22.02.2012

Korkuyu Beklerken


"Aslında herşey çok başka olurdu... biraz çaba gösterseydin" demiştin ya bana -üzüntülü- hani hiç sesimi çıkarmamış ve pencereye dönmüştüm. Kapı sesiyle saç tellerime kadar biriken ağrıyı atmak istercesine haykırarak. Her neyse. Ben beklemeye devam ediyorum, senin burada kalman doğru olmazdı zaten. Hoşçakal diyememiştim ya sana,

Hoşçakal...

"Oğuz Atay"


The Concretes - Good Evening (Radio Edit)

Frankie Rose - Night Swim

Piano Magic - When I'm Done (This Night Will Fear Me)

The Durutti Column - Sketch For Summer

21.02.2012

Haşmet Asilkan

Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta, her şey naylondandı o kadar denen bir dünyada inandığı değerlerden taviz vermeyen naif bir yüreğe sahip biriydi Haşmet Asilkan. Hayatın belli bir kısmını kapsayan mutsuz Pazartesi günlerine güneşli bir Haliç manzarasıyla uyanmaya devam eden, hayatın yan etkisini hatalı sollama ile geçmeyi denemiş görkemli bir kaybedendi. En büyük yanlışı hala üç ev görse bir şehir sanmasıydı sanırım. Göğe Bakma Durağı'nda gökyüzüne bakıp, Bir Tel Cambazının Rüzgarsız Aşklara Vardığını Anlatan Şiir'in peşinden koşmaktaydı. O kadınları, kadınlarda onu sevmeye devam ediyordu. Nesli tükenen bir zümrenin Meksika Sınırı'ndan kaçmaya çalışan son özgürlük savaşcısıydı Haşmet Asilkan.

O Haşmet Asilkan "Aşk Fimlerinin Unutulan Yönetmeni". Belki de ben...

Ivy - I Don't Know Why I Love You

Johnny Cash - Hurt

Polaroid - So Damn Beautiful

Screaming Trees - Working Class Hero

Sliimy - Wake Up

18.02.2012

Bir de Baktım Yoksun


şimdiden bir hatırasın
bulutsa, tozsa, uçarsa
bütün (aşklar) paranteze alınsın
rüzgar çanısın, rüzgârın diline dolanırsın
ne bir şarkısın,
ne de dillerde nağme adın
artık bazı şarkılar kadar yarılısın ...


Chromatics - Into The Black

Broken Bells - The High Road

Ellie Goulding - Roscoe

Thea Gilmore - Ever Fallen In Love

Midlake - Roscoe (Beyond The Wizards Sleeve Re-Animation)

17.02.2012

Yaşam ve Yazgı


Yirminci yüzyılın Savaş ve Barış'ı olarak kabul edilen son Rus klasiği Vasili Grossman'ın Yaşam ve Yazgı kitabı Ayşe Hacıhasanoğlu'nun bir buçuk yıl süren özenli çevirisiyle Can yayınlarından çıktı.

Özel kutusunda 3 cilt 1200 sayfa olan Yaşam ve Yazgı, Stalin Rusya'sını ve o dönemde her şeye rağmen direnen insanların hayatları üzerine bir başyapıt. Yazıldığı dönemde Sovyet yetkililerince üç yüz yıllık mahkumiyet cezasına çarptırılan, yazıldıktan ancak otuz sene sonra yayımlanarak, zamanla milyonlarca okurla buluşan bir kitap Yaşam ve Yazgı.

Heinrich Böll'ün tabiriyle "Bu roman sadece kitap diye adlandırılamayacak çok büyük bir yapıttır. Roman içinde birkaç romandır aslında; biri geçmişte, diğeri gelecekte iki tarihi olan bir yapıttır." Tarihçi ve yazar Antony Beevor ise, Yaşam ve Yazgı'yı II. Dünya Savaşı'nı anlatana en iyi roman olarak gösteriyor.

Özünde insan hayatının temel meselesi "Yaşam Özgürlüktür" cümlesidir. Ve bu kitap tamamen bu meseleye odaklanıyor.


Inner - Myphilosophy

Marianne Faithfull - Broken English

Korallreven - Sa Sa Samoa

Liechtenstein - Ambitions

16.02.2012

Cover : I Heard It Through The Grapevine


Asıl ününü Marvin Gaye'in sesinden alan efsane söz yazarları Norman Whitfield ve Barrett Strong tarafından 1966 yılında yazılmış en büyük Motown hitlerinden biri olan I Heard It Through The Grapevine parçası; Ve bu parçaya uzlaşmaz, huysuz, agresif ve meydan okuyucu tavırlarıyla punk'ın en çiğ halini sunan feminist punk grubu The Slits'in nefis yorumu.


The Slits - I Heard It Through The Grapevine

The Slits - Typical Girls

15.02.2012

Happy Valentines



Dün 14 Şubat Sevgililer Günü'ydü. Sokaklar tabiri yerindeyse vıcık vıcıktı. Öpüşenler, koklaşanlar, elleşenler romantizmin en ucuz halini ortaya sermekten hiç gocunmadılar. Normal bir günde tepkiyle karşılanan bu tavırlar, yurdum insanı ve esnafı tarafından bu özel günün şerefine bir günlüğüne de olsa görmezlikten gelindi. Büyük bir peynir firmamız bu güne özel kaşar üretti. İki yüzlülüğün daniskası yapıldı bolca.

