30.03.2012

İnsan bir sirkten ne bekler



Mimarlık fakültesinde okuyan çapkın bir arkadaşım vardı. Bir gün yardım istemeye gittim. Dedim ki, “Canım kardeşim, ocağına düştüm, ne olur bana bir akıl ver.” Ankara’ya o sene gelmiştim, aynı kız tarafından üç sefer reddedilmiştim. Kendimi uzay çöpü gibi hissediyordum.

“Fısıldamalısın,” dedi. “Kadınların sana yaklaşmasını istiyorsan onlarla fısıldayarak konuş.”

“Neden?” dedim.

“Çünkü kadınlar her şeyi duymak isterler.”

Makul bir öneri gibi geldi. Onunla tekrar karşılaştığımızda, “İnsan iradesi çelikten bir binadır,” dedim fısıldayarak. “Ama bataklık üstüne inşa edilmiştir, en ufak sallantıda batar.” Bu lafın kendisi de mimarlıkta okuyan arkadaşa aitti.

“Ne diyorsun, anlamadım,” dedi o.

“Senin yanında kendimi iyi bir adam gibi hissediyorum,” diye devam ettim aynı tonda. “Bir avukat gibi. Bir avukat ne kadar iyi olabilirse.” O ara tıp fakültesinde okuyan bir arkadaş ilaç firmalarının dağıttığı eşantiyon çantalardan hediye etmişti. Aslında o çantayla yürüdüğüm zamanlar kendimi bir avukat gibi hissediyordum ama bunu söyleyemedim tabii. “Ve kendimi senin yanında bir doktor gibi hissediyorum,” diye devam ettim. “Çünkü sonunda hep doktorlar kaybeder. Hayatta bu kadar umutsuz bir meslek var mı? Hemingway, İhtiyar Balıkçı’da, ‘İnsan yenilmek için yaratılmamıştır,’ der. Doktorlar yenilmek için yaratılmıştır. Ve ben senin için yaratıldım. Herkes sustuğunda seninle konuşmak için buradayım. Hep burada olacağım.”

“Mıy mıy ne diyorsun anlamıyorum, karnından konuşmayı bırak lütfen,” dedi. O gün bugün karnından konuşmak deyiminden nefret ederim.

Akşam bir koli rakı alıp eve gittim. Altı gün boyunca içtim. Sonra sirke gitmeye karar verdim. Çünkü sirkte eğlenebilen biri alkolik olamaz.

İnsan bir sirkten ne bekler: Rutinin bozulmasını. Ayıyla güreşen adamı seyrederken beklediğim şey, ayının sinirlenip adama pençe atmasıydı. Lobutları çeviren palyaço onları düşürsün istedim. Ateş yutan adam yansın istedim. Sonuçta sirkte eğlenemedim.

Ertesi gün Atatürk Orman Çiftliği’ndeki hayvanat bahçesini denedim. Yedi metrelik bir piton vardı, altı metrelik bir camekânın arkasında duruyordu, bir metresi odanın diğer yanına kıvrılmıştı. Hiç kıpırdamıyordu, kendisine bakan hiç kimseyi umursamıyordu. Başımı cama yaslayıp bir karışlık mesafeden iki saat boyunca pitonun gözlerinin içine baktım ve piton kazandı. Hiç kıpırdamadı.

Nefes’e gidip bir bira söyledim. O gece pitonu rüyamda gördüm. Dev bir terazinin üstündeydik, bir yanda ben duruyordum diğer yanda o. Ağırlığımız eşitmiş gibi dengedeydik. Sonra günlerin geçmesini, hatıraların yağmurda sızlayan eski kırıklara dönüşmesini bekledim. Ama bazı hatıralar ölümcül oluyor. Sonuçta Truva atı da bir hatıraydı. Hatıra olarak kabul edilip içeri alınmıştı. Ve ben rüyalarımda ölebilirdim.

Bu gezegende, iki insanın birbirlerine duydukları sevgi, bir terazide dengelenmiş midir hiç? Eşitlik fikrine en çok âşıkken inanırız. Çünkü en çok o zaman ihtiyaç duyarız.


