17.02.2013

Cinsiyetin manifestosu: Dönüş


Malum 12. Uluslararası Bağımsız Filmler festivali !f İstanbul başladı. Festivali BirinciBlog ekibimizden Burcu takip ediyor. İzlediği ilk film olan "Turning" üzerine yazdıkları için şöyle buyrun:

İlk açılışı, bende ayrı bir yeri olan Antony and the Johnsons’ın, video sanatçısı Charles Atlas ile birlikte çektikleri belgesel ‘Turning’ (Dönüş) ile yaptım.

Film tek kelimeyle adını tanımlıyor ve tamamlıyor. 13 kadının hikayesi ve kimlikleri Antony and the Johnsons turnesi kapsamında anlatılıyor ve sorgulanıyor. Bir yandan Antony’nin enfes sesini dinlerken, diğer yandan lezbiyen, transeksüel, aseksüel ve kimlik arayışı hala süren o 13 kadının hikayelerini dinliyor, öğreniyorsunuz.

Kırık, dökük hikayelerin başrol oyuncusu olan bu kadınların, kimi zaman kendi hayatlarını sonlandırma raddesine geldiklerini dinliyorsunuz. Bir yandan da toplumların ‘öteki’leştirdiği bu insanların, cinsel kimlikleri yüzünden ciddi bir hayat mücadelesi verdiklerine tanık oluyorsunuz. İşte Turning, tam bu noktada bu kadınları sahneye davet ediyor ve Antony’nin o hüzün veren sesinin eşliğinde onlar sahnede kendi eksenleri etrafında 360 derece dönerken, seyirciye belki de hayatlarında ilk kez o kadınlara ‘insan’ gözüyle bakmalarını öneriyor. Kimbilir belki seyirci ilk kez onlara ‘insan’ olarak bakarken, o kadınlar da uzun zamandır ilk kez tüm cinsel kimliklerinden sıyrılarak kendilerini sadece ‘insan’ olarak görüyorlar.


Turning, sesle görüntünün içiçe geçtiği bir çalışma. Hem derin konulara dalıyor hem de o derinlikte özellikle Antony’nin samimiyeti ile sizi boğmuyor. !f İstanbul’un broşüründe film, “Antony and the Johnsons’tan Antony’nin tüyleri diken diken eden ve içimize işleyen sesi, grubun muhteşem müzikleri ve video sanatçısı Charles Atlas’ın keskin bakışı bir araya gelince ortaya Dönüş gibi büyüleyici bir iş çıkmış” şeklinde sunuluyor. Kısacası bu filmi ne tam olarak belgesel ne de film olarak tanımlamak dopru. Hem önyargıların hem de cinsel seçimleri yüzünden yargılanan kadınların manifestosu desek belki de daha doğru olur Turning için.

Charles Atlas, 13 New York’lu kadını müziğin içine sanatsal nesneler olarak yerleştirmiş ve her birinin hikâyesini ve kimliklerini Antony’nin şarkılarıyla yeniden yorumlamış. Turne boyunca Antony’nin o naif ruhu ve kadınları sahneye çıkmadan önce ateşlemesi O’nu müzik adamı olmanın çok ötesine taşıyor. Çünkü o 13 kadına söylediği “Bu gece size söyleyebileceğim bir tema yok. Sadece kendiniz olun ve anı yaşayın. Sanırım hepimizin tek amacı bu” cümlesiyle ne kadar derinlerde yaşayan bir kişiliği taşıdığını da gösteriyor.

Asıl adı Antony Paul Hegarty olan Antony, New York’ta kabarelerde şarkı söyleyerek and the Johnsons’ı oluşturdu. Aslında eğitimini performans sanatları üzerine yaptı ancak kariyerine kendi topluluğuyla, New York’un underground klüplerinde deneysel tiyatro yaparak yön verdi. Johnsons ilavesi ise grubun ismine Stonewall gösterilerinde, ilk şişeyi fırlatan ünlü direnişçi zenci travesti Marcha P. Johnson’a ithafen eklendi.

