9.07.2013

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku



Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine...

"İlhami Algör"

Feargal Sharkey - A Good Heart

Ahir Zamanda Yaşarken


Bugün radyo frekanslarımızı dans pistlerine göz kırpan gergin ritimler eşliğinde 70'lerin sonuna New York noise ve avangard ortamına çeviriyoruz. Bünyelerimiz çağın hastalığı yabancılaşma etkisinde papatya gibi yalnızız, kuş yemi gibi yalnızız. Genç Marx'dan Frankfurt Okulu'na, Adorno'dan Sartre'a çözülemeyen bir olgu Yabancılaşma. 

Öyle bir zaman ki bu özerk olması gereken insan yaşamı kültür endüstrisinin dayattığı tüketim kültürüyle beraber özerkliğini yitirmekte ve birey olarak bir endüstri ürünü gibi görülmekteyiz. Ya aşkın yabancılaşma boyutu yani" Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa; seven bir kişi olarak dışavurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür ve bu durum vahimdir."

Ustanın dediği gibi..


Doğru mu değil mi bilmiyorum
kentler büyüyüp gidiyor ya aldırma
başka bir yaşama tutturmalı diyorum
köprü korkuluklarına
ufak buluşmalara yaslanan
yani tuzun amcası, sevincin
öz kardeşi olan
en küçük bir kuşun gözleriyle
dünyaya baktığın zaman
her şey benim kalbimdir
her şey benim kalbimdir ki bilirim
kimsenin olmadığı bir yerde
ölümü denemek isterdin
hiç değilse bir defa
nisansız bir serçe gibi
herkesin gözlerine saçlarına
avuçlarına dolanan
ama nisan olsa da olmasa da
serçeler benim kalbimdir...



Liquid Liquid - Optimo

Konk - Love Attack

Bush Tetras - Can't Be Funky

ESG - You Make No Sense

Alamanya'dan Abimler Gelmiş, Evde Bir Şenlik Havası : Tarwater


Alman ikili Bjrnd Jestram ve Ronald Lippok bir yanlarını kroutrock ekseninde post rock duvarına, diğer yanlarını modern Alman elektronik müziğe dayayarak 1996 yılından beri eşsiz bir müzik yapıyorlar. Post-rock ve elektronikanın bu sentezi kurgusal tınılar, deneysel ses oyunları ile insanın içine işleyen melodilere dönüşüyor. İkilinin geleneksel enstürmanların akustik tonları ile down-tempo beatleri buluşturmaları insana Berlin Duvar'ı acaba benim üzerime mi yıkıldı? sorusunu sorduruyor.

İkili 90'ların başında Doğu Almanya'da punk yapan bir grupta tanışmışlar. Ortak müzikal zevkler ve paylaşımlar ikilinin bir albüm için kayıtlara başlamasına zemin hazırlamış. 96 yılında yayınlanan debut albüm sonrasında, özellikle 2002 çıkışlı Dwellers On The Threshold ikilinin zirve yaptığı nokta olarak dikkat çekiyor. Sanatsal yönü çok kuvvetli olan bu ikilinin ayrıca tiyatro ve sinema eserleri için de müzikler yaptığını belirtmekte fayda var.

Ne diyelim Berlin Duvarı çökeli, ben bir kadından ayrılalı ve gurbete giden yurttaşlarımızın "Almanya Acı Vatan" demekten vazgeçmelerinin üzerinden yıllar geçti. Ama hala Tarwater bir fizik kanunu gibi gerçek.


Tarwater - Miracle Of Love

Tarwater - The Watersample

Tarwater – Seven Ways to Fake a Perfect Skin

Tarwater - We All Stand

Sütte Ne Çok Kan Var


Aslında bütün bunlar kısas, masal, mesel. Dışarısı bozbulanık artık, içimde gözgözü görmüyor, biliyorum ki kaybettiğim derinlik kavramı, ciğerlerimi sıkıştıran yükseklik korkusuyla denkleştiği an çatladı gözbebeklerim ve sayısız parçaya ayrılarak dağıldılar kafatasımın içinde. Herşey üstüste geldi ve içiçe geçti kösnül düğümler halinde, bıktım ve herşeyi bir başka şeye benzetmeye o an kalktım. Siluetler, taş, suyun halkaları, maddenin kırılmayı bekleyen gerilimli teni.

"Enis Batur - Sütte Ne çok Kan"

The Gentle Waves - Falling from Grace

Acı


Acı, insanın kendi kimliğinin ötesinde sahip olduğu en özel bilgidir. Ya da adı konmamış, görünürdeki kimliğidir. SS subayının, kurşuna dizmek üzere götürdüğü, karın üstünde yürüyen yaşlı Yahudinin öyküsüdür. Yahudi düşer kalır. SS subayı ise çok naziktir, ona 'istersen seni burada kurşuna dizeyim baba, oraya kadar zahmet olmasın' der, o ise 'yok, hayır, hayır, olmaz, oraya kadar gideceğim' der.