"Emrah Serbes"


Geneva Jacuzzi - The Walk 2

Sarabeth Tucek - Three Imaginary Boys

The Rest - Stop Me If You Think You've Heard This One Before

29.03.2012

Festival Havası


Havaların güzel yüzünü göstermesiyle birlikte bünyelerde içten içe bir gevşeme ve kıpırdanma dönemi başladı. Yaz demek tatil ve eğlenme demek bir anlamda. Bu sene Avrupa'da yapılacak en önemli festivallerden bir seçki hazırlayarak sizleri haberdar etmek istedim. Kimbilir belki de her zevke hitap eden bu festivallerden birinde karşılaşabiliriz. Yada HappyBlueMondays olarak bir plan yapıp birlikte gideriz.

SZIGET FESTİVAL

Yer: Macaristan - Budapeşte
Tarih: 6-13 Ağustos
Line Up: The Stone Roses, The Vaccines, Two Door Cinema Club, Korn, Placebo, Friendly Fires, The Subways

PRIMAVERA SOUND

Yer: İspanya - Barselona
Tarih: 30 Mayıs-3 Haziran
Line Up: Björk, Beirut, Justice, The XX, Asap Rocky, The Rapture, Aeroplane

PINKPOP

Yer: Hollanda - Landgraaf
Tarih: 26-28 Mayıs
Line Up: The Cure, Soundgarden, Bruce Springsteen, Linkin Park, Kasabian, The Ting Tings

BENICASSIM

Yer: İspanya - Benicassim
Tarih: 12-15 Temmuz
Line Up: The Stone Roses, Crystal Castles, Sebastian, Bombay Bicycle Club, Florence And The Machine, The Vaccines

NOVA ROCK

Yer: Avusturya - Nickelsdorf
Tarih: 8-10 Haziran
Line Up: Metallica, Slayer, Machine Head, Opeth, Lamb of God, Mastodon

ROSKILDE

Yer: Danimarka - Roskilde
Tarih: 5-8 Temmuz
Line Up: The Cure, Björk, Bon Iver, The Roots, Friendly Fires, Bruce Springsteen

BILBAO BBK LIVE

Yer: İspanya - Bilbao
Tarih: 12-14 Temmuz
Line Up: Radiohead, The Cure, The Kooks, Garbage, Four Tet, Block Party, Snow Patrol

OPEN'ER

Yer: Polonya - Gdynia
Tarih: 4-7 Temmuz
Line Up: Justice, Björk, Franz Ferdinand, Block Party, Gogol Bordello, Bon Iver

HOVE FESTIVAL

Yer: Norveç - Arendal
Tarih: 26-29 Haziran
Line Up: Beirut, The XX, Skrillex, Totally Enormous

SONAR BARCELONA

Yer: İspanya - Barcelona
Tarih: 14-16 Haziran
Line Up: Metronomy, Hot Chip, Fatboy Slim, Friendly Fires, Modeselektor, The Roots

EXIT

Yer: Sırbistan - Nova Sad
Tarih: 12-15 Temmuz
Line Up: New Order, Gossip, Guns'n Roses

ROCK am RING

Yer: Almanya - Nürburgring
Tarih: 1-3 Haziran
Line Up: Metallica, Guano Apes, Soundgarden, Crystal Castles

ESTRELLA LEVANTE SOS 4.8

Yer: İspanya - Murcia
Tarih: 4-5 Mayıs
Line Up: Gossip, Mogwai, Simian Mobile Disco,Friendly Fires

ROCK WERCHTER

Yer: Belçika - Rotselaar
Tarih: 28 Haziran - 1 Temmuz
Line Up: RHCP, Pearl Jam, Beirut, Deus, Justice, Blink 182

OYA FESTIVAL

Yer: Norveç - Oslo
Tarih: 7-11 Ağustos
Line Up: Björk, Bon Iver, The Stone Roses, Florence and The Machine

MAIN SQUARE FESTIVAL

Yer: Fransa - Arras
Tarih: 29 Haziran - 1 Temmuz
Line Up: Pearl Jam, Justice, Metronomy, Azelia Banks

VIEILLES CHARRUES

Yer: Fransa - Carhaix
Tarih: 19-22 Haziran
Line Up: The Cure, Selah Sue, Sting, Justice, Metronomy


The Stone Roses - So Young

The Vaccines - Post Break-Up Sex

Beirut - Santa Fe

New Order - Ceremony (7'' Version)

27.03.2012

İçten yanmalı duygular


Sevdiğim iki eski dosttan yakın zamanda yeni sesler duymak bahar coşkusu misali insanı mutlu ediyor.