Tüketimi hareketlendirmek için düzenlenen bu özel günde normalde fiyatı 1 birim olan şeyler, 5 ila 10 birime kadar alıcı buldu. Bu nedenle sevgililere hediyeler alındı, Çin'in Kuzey'inde seri üretim yapan bir fabrikadan çıkma eşyayı aşka indirgemeyi başaranlar orgazm çığlıkları attı. Bu eşyayı üreten modern çağın köleleri ise bu günün anlam ve öneminden bihaber haftada altı gün, her gün en az 12 saat ve saati 1.2 TL'ye çalışmaya devam ettiler. 15 yataklı ranzalarda, demir parmaklıklı odalarında yatıp yeni bir vardiya saatini hayallere dalamadan beklediler. Kapitalist düzenin vicdan sahibi beyin takımı, bu parmaklıkları koyarak sözde intihar eden işçileri düşündüler. Oysaki temel dertleri işçi kaybı yada insan hayatına saygı falan değildi. Sadece ortaya çıkan hukuksal tazminatlardan kurtulmaktı.


Ey sen, bilinen en zeki yaşam formu olan İnsan, sevgi aşk gibi kavramlar ne zaman bu kadar ucuzladı. Farkında olmadan ucuzlayan bu seri üretim Çin malları mı yoksa senin vicdanın mı? Ama bilmiyoruz ki sahici bir aşkı kutlamaya bir gün değil, bir ömür yetmez...


The Brunettes - Lovesong

The Go-Betweens - Love Goes On

The Wonder Stuff - Coz I Luv You

Charli XCX - Valentine

13.02.2012

Pretty Girls Make Graves - Those Dancing Days


İsveç özellikle Labrador plak şirketi vasıtasıyla pop müzik piyasasında çok önemli işler yapan bir ülke. Son dönemde The Concretes, El Perro Del Mar, Hello Saferide, Paris, Jens Lekman, Taken By Trees, Club 8, Sambassadeur, The Radio Dept gibi bir çok isim bu sevimli ülkeden çıkmış bulunmakta.Those Dancing Days 5 tane tatlı hanımefendiden oluşan 2005 tarihinde Stockholm şehrinden kurulmuş, elma şekeri tadında temiz indie pop yapan bir grup. 2007 yılında çıkardıkları 5 şarkılık Those Dancing Days EP’si dikkatleri üzerine çeken kızlarımız geçtiğimiz senenin sonlarına doğru dağıldıklarını açıklamalarına kadar, In Our Space Hero Suits ve Daydreams & Nightmares isimli iki tane albüm yayınladılar.

Those Dancing Days’ın çıkış noktası aslında 60’ların Dusty Springfield, Sandie Shaw gibi pop ikonları ve o dönemin pop soundunun yatıştırıcı etkisi.Yaptıkları müzik güneşli bir bahar sabahında uyanıp, her şeye rağmen yaşamak güzel be kardeşim modunda acımasız dünyada saf, naif ve böyle kalmak istiyorum diyenlerin müziği aslında. Kısacası içinde mutlu bir hüzün barındıran bünyelerin kendisini sokaklara atıp dans etmek isteyeceği samimi bir müzik.

Bir dönem kendileri ile kıyaslanan The Pipettes’in parti havasına karşın Those Dancing Days kusursuz melodilerin peşinde koşuyor. Hayatın karmaşası karşısında fazla kafa yormak istemiyo, felsefi çıkarımlar yapmadan basitlik en güzel hayat çizgisidir diyorsanız kendinizi Those Dancing Days’in huzurlu melodileri arasına bırakabilirsiniz. Çünkü orada Belle and Sebastian’ın naiflini, The Organ’ın dişiliğini, Camera Obscura’nın yaşama sevincini, The Smiths’in çok boyutluluğunu bulabilirsiniz. Tıpkı The Organ gibi onlarında dağılmasına üzüldük, bakın Morrissey ne güzel söylemiş ”Pretty Girls Make Graves” ..


Those Dancing Days - Hitten

Those Dancing Days - Run

Those Dancing Days - Help Me Close My Eyes

Karanlığın Gücü Adına


Bir dönemin gothic rock, new wave, goth, dark wave, dark elektronic, synthpop gibi türlerini özleyenler için geçtiğimiz yıl bu sularda yüzen bazı gruplardan ortaya karışık bir seçki.

Bugün güneş var gökyüzünde, korkacak bir şey yok haydi hep birlikte göğe bakalım...

Mutlu Pazartesiler...


Trust - Bulbform

Martial Canterel - Occupy These Terms

Austra - Lose It

Craft Spells - You Should Close the Door

Cult Of Youth - New West

Kindest Lines - Baltimore

Trust - Candy Walls

11.02.2012

From The Edge Of The Deep Green Sea


I wish i could just stop
I know another moment will break my heart
Too many tears
Too many times
Too many years i've cried for you
It's always the same
Wake up in the rain
Head in pain
Hung in shame
A different name
Same old game
Love in vain
And miles and miles and miles and miles and miles
Away from home again...



Her doğum aslında yeni bir ölüm değil midir?

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü Kalsın...


The Cure - From the Edge of the Deep Green Sea

The Decemberists - We Both Go Down Together

The National - Brainy

Rhye - Open

10.02.2012

Öyle Bir Geçer ki Zaman : Raindog


Şimdilerin Zakkum'u olan Raindog grubu bir dönem Ankara'nın en sevilen ve en çok tartışılan cover gruplarından biriydi. Radiohead, Smiths, Blur, Morrissey, Muse, Violent Femmes, Oasis, Placebo, Suede, Pixies gibi isimlerden sevilen parçaları yorumlayan grubun en özgün kişiliği tartışmasız solist Yusuf Demirkol'du. Tren öpsün sizi Zeki Müren edasıyla çıktığı sahnede şarkılara mutlaka kendince bir yorum katardı. Ve elbette Yusuf'un sahnedeki Huysuz Virjin tavırları izlenmeye değerdi. 1999 yılında Olgunlar'da bulunan Sinema Bar'da çalmaya başlayan Raindog daha sonra Ankara'da Gölge, Eski Limon, Biberon gibi mekanlarda düzenli olarak 1000'e yakın sahne performansı yaptı.