Kimlik bunalımını en cesur ve samimi bir şekilde dile getiren Antony, o eşsiz sesiyle aynı zamanda birçoğumuzun ağrı kesicisidir de… Kısacası hem Antony and the Johnsons ziyafeti çekmek hem de ‘cins’ sorununa farklı bir anlatımla bakmak için mutlaka izlenmeli…

Antony and The Johnsons - Thank You For Your Love

MEN - Who Am I to Feel So Free feat Antony

Filmin fragmanını izlemek için:


 

Dilek


Bir adam kenara atılmış Alaaddin'in sihirli lambasını buldu. İyi bir okur olduğu için hemen tanıdı ve lambayı ovdu. Cin göründü, bir reverans yaptı ve kendini sundu:

- Hizmetinizdeyim sahip. Dileyin benden ne dilerseniz. Ama yalnızca tek bir dilek hakkınız var.

İyi bir evlat olduğu için adam şunu istedi:

- Ölü annemi diriltmenizi diliyorum.

Cin yüzünü buruşturdu:

- Üzgünüm sahip, ama bu imkansız bir dilek. Başka bir şey dileyin.

İyi bir insan olduğu için adam şunu istedi:

- Dünyanın artık insanların öldürmek için para harcamamasını diliyorum.

Cin yutkundu:

- Şey... Annenizin adı ne demiştiniz?

Janelle Monae - Cold War

New Model Army - Here Comes The Ware

15.02.2013

Son İstanbul

Ben de biliyorum; liman kentlerinin kimlikleri denizle öpüştükleri yerlerde gizlidir ve kıyıları altı şeritli yollarla boğmak, dudaklara beton dökmek, öpüşleri mühürlemektir. Haklısınız, kentlerimiz de yabancıyız şimdi; oysa o zamanlar yabancı kentlere göçmüş olsaydık bize dedikleri gibi, oraları belki aşina gelirdi. Bilmez miyim, elbette kızlarımız da sıkılıyorlar bizden; biz sıkılmadık mı annelerimizden? Hem onlar hiç değilse yaşlanmasını bilmişlerdi. Bizse hala en genç olma ve geleceğe ipotek koyma iddiasındayız. Yani büsbütün çekilmeziz. Onu da biliyorum; galiba asıl aşklarımız son yaşadıklarımızdı ve "En güzel aşk henüz yaşamadığım" demek gelmiyor ikimizin de içinden. Lütfen intihar etmeyiniz. Ya son İstanbul sizseniz?

"FERİDE ÇİÇEKOĞLU"

They Might Be Giants - İstanbul


14.02.2013

Aşkın 14 Şubat hali


Bugün 14 Şubat. Kimine göre takvim yapraklarından eksilen sıradan bir gün, kimine göre kutsal bir tarih. Her 14 Şubat “Sevgililer Günü” ülkemizde bir bayram havasında kutlanır. Sadece bu güne özel yapmacık öpüşenler, koklaşanlar, romantizmin en ucuz halini ortaya sermekten hiç gocunmazlar. Normal bir günde tepkiyle karşılanan bu tavırlar, yurdum insanı ve esnafı tarafından bu özel günün şerefine bir günlüğüne de olsa görmezlikten gelinir.

Bugün Sevgililer Günü. Aşkın, kapitalizme indirgenmiş, sınavlarda çıkmayan “alalım-verelim ekonomiye güç katalım” ekseninde dönen en verimli iktisat problemi. Biliyor musunuz? Bilim insanlarının yaptığı bir araştırmaya göre aşkın ömrü 3 aya inmiş. Bu süre 90’larda yaklaşık 3 yıldı. 2000’lerde 1 yıla, sonra 6 aya geriledi, elimizde geriye kala kala 3 ay kaldı. Korkarım yakın bir gelecekte sadece bir gün olacak ve elbette bu tarih için en şanslı aday 14 Şubat.

Sevmek nedir peki?

Bakınız Edip Cansever  ne demiş bu konuda; “Kimse kimseyi sevemez / Ama hiç kimse.” Çünkü aşk başlı başına tek bir duygu değildir. İçinde; neşe, samimiyet, hüzün, şehvet, saygı, merak, şefkat gibi birçok duyguyu barındırır. Bu duyguların miktarı, kişiden kişiye ve yaşanılan aşkın kaç ton çektiğine göre değişir. Bunların içinde en önemlisi nedir sizce? Bence başta saygı ve samimiyet.

Maalesef bu özel günde dayatılan duyguların çoğu; samimiyetten uzak, zorunluluktan kaynaklanan mesafeli bir yakınlık. Ey sen, bilinen en zeki yaşam formu olan İnsan, sevgi aşk gibi kavramlar ne zaman bu kadar ucuzladı. Farkında olmadan ucuzlayan bu seri üretim Çin malları mı yoksa senin vicdanın mı? Ama biliyoruz ki gerçek aşk emek ister ve sahici bir aşkı kutlamaya bir gün değil, bir ömür yetmez...