Galaksinin en içten ve minimal tarzda müzik yapan isimlerinden biri olan İzlandalı Sigur Ros 28 Mayıs tarihinde Valtari isimli yeni bir albüm çıkarıyor. Bu albümden gün yüzüne çıkan ilk paylaşım ise Ekki Múkk

 ismini taşıyor.

Bir diğer isim ise, her daim gönül yaylarımı titreten ekiplerden biri olan Belle And Sebastian. Grubun Late Night Tales serisi kapsamında cover yaptıkları parça Primitives grubunun çok bilinen parçası Crash.


Sigur Rós - Ekki múkk from Sigur Rós on Vimeo.



26.03.2012

Hiç başlamamış bir dün


Ben hiç başlamamış bir dündeyim. Yağmur yağacak. Yağmuru ve kadınları hep çok sevmiştim. Belki de, ikisine de çok uzak olduğumdan. Kimin ıslanacağını, kimi ıslatacağını bilmiyorum. Sevdiğim bana kendini verecek. Bu da pek bir şey söylemiyor bana. Şu da mümkün. Ben sevdiğime kendimi vereceğim. Seversem o da. Onu da bilmiyorum.

Hep anlayacağımız ama doğru olup olmadığını bilmediğim bir şey söyleyeyim sizlere. Hiç başlamamış bir yarın çok var. Hiç bitmeyen bir dün de çok var...

Mutlu Pazartesiler...


The Shh - So Over

Man On Wire – A Thousand Legs

Rhum For Pauline – I Can Reach The Top

Modern Children - Mongolia


Young Eagle - Control from Ben on Vimeo.

25.03.2012

İnsan en az üç kişidir


İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.

Ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını. Sokak lambalarının ölgün ışıkları karanlık odalara vurduğunda, duvar saatinin tik taklarından başka ses yokken yanında, sanki bir tek sana açıklanmayan bir sır varmış gibi beklerken anlarsın aslında boşa beklediğini. Tünelde sana yol gösterecek rehberin, karanlıktan başka bir şey olmadığını anlarsın. Anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın. Çekip gitmek isterken görünmez bir elin seni nasıl durdurduğunu anlarsın.

Kırk yaşında ama altmış gösteren adamlara daha dikkatli bakarsın o zaman. Kahvelerin dışarıyı göstermeyen isli camlarına. Berduşlara ve kör kedilere bakarsın. Gözbebekleri kaymış esrarkeşlere. Suyun üstüne çıkmış ölü balıklara. Havada asılı gibi duran yırtıcı kuşlara daha dikkatli bakarsın.

Çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. Bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. Bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. Bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. Bir kokuya sarılma isteğini. Bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. Büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. Kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. Belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.

Gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. Çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.

"Emrah Serbes"

Ariel Pink’s Haunted Graffiti - Can’t Hear My Eyes

MKRNI - Humedad

Xiu Xiu - Beauty Towne

Ducktails - Killin The Vibe (feat Panda Bear)

Echo Lake - Young Silence

23.03.2012

Ankara'nın Ölmeden Önce Görülmesi Gereken 10 Metaforu



Sevgili dostum ve okul arkadaşım
Flying Ducthman Bey yıllar önce 2009 yılında blogunda"Ankara'nın Ölmeden Önce Görülmesi Gereken 10 Metaforu" diye bir yazı yazmıştı. Aradan geçen yıllara rağmen çok fazla bir değişiklik olmadı sanırım. Maltepe Pazarı'nın yeri değişti ve artık SSK İşhanı diye bir şey ortada yok sadece. İşte Ankara'yı özetleyen o yazı:

1-Maltepe Pazarı:

İlk götürüldüğüm anı dün gibi hatırlarım. Ankara'nın Maltepe bölgesi'nde hafta içleri 30.000 civarı olan nüfus hafta sonları 100.000'e yaklaşır sebebi de ilin dört bir yanından gelen öğrencilerin bu korsan cennetine akın etmesidir. Bu nedenle Maltepe Pazarı bir yönüyle Ankara'nın Amsterdam'ı bir yönüyle de Port Royal'ıdır. "Burası Ankara, korsanların bile bir düzeni olur" felsefesiyle işletilen pazarda, pazartesi günleri meyve-sebze geri kalan 5 gün boyunca da (pazar günü kapalıdır) cep telefonundan, pantolona, çaydanlık takımından, cd'ye, kasetten ayakkabıya kadar her türlü malzeme satılır. Panasconic, Telefonken gibi markaların buradaki karşılığı bot markası "Greyder"dir (Caterpillar yan sanayi). Maltepe Pazarı'nın bazı değişmez gerçekleri vardır. Hiçbir korsan kasetin A ve B yüzünün son şarkıları kasette yer almaz (bu yüzden ben Black Albüm'deki "Don't Tread On Me" ve "The Struggle Within"i yok saymış, yıllarca Metallica'nın albüme 10 şarkı koyduğunu sanmışımdır), alınan her polar mont sağlam çıkar, her kulaklığın bir kulaklığından daha az ses gelir ve maksimum ömrü 3 aydır, her walkmanin geri sarma tuşunda problem vardır vesaire....vesaire...