Grubun sahne önünde Yusuf Yusuf diye bağıran hayranları kadar, Yusuf'un çakma bir Brian Molko taklidi olduğunu söyleyen ve ondan nefret eden bir erkek popülasyonu eksik olmazdı. Grubun ilk dönemlerinde kızların hasta olduğu kısa boylu ve karizmatik bir bascıları vardı. Kendi aramızda pigme dediğimiz bu eleman okulu bitirince gruptan ayrılmak zorunda kalmıştı. Onun Raindog ile çaldığı son geceyi hatırlıyorumda, elemanın anne ve babası oradaydı. O gece Gölge Bar'da bir mezuniyet gecesi havası vardı.

Bizim arkadaş grubunun yoğun Raindog hayranlığı yüzünden bende mekanlardan mekanlara bir bavul misali sürükleniyordum. Gerçekleşen ritüel şu şekildeydi. Önce Karanfil'deki Dost Kitapevi'nin önünde buluşulur ve bir yemek yenir. Daha sonra O dönem Sakarya'da bulunan her zaman kirli, salaş ve ucuz bir mekan olan Nihayet'te ısınma turları ve ortam yoklaması yapılır. İlerleyen saatlerde Eski Limon'a geçilir. Kapıda ya Adil yada Murat olur. Limon'da o gece mutlaka bir kavga çıkar ve şişeler havada uçuşur. Saat bire doğru Limon kapatılır ve Sakarya'da bir kokoreç yenir. Sonra gecenin sonu için SSK'daki Gölge'ye geçilir. Elbette o saatten sonraki pek kolay hatırlanmaz. Eski Limon demişken o nahoş olay yüzünden kapanmasına kadar Limon o dönemin öğrencileri için bir mabet olmuştur sanırım. O yıllarda sadece Ankara'da değil belkide başka hiçbir şehirde Limon gibi kendine özgü havası ve müşterileri olan başka bir mekan olmamıştır.

Şimdi düşünüyorum da güzel günlerdi Ankara denen gri şehrin akşamlarında sorgusuzca kaybolmak...


Raindog – Psycho Killer (Talking heads cover)



Raindog – Zero (Smashing Pumpkins cover)

8.02.2012

Gece midir?


Mevsimin gazabına uğradım resmen. gribal enfeksiyon derken, yorgan döşek yatıyorum evde. Gecem gündüzüme karışmış durumda. Ne güzel demiş Özdemir Asaf :

Gece midir insanı hüzünlendiren,
Yoksa insan mıdır hüzünlenmek için geceyi bekleyen?
Gece midir seni bana düşündüren,
Yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekleyen?



Legend - Melt The Guns

The House Of Love - Shine On

Biff Bang Pow! - It Makes You Scared

Phil Wilson - Even Now

7.02.2012

Rüyanın Öte Yakası


Akıntılarla taşınan, dalgaların elinde oradan oraya savrulan, okyanusun olanca gücüyle akıllara durgunluk veren mesafelere çekelenmiş denizanası, gelgitin dipsiz kuyusunda sürüklenir. Işığın parıltısını geçirir ve karanlığı içine alır. Herhangi bir yerden herhangi bir yere –çünkü denizin derinliklerinde pusula yoktur, daha yakın ve daha uzak, daha yüksek ve daha alçak vardır yalnızca-taşınan, savrulan, çekelenen denizanası öylece asılı kalır ve salınır; ayın hükümranlığındaki denizde gündelik dirimin uçsuz bucaksız nabzı atarken, onun nabzı belli belirsiz ve hızlıdır içinde. Öylece asılı kalan, salınan, nabız gibi atan bu savunmasız ve güçsüz yaratığın en büyük silahı, varlığını, seyrini ve iradesini ellerine emanet ettiği o koca okyanusun gazabı ve kudretidir.

Ama buracıkta o inatçı anakaralar yükselir. Çakıllı sığlıklar ve sarp kayalar suyu delerek çırçıplak dışarı uğrar; ölümcül ışığın ve istikrarsızlığın yaşam idamesine elverişsiz o kurak, korkunç mekânına taşar. İşte artık, artık akıntılar aldatır, dalgalarsa ihanet eder, kayayla ve havayla çarpışmak için yaygaracı köpüklerle atılıp sonsuz döngülerini kırarak, kırılarak...

"Ursula K. Le Guin"


The Shins - Australia (Peter Bjorn & John Remix)

Trust - Candy Walls

The Big Pink - Give It Up

Granit - Marea Viva


6.02.2012

BLUE


Goiania, Brezilya, Eylül 1987: İki kağıt toplayıcısı boş bir araziye atılmış metal bir tüp buluyor. Çekiç darbeleriyle kırıyorlar ve içinden mavi ışıklı bir taş çıkıyor. Büyülü taş ışık yayıyor, havayı maviye boyuyor, kendisine dokunan herkese parıltı veriyor.

Kağıt toplayıcılar bu ışıklı taşı bölüşüyorlar. Komşularına taştan parçalar hediye ediyorlar. Kim tenine sürterse karanlıkta ışıldıyor. Bütün mahalle adeta bir lambaya dönüşüyor. Yoksulların yurdu, birden bire ışık zengini oluyor, şenlik oluyor.

Ertesi gün, kağıt toplayıcılar kusuyorlar. Hindistan cevizi ve mango yemişlerdi, ondan olmasın? Ama bütün mahalle kusuyor, herkes kabarıyor ve yanıyor. Mavi ışık yakıyor, yiyor ve öldürüyor ve rüzgar, yağmur, sinekler ve kuşlar tarafından taşınıp saçılıyor.

Tarihdeki en büyük nükleer felaketlerden biriydi bu. Çok insan öldü. Çok daha fazlası sonsuza dek sakat kaldı. Goiania'nın o varoşlarında hiç kimse radyoaktivite kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordu, hiç kimse sezyum 137 diye bir şeyden bahsedildiğini duymamıştı. Daha bir yıl önce herkes Çernobil'den bahsediyordu. Goiania'dan hiçbir zaman haberdar olunmadı. 1992'de, Küba Goiania'lı hasta çocukları aldı, onlara ücretsiz tıbbı tedavi uyguladı. Her ne kadar küresel kamuoyu fabrikalarının Küba için her zaman çok endişelendikleri bilinse de, bu olay en ufak bir yankı uyandırmadı.