Hepinize mutlu 14 Şubat’lar…

Vashti Bunyan - Love Song

The Cure - Lovesong

13.02.2013

London Calling


Dün akşam oynanan Celtic-Juventus Şampiyonlar Ligi mücadelesinde ev sahibi Celtic taraftarlarının açmış olduğu The Clash posteri. Sizi seviyorum Celtic taraftarları...
 
The Clash - London Calling

Adam and Dog


Yönetmenliğini Minkyu Lee'nin yaptığı "Adam and Dog" en iyi kısa animasyon dalında 85. Oskar ödüllerinin adaylarından bir tanesi.

Minkyu Lee'nin bir köpeğin gözünden baktığı, yaratılışın ilk günü. Köpeğin karşılaştığı tuhaf yaratıklar karşısındaki yaşadığı şaşkınlık. Ve ilk insanı görmesi ile birlikte hissettiği en güzel duygu sevgi ve şefkat.Ve daha sonra Adem ile Havva ile ayrılmaz bir bağ kurar ve dünyayı keşfe çıkarlar.



The Pale - Dogs With No Tails

Iggy Pop - I Wanna Be Your Dog

12.02.2013

Bir sabah



Bir süre sonra kent yaşamı başlayacak. Tüm iş yerleri çalışacak insanlarla dolacak. Sürekli çalışan fabrikalarda işçiler vardiya değiştirecek. İstasyonlarda trenler duracak. Trenler kalkacak. Gökyüzünde uçan uçaklar dünyanın belirli havalimanlarına doğru göklerde yol alacak. Gemilere, arabalar eşyalar yüklenecek. İstasyonlara yorgun yolcular inecek. Uykusuz gece geçirenler yorgun kalkacak. Uzun uyuyanlar da yorgun kalkacak. Kimi mutlu, kimi acılı, kimi sevgi ile geçirdiği gecenin aşkı ile uyanacak.Kimi öfke ile. Kimi kendine güne nasıl başlayacağını soracak. Kimi bir intiharı düşünecek. Kimi özlem duyduğu bir kenti. Özlem duyduğu bir insanı. Kimi bugün beklenmedik bir ölümle ölecek. Kimi yalnız dağlar ve tarlalarla tanıdığı dünyasına bakacak.Kimi tanrısına yakaracak. Kimi bir silahla birisini öldürecek. Kimi birilerini öldürmek için bir yerlere bomba atacak. Pankart asacak. Kimi ölümle yargılanacak. Kimi barış konferanslarına katılmak için uzak bir yolculuğa çıkacak. Bütün ülkelerin ordularının askerleri insan öldürme talimi yapacak.

Kimi ülkede bir darbe olacak. Gazeteler basılmıştır. Radyolar sabah programlarına çoktan başlamıştır. Akdeniz’de balıkçılar balık ağlarını çoktan sulardan çekmiştir. Akdeniz’de kadınlar kapılarının önünü çoktan süpürüp sulamıştır. Kamyonlar, arabalar yollardadır. Buzhanelerde bugün gömülmeyi bekleyen cesetler vardır.
 
Sonsuz dünyanın, sonsuz yazlarından bir sabah.

"Tezer Özlü"

The Morning Benders - Cold War

Rialto - Monday Morning 519

İki beden, tek ruh


Zaman geçiyor, kuşlar ölüyor ve çoğumuz boşaltılmış şehirler kadar yalnızız. Aklımıza Cesare Pavesa’nın sözleri geliyor: “Bir şey sona ermek üzere. Oturmuş sigarasını tüttürürken, içini kemiren, seni tedirgin eden bir şey olduğunu seziyorsun. Gündelik hayatın dertleri mi seni korkutan? Hayır. Seni korkutan içindeki boşluk.”