2-Sıhhiye Köprüsü:


Efsaneye göre Musa peygamber Kızıldeniz'i ikiye böldükten sonra, hazır elim değmişken bir de Ankara'yı böleyim diye asasını yere vurmuş ve o anda Ankara'nın Sıhhiye muhitine bir köprü inşa olmuştur. Bu köprü asırlardır Ankara'yı entellektüel başkent insanı ve Angara'lı olarak ikiye bölmektedir. Köprünün güneyindekiler Pink Floyd dinler, kuzeyindekiler Sincan'lı Turgut, köprünün güneyindekiler Kebap 49'da yemek yer, kuzeyindekiler Hacı Mıstaa Efendi Pide Salonu'nda (aile salonu üst kattadır), köprünün güneyindeki Vakko'dan giyinir, kuzeyindeki Çamdibi Giyim'den, köprünün güneyindeki tiyatroya sinemaya gider, kuzeyindeki Keçiören Belediyesi Ramazan Çadırı'na, köprünün güneyindeki çocuğunun ismini Berk ve Berrak koyar, kuzeyindeki Ramazan ve Fatma.....böyle gider bu. Bir de bu köprünün tam üstünde tren istasyonu ve otobüs durakları yer almıştır ki hengameyi iki katına çıkarır. Köprünün alt katından da otobüs egzosu aromalı tavuk döner, yarım ekmeği 75 kuruşa alınabilir. Daha doğrusu alınabilirdi bizim zamanımızda. Onu yedikten sonra istikamet belli tabi...Sıhhiyeeaaa..Sıhhiyeeaaa....anladınız siz onu.


3-Çinçin:


Dünya üzerinde çok mekan vardır belalı olan. Ruanda, Etiyopya, Myanmar, Endonezya, Kuzey Irak, Çeçenistan....Ama hiçbirisi Ankara'da yer alan Çinçin Mahallesi kadar belalı olamaz. Fernando Meirelles'in Tanrıkent'i Çinçin'in yanında Melekler Şehri gibi kalır. Mahallenin bir tarafından girip diğer tarafına soyulmadan, dayak yemeden veyahut bıçak saplanmadan ulaşmak imkansızdır. İnsanların sokaktan geçen arabaların önüne çocuklarını veya evcil hayvanlarını atarak arabaları durdurduklarını ve soygun yaptıkları söylenir. Bir diğer efsaneye göre Çinçin aslında hiç varolmamış bir şehir efsanesidir. Bir nevi Atlantis'dir. Mahalleden geçerken dayak yemenizi garantiye aldıracak bazı şeyler vardır. Keçi sakal, kısa şort, kulaklıkla müzik dinlemek, cep telefonu ile konuşmak, bir kızla elele tutuşmak gibi. Yıllar önce mahallenin bilgilerini almak için mekana gelen Google Earth personeli mahalle sakinlerince kalaşnikofla kovalanmıştır, yol yapım çalışmaları sırasında mahallede 2 adet roketatar bulunduğu ve her evde 2-3 adet G3 tüfeği, kalaşnikof, M5 bulunduğu iddia edilir. Hayatı karamsar bulan ve intihar etmek isteyen tüm günümüz emo gençliğine sesleniyorum. Buyurun Çinçin....tek gidiş...selametle...