Trajediden bir ay sonra, Goias'taki federal polis şefi açıklama yaptı:

"Saçma bir durum. Radyoaktif maddelerin tıbbı amaçla kullanılmasından kimse sorumlu tutulamaz."

"Eduardo Galeano"

Ve ismi mavi renk ile özdeşleşmiş Derek Jarman'ın dünyanın en güzel şarkısı "There Is A Light That Never Goes Out" için yapmış olduğu nefis video.


John Foxx - Europe After The Rain (Single Edit)

Style Council - Shout To The Top

Martha & The Muffins - Echo Beach

Men Without Hats - Safety Dance

16 Horsepower - My Narrow Mind


Duvara Karşı


24 Ağustos 1961: Günter Litfin, Doğu Almanya'dan kaçarken öldürülen ilk insan oldu.

Almanya'nın doğu ve batı olarak ikiye bölünmesinden sonra, stalinist Doğu Almanya'da insanlık dışı bir sömürüye tabi tutulmaya başlayan işçiler, kitleler halinde batıya kaçmaya başladılar. Doğu Almanya hükümeti işçilerin kaçışını engellemek için Berlin'i bir duvarla ikiye ayırdı ve batıya geçişleri yasakladı. Batıya kaçmak isteyen Günter Litfin vurularak öldürülen ilk kişi oldu.

Bir terzi olan Günter Litfin Berlin'in doğusunda oturuyor, ancak batısında çalışıyordu. Şehrin batı kısmında bir ev tutmuştu ve işyerine yakın bu yere taşınmaya hazırlanıyordu. 12 Ağustos günü kardeşiyle birlikte Charlottenburg yakınlarındaki bu eve gitti ve içini döşemeye başladı. Ancak Berlin Duvarı'nın inşasıyla birlikte, yeni bir ev ve yeni bir yaşam hayali ansızın son buldu. Bunun üzerine Litfin 24 Ağustos günü saat 16:00 civarında ölümüyle sonuçlanacak kaçış girişimine başladı.

Litfin ilk olarak Lehrter Garı'ndaki rayların üzerinden kaçmayı denedi. Ancak 16:15 sularında polis tarafından fark edildi ve uyarı ateşiyle durdurulmaya çalışıldı. Bunun üzerine Berlin'in doğu ve batı yakasını ikiye ayıran Berlin-Spandau Kanalı'na atladı ve yüzerek karşıya geçmeye çalıştı. Karşı kıyıya ulaştığı anda kafasına saplanan bir mermiyle can verdi.

Batı Almanya medyaları olayı sert bir şekilde kınadılar. Doğu Almanya medyaları önce hiçbir tepki göstermediler, sonra da Litfin hakkında bir karalama kampanyası başlattılar: Gazetelerde Litfin'in bir eşcinsel olduğu, seks işçiliği yaptığı ve sabıkalı olduğu uzun uzadıya anlatılıyordu. Vurularak öldürülmesi ise hiçbir şekilde eleştirilmiyordu.

Litfin'in öldürüldüğü gün kardeşi de gözaltına alındı ve tüm ailesinin evi sıkı bir aramadan geçirildi. Ancak kaçışından haberdar oldukları veya yardım ettikleri yolunda hiçbir delil bulunamadı. Günter Litfin'in kardeşi Jürgen, cenazeye elinde demir bir levye olduğu halde geldi. Polislerin müdahalesine meydan vermeden levyeyle tabutu açtı ve kardeşinin cesedini inceledi. Söylediğine göre kardeşi yakın mesafeden ensesine sıkılan tek kurşunla öldürülmüştü.

Günter Litfin, stalinizmin ilk kurbanıydı ama sonuncusu olmayacaktı. İlerleyen yıllar boyunca Doğu Almanya cehenneminden kaçmaya çalışan yüzlerce insan düzenin bekçilerinin silahlarından çıkan mermilerin hedefi ve kurbanı olacaktı, ta ki sözde işçi devleti işçiler tarafından tarihin çöplüğüne gönderilinceye dek.

Aşağıdaki resim Günter Litfin'in cesedinin kanaldan çıkarıldığını anı gösteriyor.

Kaynak : "marksist.org"



DAF - Der Mussolini

Fad Gadget - Collapsing New People

The Sound - I Can't Escape Myself

The Glove - Like An Animal

Redemption Song


Won't you help to sing
These songs of freedom?
'Cause all I ever have
Redemption songs
Redemption songs
Redemption songs
Emancipate yourselves from mental slavery
None but ourselves can free our mind
Woh, have no fear for atomic energy
'Cause none of them-a can-a stop-a the time
How long shall they kill our prophets
While we stand aside and look?
Yes, some say it's just a part of it
We've got to fullfill the book
Won't you help to sing
These songs of freedom?
'Cause all I ever had
Redemption songs
All I ever had
Redemption songs
These songs of freedom
Songs of freedom


Bugün 6 Şubat reggae müziğin üstadı Bob Marley'in doğum günü. 6 Şubat 1945 tarihinde dünyaya gelen müzisyen zamanında haritalarda dahi yeri bilinmeyen Jamaika diye bir ülkeyi dillere dolamıştır. Bu özgürlük savaşcısı müzik denen evrensel mucizenin en görkemli örneklerinden biriydi.


Jamaika'dan Güneşli ve Mutlu Pazartesiler...


Bob Marley & The Wailers - Redemption Song

Joe Strummer & The Mescaleros - Redemption Song

Toots And The Maytals - Redemption Song

Chris Cornell - Redemption Song

2.02.2012

Yurttan Sesler : Flört


Güzide yerli gruplarımızdan Flört hakkında daha fazla bilgi için http://www.flortmuzik.com/ adresine bağlanıp, Flört tarihçesi için Münir Tireli'yi dinliyoruz.