Bugün size bu içindeki boşlukları çok derin yaşamış iki ruh ikizinden bahsetmek istiyorum. Evet farklı iki beden ama tek ruh ikizi. Dün tarihlerden 11 Şubat’tı. Şair ve romancı Sylvia Plath’in ölüm yıldönümü. Yarın ise 13 Şubat, bu toprakların Slyvia’sı kabul edilen Nilgün Marmara’nın doğum yıldönümü. Soğuk bir şubat ayında kendilerini bu dünyaya ait hissetmeyen ve kalıpları çizilmiş ezbere bir hayatı yaşamak istemeyen bu iki insanın kaderi ironik bir şekilde buluşuyordu. Maalesef bu iki hüzünlü şairin sonu da aynı oluyordu.


Yıl 1932, yaşam rüzgarının önüne istemeden savrulmuş Sylvia Plath dünyaya gözlerini açıyordu. İlk şiirini henüz 8 yaşında yazan Plath, çok parlak ve başarılı bir öğrenciydi. Özellikle edebiyata olan ilgisi kendini belli ediyordu. O yıllarda katılıp başarılı olmadığı şiir yarışması yok denecek kadar azdı. Fakat hep kederli, hep melankolik. Yapıtlarında sürekli ölümden bahsediyor. Sanki “ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki” diyerek, ölüme olan hayranlığını saklamıyordu.

Plath, hayatı boyunca manik-depresif bozuklukla boğuşuyor. 1950 yılında bursla gittiği Smith College’deki ikinci yılında ilk kez intihar girişimini gerçekleştirdi ve akıl hastanesine yatırıldı. Daha sonraki yıllarda, kazandığı bursla Cambridge Üniversite’sine giderek çalışmalarını burada sürdürdü. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes’la tanıştı. Evlendiler ve Boston’da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra İngiltere’ye döndüler. Sonraki yıllarda çift boşanmaya karar verdi. Bu süreçte Plath, bir ev kiradı. Bu ev bir dönem İngiliz şair William Butler Yeats’e aitti. 1963 kışı Slyvia Plath için çok zor geçecekti. Yaşadığı yoğun deprasyon onu kaçınılmaz sonuna sürükledi. 11 Şubat 1963 tarihinde, uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını içeriye gaz girmeyecek şekilde kapattı. Sonra kafasını fırının içine sokarak intihar etti. Kaderin cilvesi olsa gerek aynı evin eski sahibi şair Yeats’de bu evde intihar etmişti. Plath,hayatının özetini şu kısa cümleyle yapmıştı. “Mutlu olamam, sadece memnun olabilirim.”’


Yıl 1958, “Hayatın neresinden dönülse kardır” diyerek hayata isyan bayrağını açan Nilgün Marmara dünyaya geliyordu.  Nilgün Marmara, Bogaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuydu. Çeşitli dergilerde  şiirleri yayınlandı. Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in ruhları üniversite yıllarında kesişiyordu. Marmara, Sylvia Plath hakkındaki lisans mezuniyet şöyle diyordu; “Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.” Ve tıpkı onun gibi 1987 yılının 13 ekiminde , henüz 29 yaşındayken kendini beşinci kattaki evinin balkonundan atarak bu hayata son noktayı koymuştu. Çevresindekilerin çoğu şiir yazdığını bilmezken, büyüleyici bir kadınken, tanıdığı erkeklerin çoğu ona hayranken, neydi Nilgün Marmara’yı genç yaşta yaşamaktan vazgeçiren şey. Ve neden; son sözleri olan “Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarınızsınız kendinizin” bu kadar sertti?

Aslında kimi zaman aşk acıları, kızgınlıklar, nefretler, bunalımlar, hastalıklar, savaşlar… bu hayatta defalarca intihar etmek değil midir? Ne demişti Nilgün Marmara “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!”

Bu dünyanın bütün arka bahçelerini içinde yaşamış iki farklı beden ama tek bir ruh, buğulu bir cama; “yalnızlık gittiğin yoldan gelir” diye yazdı ve gitti.

Özlüyoruz…

Mazzy Star - Into Dust

Radiohead - The National Anthem

11.02.2013

Bir şehir kültürü dergisi: Postkolik


BirinciBlog, değerli kardeşim Emrah Gürkan başkanlığında hazırlanan ve benimde kuruluş aşamasında yer aldığım ve halen yazar ekibinde bulunduğum Türkiye'nin en iddialı blog projesi. Ekibimizin daha doğrusu Emrah başkanın son maritesi ise Postkolik dergisi. Bir anlamda bu dergi BirinciBlog'un yazılı hale dökülmüş bir özeti. Postkolik hakkında Emrah Başkan filhakikat sitesi ile bir söyleşi yapmış. Buyrun okuyalım:

Postkolik, bir şehir kültürü dergisi. İlk sayısını bu ay yayınladı. Derginin içeriğini  internet sitesinden  okuyabiliyorsunuz. Ayrıca bu dergi yaklaşık 500 noktada ücretsiz olarak dağıtılıyor. Doyurucu içerikli blogları merak ediyorsanız, harika görseller ve orjinal işlerden hoşlanıyorsanız Postkolik’i takipe alın.