4-Gençlik Parkı:

Sıhhiye köprüsünün kuzeyinde bulunması sebebiyle profili az çok 2 numarada açıklanmış bu egzantrik mekana ilk olarak 90'lı yılların başında gitmiştim. 10 sene sonra gittiğimde ise bir enkaz buldum. Gençlik Parkı'nın içinde bir dolu kafe, birahane, kıraathane türü dükkan bulunur ki bunlar en yakın tarihlisi 2002 yılından olan sucuklu tostları 6 senedir vitrinde bekletmektedir. Tabi gençlik parkı deyince havuzda pedallı teknede tur atan ve sadece bayramlarda mahallesinden dışarı çıkan güruhu da unutmamak lazımdır. Ankara belediyesinin müthiş gayretleri ile sonunda sadece, cep telefonuyla kızların etek altı fotoğraflarını çekip adult sitelerinde "Ankara'lı Hande: bol caps mevcuttur" türünde konular açan yurdum sağ el dostu gençliğinin bir numaralı mekanı olan parktan Ankara'da yaşadığım sürece, sadece ve sadece tren istasyonuna giden yolu kısaltmak için gittiğimi belirtmekten mutluluk duyarım.

5-İstasyon Alt Geçit Çarşısı:

İşte yurdum tren istasyonları çarşılarının kralı. Amsterdam Schiphol, Chicago O'Hare, Paris Charles De Gaulle ve Londra Heathrow havalimanlarındaki alışveriş merkezlerinin yanında Alibeyköy Dadaşlar Kıraathanesi gibi kaldığı bu kültür merkezi bir bienal, bir bilim fuarı, bir kermes, bir festival, bir alacakaranlık kuşağı, bir Elm Sokağı, bir yıldız kapısı tadındadır. Geçite girdiğinizde önce gözünüze "melemen 250 bin" yazıları çarpar. Daha sonra anonslu kaset, isimli künye, kasatura, yeşil atlet ve fanila, Tüdanya'nın Allah Kerim albümü ve Sibel Can'ın henüz mutant olmamışkenki halinin bulunduğu kartpostallar satan asker dükkanları sıralanır. Geçit yine "melemen", eşek etinden yapılma sucuklu yumurta ve meşhur halka tatlısının tanesini 100 bin liradan satan dükkanlar ve arabacılarla kapanır. Bu 100 metrelik pasaj insanoğlunun evriminin ilk yıllarına dönme fırsatı verir. Dükkan sahiplerinin ekseriyetle kendileri evde otururken, dükkana göz kulak olması için kaşlarının ortasını almayan, bıyıklı ve dudak kalemi yerine 0.9 uç kullanan kızlarını bırakmaları dikkat çekicidir. Bir nevi 2001 Uzay Macerası'dır, filmin açılış sahnesidir. Zira böyle bir ilkellikten bir anda Fatih Ekspresi'ne binilerek İstanbul'a yol alınır. Bir gün andım var, gidip kızlardan birisine "Pleseybooo'nun vidaut yu ay em natin albümü var mı acaba?" diye sorup evrimde 2.000 yıl atlatacağım.

6-Sakarya Caddesi-SSK:

İşte Türk üniversite gençliğinin Champs-Élysées'si. Tabi boyut olarak biraz daha küçüktür ama SSK iş hanının varlığı ile birleştirildiğinde bir fenomene dönüşür. Bu maddede bir değişiklik yapıp bir anımı anlatayım. Bir üniversite gecesi. Son sınıf yanlış hatırlamıyorsam. Gölge Bar'ın her zamanki müşterisi bizleri damsız almayacağı tuttu. Biz de karar verdik, yoldan geçen ilk "damsız" kız grubuna "dam olma teklifi" yapacağız. Talihli amele için çöp çektik, afedersiniz ben aldım elime. Bekledim 5-10 dakika alternatif rock-grunge silüetindeki yalnız kızları. O zamanlar Barney Stinson da yok ki örnek alalım. Bir grup yaklaştı en sonunda "pardon Gölge Bar'a mı gidiyorsunuz" diyecek oldum, "aaaaaeeeaaaay" diye Thriller'ın klibindeki hatun gibi bağırıp kaçtılar. Ben de kaçan kovalanır düsturuyla kovaladım biraz, meğer o aşkta oluyormuş. Çareyi taa Tunalı'da oturan arkadaşımızı çağırıp bizi içeri sokmasında bulduk. Kız bizi soktu, tekrar uyumak için eve gitti. Ha değdi mi değdi? O gece bir hatun yaptık bir hatun yaptık sormayın gits.........yok lan ne hatunu sap girdik sap çıktık....

