Nilgün Marmara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nilgün Marmara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.12.2013

Tutsana ellerimi


Nilgün Marmara:

Üşümüşüm... 

bu yaklaşan kışla değil
deniz ürpertisi, göğün alacasıyla değil
ellerimin soğukluğu hep bir kalabalıkta
kaçışının gizini gönlünde tuttuğun
bilisiz aşkı
(nı) ver bana

üşümeyeyim...

Hümeyra - Tutsana Ellerimi

19.09.2013

Tomorrow Will Be Another Day



Nilgün Marmara'nın Daktiloya Çekilmiş Şiirler kitabına Seyhan Erözçelik "Çocuk Hanımefendi" diye bir yazı ile şöyle başlıyordu.

"Nilgün Marmara, her şeyden önce, küçük bir çocukken, İngilizce "öğretilen", hakikaten İngilizce öğretilen bir okulda okumaya gönderildi.

Bu okula girmek zordu.

Nilgün Marmara girdi.

Çünkü zekiydi, akıllıydı. Duyarlıydı.

Çünkü geleceğin mimarları, bu okulda yetişecekti.

Bu bir "proje"dir.

Nilgün Marmara, çok iyi hocalardan ders aldı, çok iyi hocalar tarafından eğitildi. (Günümüzdeki hocalara benzemeyen hocalar.)

En iyi şairlerle arakadaşlık kurdu.

Öğrenmek istiyordu. Öğrendi. İzledi. Baktı.

Ne var ki, Nilgün Marmara, o "proje"ye inanmadı.

O, her zaman kendi yolunu seçti. Onu tercih etti.

Ha, okul arkadaşları da öyle. Aynı acıları, zevkleri, arzuları hep aynı şeyleri gördüler.

Türkiye'nin karartıldığı zamanları gördüler, geçtiler.

Sonra, şiir yazmaya başladı. İlk dönem şiirlerinde, yer yer, iyi şairlerden etkilendiği apaçık bellidir. (Bu neyi değiştirir ki?)

Ne var ki, etkilendiği şairleri, tavrıyla, duruşuyla o etkilemiştir. O, bir hanımefendidir. Çocuk Hanımefendi. Her türlü bilgiye açık. Soran, gören, sorgulayan, izleyen - gözleriyle.

İnanmayan.

Çünkü her şey yalan.

Biz, neyiz?

Hepimiz.

Hepimiziz.

Belki de, gam çekmeye feryadımız vardı...."


Bodies of Water - Open Rhythms

Widowspeak - Gun Shy

12.02.2013

İki beden, tek ruh


Zaman geçiyor, kuşlar ölüyor ve çoğumuz boşaltılmış şehirler kadar yalnızız. Aklımıza Cesare Pavesa’nın sözleri geliyor: “Bir şey sona ermek üzere. Oturmuş sigarasını tüttürürken, içini kemiren, seni tedirgin eden bir şey olduğunu seziyorsun. Gündelik hayatın dertleri mi seni korkutan? Hayır. Seni korkutan içindeki boşluk.”

Bugün size bu içindeki boşlukları çok derin yaşamış iki ruh ikizinden bahsetmek istiyorum. Evet farklı iki beden ama tek ruh ikizi. Dün tarihlerden 11 Şubat’tı. Şair ve romancı Sylvia Plath’in ölüm yıldönümü. Yarın ise 13 Şubat, bu toprakların Slyvia’sı kabul edilen Nilgün Marmara’nın doğum yıldönümü. Soğuk bir şubat ayında kendilerini bu dünyaya ait hissetmeyen ve kalıpları çizilmiş ezbere bir hayatı yaşamak istemeyen bu iki insanın kaderi ironik bir şekilde buluşuyordu. Maalesef bu iki hüzünlü şairin sonu da aynı oluyordu.