Türkiye'de popüler müzikteki yerlilik uğraş ve arayışları uzun ve anlatıcılarına göre sapmalar gösteren bol bilinmezli bir tarihe sahiptir. Bu arayışlar, Anadolu pop/rock, arabesk, arabesk rock, serbest çalışmalar; Turkish Rock, Ulusal Türk Müziği, Pop Folk gibi isimlerle anıldılar ve bazı dönemlerde etkin, bazı dönemlerde ise nispeten arka planda kaldılar. Öte yandan, yerlilik çabalarının ve ürünlerinin en fazla ötelendiği iddia edilen dönemlerde bile bu unsurların kendilerini olgunlaştırarak nicelikte düşük, nitelikte ise yüksek ürünler ile kendini gösterdiğini görmekteyiz. Ata Akdağ ve Ozan Kotra'nın ortaklığı ile başlayıp, S.O.S., Bekarlar, Kim Bunlar ve nihayet Flört'e evrilen grubun üzerine ölü toprak serpildiği söylenen grup müziğinin ve yerlilik arayışlarının Türkiye'de yeniden kendini üretmesinin seyrüseferidir.

Bu ekibin müzikal yolculuğunda önemli fundementallerin bulunduğunu görüyoruz: Bunlardan ilki The Beatles idi. The Beatles, Four Lads, Jordanaires, Four Pennies gibi vokal gruplarının polifonik teknikleri ile Elvis'in ve Buddy Holly'nin gruplarındaki çift gitar, bas, davul mantığını ele alarak popüler müzikte bir çığır açtıktan sonra belli bir ün ve doygunluğa ulaşmış ve George Martin'in prodüksiyon ve aranjmanları ile John Cage, Ussachevsky, Ligeti, Schönberg gibi çağdaş bestecilerin açtığı çığırı, bu kez senkronize olmayan 2 teyp ile elde edilmiş 4 kanallı bir kayıtla popüler müziğin truva atı olarak kullanılabileceğini ortaya koymuşlardır. Böylelikle melodik ve şarkı formuna uygun yazım tekniği ile musique concrete'in evliliği gerçekleşmiştir.

İkincisi anadolu pop harici Türk rock müziğinin yani kentli rock'ın öncüleri olan Mazhar Fuat Özkan'dı. MFÖ'nün vokal müziğinin kökeni ise hiç kuşkusuz Beatles'tı ve polifonik vokal bu grup için de vazgeçilmezdi. Öte yandan, MFÖ kentli Türk rock müziğinin (yani Altın Mikrofon yollarında gönülleri eğlenmiş olan pastoral yurttaşlarımız haricinde bir açılımı olan rock müziğimizin) aşılamaz addedilen bir noktasını tutmuştu ki bu da genç grupların Türkçe'yi keşfetme aşamasında her yaptıklarını MFÖ'ye benzetmeleri gibi bir sorunsalı da beraberinde getirdi. Bu nedenle, MFÖ'ye benzetilmekten çekinme duygusu yıllar önce başlamış kentli rock müziğini Türkçe yapmaktan ürken grupların kısa süreli sahne alıp, birer birer tarihin derinliklerine gömülmelerine yol açtı.

Üçüncüsü ise Türkiye'deki yerlileşme akımının en önemli aktörü olmasa da en tanınmışı olan Erkin Koray idi. R&B kökenli bu müzisyen de psychedelic rock'tan arabesk rock'a ve dahi serbest çalışmaların bizatihi tam ortasına kadar gitmişti.
Grubun öyküsü, aynı okulda okuyan Ozan Kotra ve Ata Akdağ'ın 1989 senesinde TRT'de izledikleri bir İzzet Öz programı (muhtemelen Teleskop) akabinde tanışmaları ile başlar. Bu programda, İzzet Öz, Beatles'ın Come Together şarkısını yayınlamış ve dimağlarında bu şarkının tesirini yaşayan iki genç insanın tanışmasına vesile olmuştu.

Beatles'ın enerjik, deneysel ve polifonik vokale dayalı müzikleri bu genç müzikseverin çıkış noktasını oluşturacaktı. Bu ikilinin ilk icraatı, S.O.S. adlı bir gruptu. Gitarda Engin Yıldırım, basta Ozan Kotra, klavyede Ata Akdağ ve davulda Armağan'dan (Armi) oluşan Pendik çıkışlı bu ekip, Arak Müzik adını verdikleri bir tür ile iştigal ediyorlardı. Arak Müzik adlı bu tür, enstrümantal müzikler üstüne sözler yazıp söylemekten ibaretti ve grubun bir nevi mizahi bir faaliyet olarak ele aldığı bir meşguliyetti. İşin ciddiye binmesi ise bu ekibin Pendik'te izlediği bir Erkin Koray konseri sonrasında Koray ile tanışması ile oldu. Bu dönemde grubun konser repertuarına Erkin Koray tarafından seslendirilen eserleri almaya başladığını ve Türk rock geleneği ile böylelikle aşina olmaya başladığını görüyoruz.