7-Tunalı Hilmi:

Ankara'lı arkadaşlar kızmasınlar ama sadece Türkiye'nin değil dünyanın en overrated caddelerinden birisidir Tunalı Hilmi. Yıllar boyu Ankara dendiğinde ortamda iki cadde atılır ortaya. Tunalı ve Bahçeli 6. cadde. Bahçeli'ye hiç girmeyeceğim artık Ümraniye'nin ana caddesi bile oradan iyi sanırım. Tunalı Hilmi ise Kadıköy'ün sıradan bir caddesiyle bile yarışacak durumda değil maalesef. Yine de vakit geçirmek için güzel bir mekandır. Özellikle Küçükesat'tan yürümeye başlayıp, Kuğulupark'a varana kadar laflamanın zihni açacağını düşünüyorum. Ancak yine de ömrünü Tunalı Hilmi'de Ray-Ban gözlükler ve BMW Z3 araba ile geçirerek dünyanın en arzu duyulan erkeği unvanına kavuşmak isteyen bir takım dangozlar caddenin imajını gözümde zedelemiştir. Aslında bir gün Tunalı conconuyla, Çinçin apaçisini götürüp Melih Gökçek's Harikalar Diyarı'nın ortasına bırakıp izleyeceğim. Ortaya çıkan tepkime Eryaman 15. etapı oluşturabilir ondan korkuyorum. Ayrıca bir muhitin siteleri niye "etap" diye ayrılır ki? Formula 1 yarışı mı yahu bu?

8-İsim Babası:

Etlik, Kalaba, Karakusunlar, Karapürçek, İvedik, Dikimevi, Dikmen.....bu isimleri kim bulmuştur Ankara'da cidden merak ederim. Ankara semtleri, ilçeleri ve caddelerinin isimleri ile apayrı bir çığır açmıştır dünya tarihinde. Örneğin Ankara'nın en sosyetik semtlerinden birisinin adı "Ayrancı"dır. Bana Ayrancı deyince sosyetik semt değil Edirnekapı minibüs duraklarının olduğu yere benzer bir mekan geliyor. İstanbul'da Tarabya, Etiler, Nişantaşı gibi yüksek hayat standardının olduğu isminden belli olan mekanlar verken bu mekanların adı Ankara'da Ayrancı, Gaziosmanpaşa, Ümitköy gibi isimlerdir. Bir de Ankara'nın meşhur cadde isimleri var. John F. Kennedy Caddesi, Simon Bolivar Caddesi, Alexander Graham Bell Caddesi, Arjantin Caddesi, Thomas Edison Caddesi. Sanırsın Edison elektriği orda bulmuş. Halbuki bir gidiyorsun Telsim Bölge Müdürlüğü ve Türk Eğitim Vakfı Ek Hizmet binası. Neyine Thomas Edison Caddesi lan buranın. Buranın adı anca Menteşe Caddesi olur.

9-Kurtuluş-Cebeci-ODTÜ-Bilkent-Beytepe hattı:

Bu hat Bakü-Ceyhan hattından daha önemli olan ve hatta Sokullu Mehmet'in Don ve Volga nehirlerini birleştirme planından daha başarılı bir planı gerçekleştirmiş bir hattır. Tahminime göre Kurtuluş-Cebeci semtlerinde toplam 50.000 kişi yaşıyorsa bunun 49.000'i öğrencidir. Her Eylül ayında sokaklar ev arayan gençlerle dolar, 3 kişiyi bir araya getirip ev tutabilenler şanslıdır, diğerleri öğrenci yurtlarına mahkum olur. Ardından hafta içi hergün Kızılay ve Sıhhiye'den 3 üniversiteye (Beytepe Hacettepe Üniversitesi'nin kampüsüdür) Eskişehir Yolu'ndan akın başlar. Bu akın Kavimler Göçün'nden daha ciddi bir akındır zira halen gelişimini tamamlamamıştır. Yolculuk "abi ODTÜ'nün kampüs planı ABD'ye doğru tabanca şeklindeymiş", "abi Bilkent kantininde burslu ve köpekler giremez yazıyomuş", "abi yok yok burslu köpekler giremez yazıyormuş", "oha çüş lan abartma" , "abi Beytepe öğrenci evlerinde iki kişi sevişiyormuş, güvenlik görevlisi gelmiş biraz yavaş sevişin demiş ehüehüehüe" şeklinde muhabbetlerle geçer. Gün bittiğinde geri dönüş yolculuğu öğrenci evine ısmarlanan pide ile son bulur.