İlk  sayısını bir kaç gün önce çıkaran dergiyle ilgili sorularımı Emrah Gürkan’a sordum.

Seni, Birinciblog’dan tanıyoruz. Şimdi de Postkolik ile karşımızdasın. Postkolik fikri nasıl doğdu?

Birinciblog’u 15 kişilik bir ekiple yola çıkarak, geçtiğimiz nisan ayında kurduk. Zamanla ekip genişledi ve sayımız 18’e çıktı. BirinciBlog’u kurarken hedefimiz son derece güncel bir blog yaratmaktı. Kısa sürede bunu da başardığımızı düşünüyorum. Henüz bir yılımızı dahi doldurmadan 1200’ün üzerinde yazı kaleme aldık. Türkiye’de bu kadar verimli olan çok az blog var. Takipçi sayımız aylık 60 bini geçti. Okuyucularımızla son derece güzel bir iletişimimiz var. BirinciBlog’un bir dergisinin olması aslında uzun zamandır kafamızdaydı. 1 Şubat itibariyle de Postkolik’i çıkarmaya başladık.



Postkolik’i de aynı ekip mi hazırlıyor?
 
Evet, ama içeriğimiz BirinciBlog’tan bağımsız. Postkolik’i bir kağıtblog olarak tanımlayabiliriz.  Postkolik, bir şehir kültürü dergisi. Dergiciliğe yepyeni bir soluk getirmeyi hedefliyoruz. Hepimiz yoğun tempoda çalışan insanlarız. Bu tempo içinde dünyadaki gelişmeleri takip etmek kolay değil. Postkolik işte bunu yapıyor. Dünyanın dört bir tarafındaki blog’ları takip ederek, okuyucularına en son gelişmeleri sunuyoruz.  Bunu yaparken de internet ve analog dünyayı bir araya getiriyoruz. Facebook, Twitter ve Instagram başta olmak üzere sosyal medya araçlarını son derece verimli kullanıyoruz. Facebook sayfamız sadece 4 günde 1000’in üzerinde beğeni aldı.

Bize biraz içerikten söz eder misin?

Postkolik 32 sayfa ve ücretsiz olarak yayınlanıyor. Müzik, moda, sinema, dizi, teknoloji ve tasarım başta olmak üzere her konuda son derece zengin bir içeriğe sahibiz. Özellikle yerel blogger’ları desteklemek istiyoruz. Bu yüzden her sayımızda bir blogger ile söyleşi de yapacağız.

Postkolik’i nerelerde bulabileceğiz?

İstanbul’un her iki yakasında, yaklaşık 500 noktada varız. Postkolik’in dağıtım ağı her geçen gün genişliyor. Starbucks, CafeNero, Kitchenette, Lavazza, Cine Maximum, Cookshop, BigChef’s, House Cafe, Kirpi, MAC Spor Merkezleri başta olmak üzere şehrin en trend yerlerinde varız.

Sen underground fanzin kültüründen gelen birisin. Günümüzde herşey internet üzerinden dönüyor. İçeriğinizi sizde internet üzerinden yayıyorsunuz ama hardcopy olarak 12.000 adet basılıp ücretsiz olarak derginizi insanlara ulaştırıyorsunuz. Sen yazılı mecraların geleceğini nasıl görüyorsun? 

35 yaşındayım ve neredeyse 20 yıldır dergiciyim. Kuşkusuz internet hardcopy dergicilik için büyük tehlike oluşturuyor. Dergi satışları eskiden de son derece azdı ama son yıllarda tirajlar iyiden iyiye düştü. Bu tabii dergiciliğin öleceği anlamına gelmiyor. Bugünün en temel gerçeği insanların artık içeriğe, müziğe para vermek istemiyor oluşu. Ben o yüzden ‘freepaper’ yayıncılığın daha da gelişeceğini düşünüyorum.

Bundan sonrası için planlar neler?