Yıl 1932, yaşam rüzgarının önüne istemeden savrulmuş Sylvia Plath dünyaya gözlerini açıyordu. İlk şiirini henüz 8 yaşında yazan Plath, çok parlak ve başarılı bir öğrenciydi. Özellikle edebiyata olan ilgisi kendini belli ediyordu. O yıllarda katılıp başarılı olmadığı şiir yarışması yok denecek kadar azdı. Fakat hep kederli, hep melankolik. Yapıtlarında sürekli ölümden bahsediyor. Sanki “ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki” diyerek, ölüme olan hayranlığını saklamıyordu.

Plath, hayatı boyunca manik-depresif bozuklukla boğuşuyor. 1950 yılında bursla gittiği Smith College’deki ikinci yılında ilk kez intihar girişimini gerçekleştirdi ve akıl hastanesine yatırıldı. Daha sonraki yıllarda, kazandığı bursla Cambridge Üniversite’sine giderek çalışmalarını burada sürdürdü. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes’la tanıştı. Evlendiler ve Boston’da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra İngiltere’ye döndüler. Sonraki yıllarda çift boşanmaya karar verdi. Bu süreçte Plath, bir ev kiradı. Bu ev bir dönem İngiliz şair William Butler Yeats’e aitti. 1963 kışı Slyvia Plath için çok zor geçecekti. Yaşadığı yoğun deprasyon onu kaçınılmaz sonuna sürükledi. 11 Şubat 1963 tarihinde, uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını içeriye gaz girmeyecek şekilde kapattı. Sonra kafasını fırının içine sokarak intihar etti. Kaderin cilvesi olsa gerek aynı evin eski sahibi şair Yeats’de bu evde intihar etmişti. Plath,hayatının özetini şu kısa cümleyle yapmıştı. “Mutlu olamam, sadece memnun olabilirim.”’


Yıl 1958, “Hayatın neresinden dönülse kardır” diyerek hayata isyan bayrağını açan Nilgün Marmara dünyaya geliyordu.  Nilgün Marmara, Bogaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuydu. Çeşitli dergilerde  şiirleri yayınlandı. Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in ruhları üniversite yıllarında kesişiyordu. Marmara, Sylvia Plath hakkındaki lisans mezuniyet şöyle diyordu; “Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.” Ve tıpkı onun gibi 1987 yılının 13 ekiminde , henüz 29 yaşındayken kendini beşinci kattaki evinin balkonundan atarak bu hayata son noktayı koymuştu. Çevresindekilerin çoğu şiir yazdığını bilmezken, büyüleyici bir kadınken, tanıdığı erkeklerin çoğu ona hayranken, neydi Nilgün Marmara’yı genç yaşta yaşamaktan vazgeçiren şey. Ve neden; son sözleri olan “Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarınızsınız kendinizin” bu kadar sertti?

Aslında kimi zaman aşk acıları, kızgınlıklar, nefretler, bunalımlar, hastalıklar, savaşlar… bu hayatta defalarca intihar etmek değil midir? Ne demişti Nilgün Marmara “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!”

Bu dünyanın bütün arka bahçelerini içinde yaşamış iki farklı beden ama tek bir ruh, buğulu bir cama; “yalnızlık gittiğin yoldan gelir” diye yazdı ve gitti.

Özlüyoruz…

Mazzy Star - Into Dust

Radiohead - The National Anthem

19.11.2012

Marmara'nın Nilgün'ü




Ayla örtünüyoruz çağlardır, buğulu camlar ve farklanmış yüzümüzle. Başkaları uygarlıktan sözediyor, bilmeden her geriye dönüşün belki ulaşılmaz bir ileriye adım olduğunu. Tohumdan korkuyoruz, yeryüzünün ilgisizliği hafif kılıyor bedenlerimizi, bakışımız göğe yönelirken yürekler serin tutuluyor. Sonra her çınlamayla endişe güğümleri omzumuza biniyor; toprağın değişmezliği, yapıların kalıcılığı, anaların istemi kadar tehdit edici yükler. Örümcek ağında gizlenen eski yazılar kinin kuşkusunu kusuyor. Yeniden hatırlanıyor bir zamanın beyaz evleri, dudakların uyarısıyla sonu ertelenen aşkın iyicil kucağı açılıyor, öte dünyanın gerçek konutlarında...