1990 yılında gruba o dönem için teorik bilgisi nispeten daha iyi durumda olan Barış Bölükbaşı alındı ve 1991 yılında S.O.S., Bekarlar'a dönüştü. Grubun ilk kadrosu, Ata Akdağ (klavye), Ozan Kotra (bas), Barış Bölükbaşı (gitar) ve Armağan Atar'dan (Armi) (davul) oluşuyordu. Grubun repertuarında rock and roll standartları ve Erkin Koray'ın repertuarında bulunan şarkılar yer alıyordu. İlk defa bir düğün salonunda düzenlenen bir çay partisinde sahne alan grup, daha sonra Güven Erkin Erkal tarafından organize edilen "Elvis" gecesi ve akabinde Beyoğlu'nda Gitanes ve Bilsak 'ta konser verdi. Yine 1990 yılında grubun ilk besteleri ortaya çıktı: "Sana Sevgimi Verdim" ve "Rock'n roll Dinle"…

1992 yılında Ozan Kotra'nın Mazhar Alanson ile tanışması ve Alanson'un onu Fuat Güner'in Turgut Berkes ile ortak stüdyosu FT'ye yönlendirmesi grubun tarihinde bir başka dönüm noktasını oluşturdu. 6 yıl süren bu dönemde Fuat Güner, stüdyo ile ilgili mali sorunlara rağmen grubun gerçek bir hamisi olmuştu. Bu dönemde grup, polifonik vokal ve şarkı sözü yazmanın incelikleri ve Türkçe şarkı söylemenin incelikleri konusunda Fuat Güner'in rahle-i tedrisatından geçti. Aynı yıllarda Ata Akdağ bestesi Yalnızlık Mevsimi de ortaya çıktı.

1993 yılında grup içerisinde çıkan huzursuzluklar sonucunda önce Barış Bölükbaşı gruptan ayrıldı. Akabinde Ozan Kotra, pop müzik şarkıcılarına bas gitarist olarak eşlik etti ve 2 sene kadar "Can Özyiğit ve Tempo" adlı grupla çalıştı. Bu dönemde, davulcuları Armi ise geçirdiği bir trafik kazası sonucunda vefat etti.
1994 yılında, Barış Bölükbaşı grubu tekrar kurmak istediğini Kotra ve Akdağ'a iletince yeni bir davulcu ile grup yola devam etme kararı aldı. Armi'nin yerine heavy metal ve punk gruplarında çalan Hakan Çağlar (Timsah) gruba dâhil oldu. Yeni ekip, Fuat Güner'in stüdyosuna tekrar girerek, 1998 yılına kadar şarkı yazıp kaydettiler. Kollarının altına demo kayıtlarını alarak müzik esnafı kimliğinde olan İMÇ'deki firmaları ziyaret eden grup elemanları, "Bu iş tutmaz. Daha oynak bişeyler yapın." yanıtını alarak kapıların yüzlerine kapanmasını neredeyse kanıksamışlardı ki, o dönemde parlayan Prestij Müziğin kapısını çaldılar.

Prestij Müzik'in yöneticilerinden Hilmi Topaloğlu, onlara öncelikle yarısı kendi besteleri, yarısı da türkülerden oluşan bir albüm teklifinde bulundu. Sözkonusu türküler arasında kendi bestelerinin kaybolmasını istemeyen grup üyeleri, ilk albüm için tamamen Topaloğlu'nun türkülü konseptini uygularken, ikinci albüm için kendilerine karışılmamasını temin eden bir sözleşme imzaladılar. Bu sözleşme sonucunda da neredeyse 10 yıldır kullandıkları Bekârlar adını bir kenara bırakarak, Topaloğlu'nun kendileri için uygun gördüğü Kim Bunlar ismini aldılar. Kadıköy'de Uluğ Aydeniz'in stüdyosunda yapılan kayıtlar sonucunda, o dönem zorlama bir çaba ile yaşatılmaya çalışılan Anadolu rock meftâsının 1990'lardaki versiyonu niteliğinde ufuksuz bir albüm yayınlandı: Atabarı-Dağlarkızı Reyhan… Bu albüm, televizyonda arka arkaya yayınlanan Atabarı klibi ile birden bire çok satan bir albüm durumuna geçti. Albümü takiben gerçekleşen 38 konserlik yaz turnesi ve zorlama Beatles imajıyla yaşanan bu macera sonucunda grup, dişe dokunur bir para kazanamadan bu gereksiz ünlü ve çoksatar hali sonlandırmaya ve kendini gerçek duruşuyla ortaya koymaya karar verdi.

İlk albümü iyi satış yapan grup, Prestij'in patronlarını " Dünyada yeni bir salgın müzik var ve bunu Türkiye' de ilk biz yapacağız. Punk gibi bişey…İnanın çok tutacak" diye ikna ettikten sonra, Erekli Tunç stüdyosunda çalışmaya başladılar. Prestij patronları grubun fazla deneysel bir albüm hazırlamasını önlemek üzere Yıldıray Gürgen'i aranjör olarak başlarına getirdiler. Öte yandan Prestij patronları, ticari işleri ile tanıdıkları Gürgen'in de deneysel açılımlara hazır olduğundan bihaberdiler. Yıldıray Gürgen'in de katılımıyla 2 ay prova ve 28 gün kayıt olmak üzere 3 ayda albüm tamamlandı. Prestij müzik patronları yaşadıkları şoku atlattıktan hemen sonra; Blur'den Beatles'ın Sergeant Pepper'ına uzanan, zaman zaman enerjinin, zaman zaman da deneyselliğin tavanına vuran "Ve…" albümü yayınlandı. Bu cesur albüm Kotra'nın deyimiyle "yanlış çıkış parçası yüzünden nefretle karşılandı." Öte yandan, popüler dönemin safraları atılmış ve bu ekipteki yerlilik, deneysellik ve şarkı formunun doğru ve polifonik işlenmesine yönelik tavrın farkına varmış veya gelecekte idrak edecek bir kitle oluşmaya başlamıştı.