"Jean-Luc Godard"

 
Hercules & Love Affair - Painted Eyes

Xavier Dolan sineması


1989 doğumlu Xavier Dolan, henüz 20 yaşında ilk filmi "Annemi Öldümdüm"le kendine özgü bir sinema dili olduğunu ispat etmiş ve insanları şaşkına çevirmişti. Çünkü bu genç Kanadalı'nın sinema dili yaşı ile oranlanınca alışılmışın dışındaydı. Cannes festivalinde ödül alan 2010 tarihli Les Amours Imaginaires, Xavier Dolan'ın kendisinin canlandırdığı Francis adında bir gay ile Monia Chokri'nin canlandırdığı Marie adında iki yakın arkadaşın, Nicolas adında yeni tanıştıkları bir adama aşık olma öyküsünü anlatıyordu. Çok net bir mesaj verme kaygısı içermeyen filmin temel referans noktası insani bir duygu ve ihtiyaç olan aşk kavramını iki farklı insanın görüş açısından irdelemekti.


Dolan'ın son filmi 2012 tarihli Laurence Anyways, 169 dakikalık uzun bir süreye rağmen tutku denen kavramın acıklı bir tarifini yapan ve Dolan'ın kendine özgü sinema anlayışının gittikçe daha keskinleşmeye başladığını ispat eden bir film. Otuzuncu yaş gününde hayat arkadaşı Fred'e içinde bir kadın yattığını ve içinden gelen dürtülere engel olamadığını söyleyen Laurence'ın hikayesini izliyoruz bu filmde. Laurence'ın asıl kimliğini yaşamak istemesi ve bunun için verdiği mücadele Dolan'ın mizanselleri ve kendine özgü anlatım tekniği arasında akıp gidiyor. Aşkın beden ve toplum dinleyemeyen ruha sıkışmış haline bu genç yönetmenin gözünden aykırı bir bakış. Bu filmle ilgili tek eleştirim insanı boğan uzun süresi. Şayet Dolan filmi normal bir sürede bitirmiş olsaydı, vurucu etkisi daha kalıcı olurdu diye düşünüyorum.


Xavier Dolan'ın en güçlü yönlerinden biri tanesi bütün filmlerinde özenle seçmiş olduğu müzikler. Hani bazı müzikler için film yapılır. Mesela benim gözümde 'Drive' filminin önce müzikleri seçilmiş, sonra bu şarkılar üzerine film yapılmıştır. Dolan filmlerinde de tıpkı bu tadı alıyorum. Örneğin, Les Amours Imaginaires filminde slow motion seanslar eşliğinde kulakların pasını alan Bang Bang, yine aynı filmde Pass This On şarkısının çaldığı sahne, yine Laurence Anyways'de  Fade To Grey'in eşlik ettiği o müthiş anlar unutulacak gibi değil.

Sonuç olarak eşcinsel sinemanın alışılmış kalıpları kullanması kadar, kendine özgü geliştirdiği sinema dili de Dolan'ı şimdiden Pedro Almodovar'ın varisi yapıyor.

The Knife - Pass This On



8.07.2013

Gary Numan


Geçtiğimiz günlerde geleneksel hızlandırılmış Fringe günlerinde şimdiye kadar yayınlanmış en güzel bölümlerinden biri olan 2. sezon 18. bölümde eskilerden çok sevdiğim Gary Numan ve o dönemki grubu Tubeway Army parçası Are 'Friends' Electric? çaldı.

Evet Gary Numan pek kıymeti bilinmemiş olsa da Britanya çoğrafyasından çıkmış en önemli isimlerden biridir. Çünkü onun müziğinde çok sevdiği karanlık klavye tonları, Kraftwerk'in elektronik dokunuşları ve New Romantics'lerin kendine özgü melankolikliği tam bir denge içindedir. Bir synthesizer izdihamının yaşandığı bir dönemde Gary Numan benim gözümde synth pop'un David Bowie'si olmuştur.

Gary Numan and Tubeway Army - Are Friends Electric

Right Action


Gitarlı müziğin yapı taşlarından Franz Ferdinand, yeni albümlerini Ağustos sonu yayınlayacak. Yeni şarkılardan Right Action klibi taze taze huzurlarınızda. Yine eğlenceli ritimler, yine keyifli dakikalar. Pazartesi Sendromu'na doğal çözüm. Franz Ferdinand damderesi polenleri. Bir kutu alana, bir tane firmamızdan hediye...

Bu adamlar yeni bir dünya savaşı çıkarır...

Gece



Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği , belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna- bütün boşluğunu bilerek-kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu?

Hiçbirimiz, dense yeridir sanırım. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hala bir takım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum?

Hiçbir şey gece kadar rahatsız etmiyor...

Live With Me


Kendimi tekrar yollara vurma, serin sulara atma zamanı yaklaşırken büyük usta Bilge Karasu'nun dediği gibi ;

Günlerden deniz, sulardan salı,
Yürürden vatos, yüzerden kedi....


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...