Çerçeveleri yalnızlıklarımızdan oluşan, kapıları acılardan örülmüş, toz, taş, geçmiş ve şimdi'yi saklayan güzellik! Hiç bitmesin diyoruz dingin tavrımız, bir kez seçilmiş uğraşı yaşamdan ayırmamakla. Arınalım, arınalım artık yozluklarından, şu densiz yeryüzünün kalık çirkefinden; Sevgi yazısıyla!

"Nilgün Marmara"

Günün dinleme önerileri: Dolunaylı geceler için "Ay"lı şarkılar olsun...

- İlham İrem "Ay Tozları"
- Belle & Sebastian "Waiting For The Moon To Rise"
- Moğollar "Sihirli Ay"
- Tom Waits "I'll Shoot the Moon"
- Echo & The Bunnymen "The Killing Moon"

Günün filmi: Yine "Ay"lı olsun istedim..


"A Ay" Yön: Reha Erdem (1988)

Çok uzak bir yüzyılda bir gün yüzyıllarca sürmüştü bir Ankara akşamında...

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Shivaree - Goodnight Moon

Feist - My Man My Moon

24.08.2012

Kendi kalemini kıranlar


BirinciBlog için yazmış olduğum ilk yazılardan bir tanesi...

Albert Camus, Sisifos Söyleni’ne şu cümleyle başlıyordu: “Gerçekten önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar.” İntihar bir sonuç mudur yoksa neden midir! sorularına cevapları olan insanlar bunu çeşitli kategorilerde sıralamıştır. Psikologlara göre ağır depresyon sonucu girilen bir eylemdir. Sosyologlara göre bir toplumdan ve baskıdan bunalan bir insanın yaptığı özkıyımdır.

Tarihin her döneminde bir çok yazar ve şair bu yolu seçerek ömürlerinin sonuna üç noktayı koydular. Kaan İnce’de bu yolu 22 yaşında seçmiş gencecik bir şairdi. Nilgün Marmara‘yı andıran hisli şiirleri ile gelecek vadeden bir isimdi 1970 doğumlu Kaan İnce. Gitgide yaklaşan trajik sonu yazdığı şiirlerinde içine sinmeye başlamıştı. “Yaşama Sebebi”, Kaan İnce’nin bir şiirinin adıydı. Şiirin son üç sözcüğü ise: “umutsuzluk sapağında ölüm”dü. ” Ölümün yalnızlığı yoktur ama; ölüm bir başına yalnızlıktır” diyerek 11 Ağustos 1992 tarihinde Kadıköy’de kaldığı otelden kendini boşluğa bıraktı. Geride “mektup” isimli bir şiir bıraktı.



Şöyle diyordu “mektup”un sonunda ;
 “çatılarda kaldı gecenin gizi.
unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.

Yine çok sevdiğim isimlerden biri olan Nilgün Marmara’da yaşama karşı ölüm diyenlerdi. “Hayatın neresinden dönülürse kârdır” diyordu ünlü dizesinde. Yaşamına kıydığında 29 yaşındaydı. Kendini altıncı kattaki evinin penceresinden aşağı bıraktı. Çevresindekilerin çoğu şiir yazdığını bilmezken, büyüleyici bir kadınken, tanıdığı erkeklerin çoğu ona hayranken, neydi Nilgün Marmara’yı genç yaşta yaşamaktan vazgeçiren şey. Neden son sözleri olan “Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarınızsınız kendinizin” bu kadar sertti.



İntihar yaşamla ölüm arasındaki ince bir noktanın son durağımıydı.

Virginia Woolf “Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!

Cesare Pavese “Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde, oysa alçakgönüllülük istiyor son adım, kendini beğenmişlik değil.”

V.Mayakovski “Aşkın küçük sandalı, hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? Dayanamayıp parçalandı işte sonunda.”

Sadık Hidayet “Gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum”

Gerard De Nerval “Yazık! Herşey ölecek demek ben ölürsem”

Zafer Ekin Karabay “N.Marmara’nın 29 yaşında, S.Plath’ın Şubat’ta intihar etmesi benim de 29. yaşımın Şubat ayında intihar etmemi elbette gerektirmezdi. Ama mademki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirtmeliydim ve 29. yaşımın 29 Şubat’ını seçtim.”