Prestij'deki mali sıkıntılar, albümün az satışı, Reha Muhtar'ın grup üyeleri ile ilgili yaptığı Satanizm atıflı haberler derken grup, zaten üzerinde yük olan Kim Bunlar ismini Prestij müziğe ve 2001 krizi sonrası da TMSF'ye bırakarak yeni bir rotaya doğru dümen kırdı. Bu süreç sonunda, Kotra'nın deyimiyle "3 senelik ün, şan, şöhret maymunluğunu terk etmiş, cebinde bir kuruş parası olmayan, müzik piyasasının artıkları konumundaki bir avuç müzisyendiler". Bu dönemin hemen başında Barış Bölükbaşı, Akdağ ve Kotra ikilisinin baskın konumundan kaynaklanan mutsuzluğunu gruptan ayrılarak kökten sona erdirmeye karar verdi. Bölükbaşı'nın yerine Kotra'nın 1996 yılında, bir konser videosunda izleyip beğendiği Çağatay Kehribar gruba alındı. Kehribar'ın grubun müziğini daha önceden takip ediyor olması, bu ekip için önemli bir avantajdı. Ekip, Flört ismini benimsedi ve Ağdaş adlı bir firma ile anlaşarak albüm kayıtlarına başladılar. Ancak, bu albüm kayıtları sırasında Kotra ve Akdağ arasındaki o zamana kadar yaratıcı olan gerilim, grubu zaman zaman kopma noktasına getirirken; albüm sırasında ayrılıklar arka arkaya geldi. Gruptan Ata Akdağ ve Timsah ayrıldı. Kaydedilen albüm ise 2001 yılında Flört adıyla yayınlandı. Ata Akdağ'ın ayrıldığı dönemde Kotra ve Kehribar birlikte şarkı üretmeye başladılar. Bu dönemde Kotra'nın mistik bir arayışa girmesi albümün de akışına damgasını vurdu. Orkun Bagatur davulcu ve Uğur İşgüder'in bas gitarist olarak gruba katıldığı albümde Ozan Kotra akustik gitarın yanı sıra bas çalmayı da sürdürdü. Bu albüm ile birlikte Kotra & Kehribar ikilisi kıvamını tamamen bulmuştu. Grubun klavyecisi olmasa da gayet elektronik soundların da kullanıldığı bu albüm, 8 ayda kaydedildi. Cemiyette Pişiyoruz adlı bu albüm 2003 sonunda yayınlandı. Albümün promosyonları sürerken 2004 yılı sonunda Ozan Kotra'nın askere alınması üzerine grup uzun süreli bir sekteye uğradı. Kotra'nın askerlikten dönüşünü takiben 2005 yılında Shaft gibi bazı mekânlarda albüm kadrosu ile konser verilse de bu kadro da sürekli olmadı.

2007 yılına kadar süren bu ara dönemde Kotra, dublaj çalışmalarına ağırlık verirken; Kehribar, Flört öncesinde başladığı Yaşar Kurt'a sahnede eşlik çalışmalarına devam etti.

2006 Eylül'ünde Timsah gruba yeniden dâhil olunca grup Bayar Stüdyosunda trio olarak 2 şarkı kaydetti.

2007 yılında Kotra, Kehribar ve Timsah birlikte Bay Papağan adlı dublaj ve müzik stüdyosunu kurunca ilk etapta 2 yeni şarkının prova kaydını yaptılar.

2008 başı itibari ile grup, Bayar stüdyosunda kaydedilen eserlerin yeniden kaydı dâhil olmak üzere albüm versiyonlarının kayıtlarına başladı. Albümün mix aşamalarında ülkenin en önemli ses mühendislerinden biri olan Barış Büyük ile hem sanat adına hem de ticari bazda, yeni stüdyolarıyla ortaklık kuruldu. "Demli" adlı albüm 2010 yılında tamamlandı.

Flört - Sevmez Olaydım

Kim Bunlar - Reyhan

Kim Bunlar - Atabarı

1.02.2012

Son Sardunya


"…ah ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklardık
her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık
ah kaldırımlar biliyor, bi devir muhteşemdik
güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik…"

Geçtiğimiz akşam İranlı Asghar Farhadi'nin Berlin'de Altın Ayı alan Bir Ayrılık filmini tekrar izledim. 2011 yılının bence en güzel filminde kim dürüst, kim yalan söylüyor?, kim haklı, kim haksız? sorularına yine cevap aradım. Sınıflı toplum düzen eleştirisini canlı yayın havasında veren bu filmi mutlaka izleyin diyorum. Ayrıca en kısa zamanda bu film üzerine geniş bir yazı yazmayı düşünüyorum...

Ekşi Sözlükte çok güzel bir yorum yazılmış bu film hakkında. Bakın ne denmiş ;

"...Tahran, İstanbul, Londra, yada Tokyo adliye koridorları
İncil, Kuran, Tevrat ya da Avesta
Termeh, Marie, Ali ya da Lee
Herkesin farklı derinliğinde gizli vicdanın filmi..."

Bu günlerde en çok unuttuğumuz kavramlar vicdan ve merhamet. İnsan olmanın en temel erdemi. Hepimiz televizyonlarda veya gazetelerde görüyoruz; adam birisine çarpıyor, acaba son model arabama birşey oldumu diye inip bakıyor. Çarptığı insan ne halde umrunda değil. Biz ne zaman bu kadar kötü olmayı becerebildik. Oysaki her zaman ismimizin başında ne kadar çok sıfat olması ile övünen bir millet olduk. Biz dindar, muhafazakar, milliyetçi, laik, entel, dantel, sağcı veya solcuyuz. Sizce insan olmayı beceremedikten sonra bu kavramlar Belirtisiz İsim Tamlamaları olmaktan öte gidebiliyor mu?

Alpay - Seni Dileniyorum

Moğollar - Dum-Tek

Kardaşlar - Çökertme

Ersen - Çakmağı Çak

Birazda Sinema : Aşkın Anatomisi "Sevmek Zamanı"


Bugün yönümüzü kaliteli yazıları ile dikkat çeken "buyulugerceklik" sitesine çeviriyoruz. Türk Sinemasının unutulmaz yönetmelerinden biri olan Metin Erksan'ın "Sevmek Zamanı" filmi üzerine yazılmış güzel bir yazı.

