleşmiş karanlık, gotik ve her daim cehennemin kıyısında yaşayan şehir. Bu nedenle Gotham taşıdığı o tarifsiz atmosfer ile her zaman hikaye kadar ilgi çekici olmuştur. Gotham kirli, boğazına kadar pisliğe batmış, mutsuz insanların yaşadığı, suçun kol gezdiği ve güneşin çok az görüldüğü karanlık bir şehirdir. Hikayeye göre şehir, 1635 yılında Norveçliler tarafından kuruluyor ve ardından İngiliz kolonileri tarafından ele geçiriliyor. Amerikan İç Savaşı sırasında şehir çevresinde büyük çatışmalar yaşanıyor. Hikayenin yaratıcıları Gotham’ın çoğrafi yapısını New York’dan esinlenerek çizdiklerini belirtmişler. Bu nedenler Gotham denice akla ilk olarak o eşsiz mimarisi ve yüksek binalar gelir. Aslında Gotham üzerinden modern sandığımız yaşamın ve kapitalizmin bir eleştirisi yapılmaktadır. Fakat ironik bir şekilde günümüzde bütün büyük şehirler giderek Gotham’a benzemektedir.


Sözün özü, Batman olmak süper kahraman olmasının ötesinde bir kavram. Bu nedenle, Batman içimizden biri; Bombacı Mülayim, Rambo, Dünyayı Kurtaran Adam, Tarkan, Battal Gazi misali bir halk çocuğu. Yani kahveden kavgaya adam toplarken en ön sıradan kombine bileti olanlardan biri. Bu Gotham’lı yiğit ekmeğimizi çalanlarla polemiğe girmekten korkmayan bir delikanlı. O yüzden Batman asla ölmez Gotham bölünmez.

College feat. Electric Youth - A Real Hero

The Stranglers - No More Heroes
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...