Öncelikle BirinciBlog’u yeniliyoruz. Mart ayında yepyeni bir tasarımla okuyucularımızın karşısında olacağız.  BirinciBlog ve Postkolik birlikte büyüyecek. Birçok projemiz var. Konsept partiler de organize edeceğiz. Zamanı geldiğinde bununla ilgili bilgi de vereceğiz zaten.  Bizi takip etmeye devam edin.

Özgürlük


Özgürlük nedir?

Bir işi bırakma kararıdır.

Marcel Proust’un dediği gibi “Gerçek yolculuk yeni kıtaları aramakla değil yeni gözlerle mümkün olur.”
Özgürlük, çocukluk hayallerinin gerçekleşebileceğine inanmaktır.

Özgürlük, yakanı hiç bırakmayan hayallere sonunda teslim olmaktır.

Hayallerinin sana ödeteceği bedele hazır olmaktır.

Özgürlük, kabulleniştir. Bu hayatın bedel ödetmeden hiçbir güzelliği sana sunmadığını anlamanın huzurudur. Böyle bir düşünce ile huzur kelimesi nasıl bir arada olur? Çaresizsen olur. Ancak çaresizsen. Dünyanın başka ülkelerinde insanlar yılın 6 ayı sadece bulaşıkçılık yaparak hayatlarını kazanıp* kalan altı ayda dünyayı gezebilirken ben burada ünvanımla, ülke ortalamasının epey üstünde gelirimle bi bok yiyemiyorsam, yani “gelişmekte” olan ülke vatandaşıysam ve prangalarıma, aç kalmadığım için şükretmekten başka çarem yoksa, kölelikten kurtulmak için katlanacağım açlık, umutsuzluk, çaresizlik de buyursun gelsindir, hoşgelsindir. En nihayetinde “nereye gidersem gideyim, gökyüzü benimdir”…
Çocukluğumdan beri bana şimarık derler. Öyleyim belki gerçekten. Daha hala tanıdığım insanlar “o kadar gezdin, kimse senin gibi yaşamıyor, yaşayamıyor, hala ne istiyorsun” diye soruyorlar.

Anlatamıyorsun ki “ben size soruyor muyum sizin eviniz arabanız var ama benim hiçbir mülküm yok, elimde sadece gezilerime dair anılarım var ve bunlar para etmiyor” diye… anlatamayacağım da.

Özgürlük, dünya böyle iğrenç, eşitliksiz bir yer olduğu müddetçe rahat uyuyamayacağını bilecek kadar vicdanlı olmaktır. Özgürlük vicdan sahibi olmaktır.

Özgürlük karşılıksız iyilik yapmaktır. Ama böylesi bir dünyada iyiliğinize “bak ben sana karşılıksız iyilik yapıyorum ve senden tek bir isteğim var, sen de birine, sırf bu dünyada hala birilerinin karşılıksızca iyi olabildiğini hatırlatabilmek adına, bir iyilik yapacaksın ve iyiliğimin karşılığında senden sadece bunu istiyorum” diyecek kadar ne istediğini bilmektir.

Özgürlük, sonradan görme zenginlerin arasında, iş gereği yaşamak zorunda kaldığında, afili kıyafetlerinin içinde, astları kimse sallamazken ve hatta hor görürken onlarla yemeğe çıkıp dönercide tabure üstünde yemek yiyerek tüm üstlerinin kınayan bakışları arasında sıradan, halktan olabilmektir. Özgürlük, insanların bakış açısını değiştirmektir. Birbirinden çalacağın ekmek yokken, sırf ortam rekabetçi diye birbirinin azına sıçan rekabetçi köpeklerin arasında, tüm stresine rağmen astlarına insan gibi davranabilmek, onlara en iyi düzeyde öğretmenlik, koçluk yapmaktır. Bunlar örnek sadece. Demem o ki özgürlük, boğulduğun bir ortamda bile hala vicdanlı kalabilmektir. Tavrınla, duruşunla örnek olabilmek ve hatta iğrenç bir iş ortamını, kendi menfaatinden fedakarlıkta bulunarak, ısrarla böyle durarak daha huzurlu bir ortama çevirebilmektir.

Sahi özgürlük nedir? Yani sizce? Nedir

"Kardeş Blog  http://vliegendenederlander.blogspot.com/"

Kings of Convenience - Freedom and Its Owner

Soup Dragons - I'm Free
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...