"...Sana dünyada hiç bir erkeğin bir kadına aşık olamayacağı kadar aşığım. Sana aşık kalmak istiyorum..."
Filmin ana konusu bu repliğin üzerinden gider. Tuhaf, anlaşılması zor, hem o dönem hem de kendinden sonraki dönemlerde türünün (? ) nadir bir örneğidir. Çekildiği 1965 yılında hiç bir sinemada gösterime girememiştir. Döneminin eleştirmenlerince kimince deli saçması kimince dehanın ürünü denmiştir.

1963 yılında Türkiye'ye ilk önemli hatta en önemli büyük sinema ödülünü kazandıran Metin Erksan iki yıl sonra yaptığı bu filmi tamamlamak için evindeki eşyalarını satmıştır. Öyle bir tutkunun eseridir. Muhtemelen de filmden para kazanamayacağını bilerek yapmıştır bunu. Kendinin farkında olan yönetmenlerden Metin Erksan. Diyor ki bir röportajında ; " Ben onları günlerce düşünüp yazıyorum neden 50 kuruşa okusunlar ki." eleştiri makaleleri hakkında. Ben buradan bile anlayabiliyorum film içinde ; asıl oğlanın asıl kıza "aşk benim aşkım bundan sana ne" ifadesinin içselliğini...Bir yandan da ülkemizin ilk eleştirmenlerindendir. Ömer Akad kendisi için ; "dahiliğin sınırındadır" demiştir. Ezel Akay Hacivat Karagöz filmini kendisine ithaf etmişti. Dostumun dostu dostumdur düsturundan ötürü bile sevebilirim ben bu nev'i şahsına münhasır kişiliği. O ise ; "...türünün ilk örneği filmim, ...yılının en iyi filmi" gibi yakıştırmaları kendi filmleri için kullanan yönetmenler ve bir çok sinemacıyı "doğdukları yılı milat sanıyor bu insanlar..." ifadeleriyle eleştirmekten geri durmamıştır. Zamanında, film için rejisör; " tanrı-kraldır" diyerek, daha yeni yeni " tiyatro oyuncunun, sinema yönetmenindir." önermesini çok önceden söylemiştir.

...Buraya seni görmeye geldim ama artık görmek istemiyorum. Bütün diyeceğim bu..." Diğer bir çarpıcı repliğidir. Hayat içinde bile o anlarda hissedilen ama çoğunluk ifade edilmeyeni öylece koyuvermiştir ortaya. Ömer Akad'ın hemen arkasından bu filmi getirmemenin bir nedeni de film çok hayal dünyasından çıkma gibi dursa da anlatım çokça gerçekçidir. Budur der ! Aşk budur, böyledir... Sezen Aksu'nun şarkısında geçen
"aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk" önermesinin sahibi Metin Erksan'ın bu filmde aşkı anlatış biçimi -abartı denilse bile -" Otomatik Portakal" ın şiddeti anlatış biçimiyle aynıdır...

Belki de günümüzde hala konuşuluyor izleniyor olmasının bir nedeni de; kişilerin birbirine önce fotoğraflardan aşık olmasının çok mümkün, sık sık deneyimlenebilen bir süreç olmasındandır. Aşk biraz öyle değil mi ; bizim çerçevemize gördüğümüz bir resmi oturtmamız. Siyah uçuşan saçları sevmemiz en çok, unuttuğu atkısına sarılmamız haftalarca, bir mendilinin peşinden koşmamız bir dönem, kalemini, silgisini saklamamız. O'na ait olan nesneler karşısında yenik düşmemiz, kahrolmamız, O' nun yerine verdiklerini, yaptıklarını bozup atmamız...Aşk biraz da nesne fetişizmi değil mi?
Müşfik Kenter'in gözlerinin altının o kadar kırışık olmasının, görünmesinin filmle bir ilgisi var mı acaba diye çok düşünmüşümdür. Sema Özcan 'ın gözleri bir parça korkutur beni. Bakışı dik diktir...Meral ( Sema Özcan ) kendi öznesine değil ısrarla resmine aşık olduğunu, aşkının kirletileceğinden, karşılık bulmayacağından bulsa bile bir gün nasıl olsa biteceğinden korkarak ısrarla kendisinden kaçan boyacı Halil'e ( Müşfik Kenter ) kızgınlığından, evinden aldığı resmi bir naylona sararak koşa koşa Halil'e getirdiği sahneye bayılıyorum. Hem komik hem tuhaf. Öfkeli ama nesnesini sevmesine razı olmanın çaresizliğiyle...Sürekli birbirlerine zıt siyah ya da beyaz giyinmelerinin , statü farklılıklarını anlatmak için olduğunu söyleyenler var, emin değildim, lakin aralarında statü farklılığı olmayan Başar ile Meral bir sahnede aynı kumaştan palto ve şapka giydiklerini fark ettikten sonra olabilir diyorum...Filmi günümüze kadar getiren ve en önemli baştan çıkarıcılığı her bir sahnesinin fotoğraflanabiliyor olmasıdır... En sevdiğim ve işte imge dediğim sahnelerden biri de ; Başar ile Meral'in düğününde bizim sadece ikisini görmemiz, dans eden misafirleri gölge şeklinde görmemizdir. Diğerlerinin ne konumuzla ne de sahneyle ilgisi olmadığının ve insanlar kendi dünyalarında eğlenirken gelin ve damadın ne kadar farklı bir dünyanın içinde olduklarını anlatmanın tek yoluymuşcasına güzel ...Müzikleriyle, yağmuruyla, denizi ile, ormanı ve sessiz, kimsesiz Büyükada atmosferi ile Sevmek Zamanı aşkın anatomisidir...Aşkın nasılda bir delilik, bir sanrılar dünyası olduğunun, nasıl da kişinin kendine ait, kendiyle ilgili, kendi bencilliğinde olabildiğinin iyi bir ifadesidir...

Aze "http://www.buyulugerceklik.com"


Avi Buffalo - Whats In It For

Shearwater - You As You Were

California Wives - Tokyo
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...