Derlerken kim bilir nasıl bir ruh halindeydiler.



Şarkıların intihar üzerine etkisine bakacak olursak, sanırım bu konuda en kötü şöhrete sahip şarkı Macaristan’ın en ünlü bestecisi ve söz yazarlarından biri olan  Rezso Seress yapmış olduğu Gloomy Sunday parçasıdır. 1933 yılının bir Pazar günü ıslık çalarak kendi kendine mırıldanan Seress, o anda kulağına çok hoş gelen bir melodi keşfetti. Macarcası Szomoru Vasamap olan (Türkçesi ile Kasvetli Pazar)  isimli bir şarkı besteledi. Şarkıda aşık, olduğu kız tarafından terk edilen bir gencin düştüğü umutsuzluk sonucunda intihar edişini anlatıyordu. Şarkıyı ilk olarak sevdiği kadına dinletti. Şarkıyı dinleyen kadın geride Gloomy Sunday isimli bir not bırakarak intihar etti. Bu sadece peşi sıra gelecek bir intihar dalgasının ilk habercisiydi. Yıllar içerinde 14-82 yaş arasında onlarca kişi geride Gloomy Sunday şarkısından etkilendiklerini belirten birer not bırakarak intihar ettiler. Bu lanetli şarkının yazarı Rezso Seress Macar söz yazarı Lazsio Javor, şarkının hüznünü daha da derinleştirmek için Gloomy Sunday’i yeni sözlerle zenginleştirdiler. Bu intihar furyası son olarak şarkının asıl sahibini vuracaktı. Rezso Seress 1968′de Budapeşte’nin en yüksek binalarından birinin çatısından kendini aşağıya bırakarak intihar etti.


Ardından yıllar geçmesine rağmen hiç bir zaman şarkının ünü sönmedi. Kimi zaman şarkının sözlerinde çeşitli değişiklikler yapıldı, kimi zaman filmleri çekildi, kimi zamanda bir çok dilde yeni versiyonları seslendirildi. Billie Holiday, Ray Charles, Elvis Costella, Sarah McLahclan, Björk ve Portishead gibi sanatçılar Gloomy Sunday’i yorumlayarak günümüze kadar yaşattılar.

Diğer bir ünlü intihar şarkısı ise Kanada’lı Terry Jacks‘in bir arkadaşının ölümü üzerine yazdığı 1974 tarihli Season In The Sun parçasıydı. Şarkı orjinalinde Jacques Brel parçası olan Le Moribond (Ölen Adam) üzerinden esinlenilerek yapılmıştı. Ülkemiz çoğrafyasında böyle bu şekilde şarkı-intihar denklemi yaşandı mı diyecek olursanız. Bir dönem Murat Kekilli‘nin Bu Akşam Ölürüm isimli parçası gazetelerde bu tür haberlerin çıkmasına neden olmuştu.

Björk - Gloomy Sunday

Black Box Recorder - Seasons In The Sun

9.10.2011

Hayatın Neresinden Dönülse Kârdır Diyen Marmara’nın Nilgün’ü



Şair intiharlarına övgüler dizilmesine karşı çıkarken, yine de Pavese’nin, “Kendini öldürmek konusunda haklı bir gerekçesi olmayan kimse yoktur” dediğini de unutmayalım. Şairse, ürettiği şiirse eğer, yaşarken olduğu gibi, öldüğünde de şairdir... Demek istediğim, intihar, şair olmayanı şair yapmaz, yapamaz, yapmamıştır da...

Nilgün Marmara'yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum. “Kırmızı Kahverengi Defter” adlı kitabındaki biyografisi şöyle yazılmıştır: “1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi” İşte bu kadar kısa, yalın bir biyografisi var onun... Fotoğraflarındaki güzel yüzünü alıp gitmiş bir şair imgesidir Nilgün Marmara... Cüreti, güzelliği ve şiirlerinde en olmadık yerlerde ortaya çıkan imgeleriyle bende hep bir hayranlık duygusu uyandırmıştır. İntihar, hayatı yâdsıma halinin en son durağıdır; yâdsıma limitini tüketmiştir çekip giden... Kimileri “hayatın neresinde kalırsan kârdır” diyerek yaşamak için haklı gerekçelerini kullanır ve kalırken, kimileri de Nilgün Marmara gibi “hayatın neresinden dönülse kârdır” diyerek, ölmek için haklı gerekçelerini kullanır ve giderler... Kalmak, bir tercihse, elbette gitmek de bir tercihtir...

Düşünülürse, herkesin yaşamak için de, ölmek için de her zaman haklı gerekçeleri vardır; kimileri gerekçelerini hiç düşünmeden, kimileri bilmeden, kimileri de bu gerekçelerinin ikisinden birini bilerek, kullanarak yaşar ya da ölür... Zaten uzayın yaşına göre komiktir insanın yaşı; çoğu zaman intihar, ölümü biraz öne almaktır sadece. Bu yüzden intiharlara ağıt yakanlar, çok değil, en fazla otuz-kırk yıl sonra arkalarından ağıt yakılacaktır. Bu yüzden ölülere ağıt yakanların, kendileri sanki dünyaya kazık çakacakmış gibi durduklarına aldanmayın. Bir Fransız atasözü, “Bütün mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur” der. Onlar da değil o gün, herkes gibi daha doğduklarında ölüme yazgılıdırlar. Ölmek için, önce doğmak gerekir; doğmayan biri ölebilir mi? Bu yüzden her doğum, bir ölümdür de aslında... Doğmakla birlikte ölmeye de başlarız; her gün biraz daha, her gün biraz...

Nilgün Marmara’nın şiirlerinde, onun evreninde gezinirken düşünüyorum da, böylesi uç duyarlıklarda gezinen, “hayat” ve “insan” için böyle acı sözler eden bir şairin, hayatla barışık olması da mümkün değilmiş zaten... Ece Ayhan, “Nasıl ki İsmet Özel, ‘Cumhuriyetle yaralı’ ise, Nilgün Marmara da ‘dünyayla yaralı’ idi” diyor... İntihar eden şairlerin, okurların ilgi odağı olabildiği bu ülkede, yinelenmelidir ki ölüm, şair olmayanı şair yapmaz; yaşarken yazdıkları şiirse, öldüğünde de öyledir. Değilse değildir ama! Yaşasa da, ölse de şair olan Nilgün Marmara’nın “Kırmızı Kahverengi Defteri”nin sayfaları arasında geziniyorum: “Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle, bir düşün bir yaşamdan çıkarılmasının hiçbir ayrımı yok” derken, yukarıda sözünü ettiğim “hayatı yâdsıma” ya somut bir örnek veriyor. O, yadsıdığı içindir ki, “yaşamın düşe eklenmesi ile bir düşün yaşamdan çıkarılması” umurunda değil; “ayrımı yok” diyor zaten... Çünkü düş oldukça peşi sıra insan da! Yaşayanlar, yani yadsımalarının dozajını daha minimum tutanlar biliyorlar ki, yaşamın sayfaları düşsüz aralanamıyor... İlle de düş eklenecektir ki yaşama, günlerin eteğine tutunsun insan... Ayrımı kalmadığında ise, elbette çekip gitmektir kalan... Eski okumalarımdan anımsıyorum: Mayakovski’nin, “yaşamın yeni bir şey olmadığını” söyleyen son şiirini bırakıp intihar edişinin ardından, Yesenin de ona bir anlamda yanıt veren şiirinde, “ölümün de yeni bir şey olmadığı”nı yazıyor, ama o da yaşamına intiharla son veriyordu... Çoğu yazın adamı için yazmak, acı çekmenin bir başka biçimidir; çünkü yazanın tanıklığı da, sanıklığı da çokça acının güzergâhıdır... Şairin kendi iç sarsıntılarına hayatın sarsıntıları bulaştıkça da ortaya genellikle iyi dizeler çıkar... Hayat ise, şairin bütün duyarlığını, kılcal damarlarına dek her şeyini pupa yelken şiire bıraktığı o ‘an’ lardaki gibi naif, zarif yaşanmaz; katı, hor ve inciticidir hayat... Bu yüzden yaşadıkça yaralanılır, yaralandıkça da yazılır... Kendi adıma ben böyle yaşıyor, böyle yazıyorum; bu yüzden bildiğim de böyle oluyor... Neyi biliyorsan o vardır zaten... Pavese der ki: “Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoş gibi davranır ona. Hadi, kalk bakalım, yeter artık!” Oysa duyumsanarak, hak edilmiş, öyle gerekmiş veya gerektirilmiş biçimde çekiliyordur acı; bir insanı acıdan kaçırarak, ona kendini kandırması, yüzleşmesinin ertelenmesi neden, ne hakla önerilir? Sevinmek de bir insanlık haliyse, ona neden engel olunmaz o halde? Nilgün Marmara’da acı çekerek yazmış, yaşamış ve kendini alıp yitmiş şu kısa yeryüzü konukluğundan... Herkesin acısını sorma, ifade etme biçimi üslubuyla, bilinciyle orantılıdır; herkes kendi diliyle sorar acısını... Biçimde, içerikte benim şiir anlayışımla, acıyı sormamla, sorgulamamla Nilgün Marmara’nın ki doğrusu çakışmıyor, ama onu anlıyor ve üstüne üstlük onunla boynumuza borç sayıldığı üzere acının hesabını sormak, onu sorgulamak fikrinde buluşuyorum. O da kendi diliyle sormuş: “Acının ilk pazarı bitimsiz yer sarsıntısı. Dönüşsüz ve yaygın. Bu sarsıntıda ruha hiç pencere açılmaz; sökülen yerlerinden edilmeye çalışılan gölgelere, göllere! Göt laleleri bu güzellikler! Nedir bu rezillikler?” Nilgün Marmara’nın bende bıraktığı hayranlık duygusunun peşinden giderken, hakkında pek fazla bilgi edinemedim. Bir gün Cezmi Ersöz’ün evinde güzel bir fotoğrafına rastladım; hüznün ve şiirin bir kadın yüzüyle muhteşem buluşmasıydı onun bütün fotoğrafları... Bir de, ölümünden önce Mine Urgan’ın oğlu Mustafa Irgat’ın sevgilisi olduğunu öğrendim... Yaşasaydı, sanırım ben de her şeyi göze alarak o yüzdeki şiirin ve hüznün peşinden giderdim... 1987’de onun intiharından sonra, 1995 yılında Mustafa Irgat da bir trafik kazasında yitirmiş yaşamını... Onun da “Ait’siz Kimlik Kitabı” adıyla yayımlanmış bir şiir kitabı var. İkisini de kısa biyografileri ve şiirlerinden örneklerle “Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi” adlı çalışmama burkularak almıştım.

İşte Nilgün Marmara, bir kadın, bir şair ve bir cüret güzelliğidir... Gündelik hayatın sığ sularından diplere, en diplere açılmış ve acının dip kısmında vurgun yemiş o güzellik, “hayat” demiş: “Hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı...” A. Camus gibi “Tersi ve Yüzü”nü yazmış, öyle bakmış, rest çekmiş! “Kıyamet koparken bile fidan dikiniz” diyen Nilgün Marmara’yı, yaşamın onu dışına, ötesine iterek aldattığını düşüneceklere demeliyim ki, belki de ölerek o aldatmıştır yaşamı, ne dersiniz? Belki bu yüzden geride platonik aşklara çok uygun bir imge de bırakmış... Geride bir “Kırmızı Kahverengi Defter” kalmış. O, “göğünü yitiren bir yıldız gibi” kalmış; oysa bizler, hâlâ yıldızlarını yitirip duran gök olduğumuzu sanıyoruz...

"Yılmaz Odabaşı"


Mazzy Star - Into Dust


Bookmark and Share
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...