10-Melih Gökçek:

George Lucas Star Wars evrenini yaratırken bütün karakterleri tasarlar. Ancak Episode 6: Return Of the Jedi'ın girişinde de önemli rolü olacak, Han Solo'dan alacağı olan bir kötü karakter yaratması gerekmektedir. Karakterin yanında yardakçılarının olması, para pul meseleleriyle ilgilenmesi, ekseriyetle sırıtması gerekmektedir. Bir gün banyo yaparken kafasını küvetin kafasına çarpar. Çarpmasıyla kısa süreli bir görüntü belirir kafasında. Bıyıklı, gözlüklü, her daim sırıtan bir insan silüeti. Hemen Industrial Light&Magic'teki adamlarını arar ve kafasındakileri anlatır. Stüdyoya gittiğinde yapımcılar kendisine Jabba the Hutt'ı gösterirler. Tüm Star Wars hayranlarının kalbinde yer etmiş Jabba the Hutt aslında gelecekte doğacak Melih Gökçek'ten esinlenilerek yaratılmıştır. Dünya tarihi çok bürokrat, çok belediye başkanı, çok kamu görevlisi görmüştür ama Melih Gökçek gibisi gelmemiştir, gelmeyecektir. Belediyenin dağıtacağı burs kuyruğunda türbanlı olmayan kimseye burs vermeyen, her seçim öncesi Keçiören ve Sincan'a makarna servisi yapan, Kızılay trafiği ile ilgili halk oylamasında 304 otobüslerle hayatında mahallesinden çıkmamış 70 yaşındaki nineleri otobüsle Kızılay'a oy vermeye götürten, siyasi hayatının tüm nutuklarını "benim gözüm kara ama seninki benden kara" temeline oturtan Melih Bey hakikaten heykeli dikilecek adamdır....ve evet....mutlaka görülmelidir.

Nesrin Sipahi - Ankara Rüzgarı

22.03.2012

Günün Birinde


Bu devran hep böyle sürüp gitmez ki
Sen de solacaksın günün birinde
Aklına gelecek ayrılığımız
Pişman olacaksın günün birinde
Senin de saçına karlar yağacak
Senin de gözüne yaşlar dolacak
Elbette kalbini biri yakacak
Beni anacaksın günün birinde

Ne geri dönecek yolun olacak
Ne de tutunacak dalın kalacak
Korkarım pişmanlık sonun olacak
Yalnız kalacaksın günün birinde

Senin de saçına karlar yağacak
Senin de gözüne yaşlar dolacak
Elbette kalbini biri yakacak
Beni anacaksın günün birinde..

Neşe ve Gülden Karaböcek kardeşlerin sesleri her zaman beni bir başka alemlere sürüklüyor...Ve elbet "Beni anacaksın günün birinde.."

Neşe Karaböcek - Günün Birinde



Gülden Karaböcek - Otel Odaları

Video: Clock Opera "Man Made"


Son dönemlerde en beğendiğim isimlerden bir tanesi İngiliz ekip Clock Opera. Melodik, melankolik, zaman zaman tuhaf bir karanlık hissi veren ve bir o kadar da umut dolu melodiler arasında akıp giden şarkılar yapıyorlar. Debut albümleri ‘Ways To Forget’ 23 Nisan tarihinde Moshi Moshi Records etiketiyle yayınlanıyor. Umarım bu gençler beni yanıltmaz ve 2012 yılının en çok konuşulan isimlerinden biri olurlar.

Finali son dönemin en beğenilen öykücülerinden Ahmet Büke'nin sözleriyle bitirelim. "Kovboyculuk oynarken çocuklara dedim ki: 'Ben Kızılderili olacağım.' Hepsi beni kovalamaya başladı. Ağaca bağlayıp gittiler. Komşumuz Hatçanım teyze birkaç saat sonra gelip kurtardı. Kendi kendime diyorum, ulan bir kızılderili daha olsa beni kurtarırdı, ama herkes kovboy"

Evet tuhaf bir şekilde herkesin kovboy olmaya çalıştığı bir dünyada yaşıyoruz...


Clock Opera - Once And For All

Clock Opera - Belongings


Tindersticks "The Something Rain"

Bazı gruplar vardır ve yaptıkları müziğin bir tarifi yoktur. Açıkçası tarif edilmek, önüne bir sıfat konmak gibi bir gereksinime ihtiyaç duymazlar. İşte benim hayatımdaki en önemli gruplardan biri olan Tindersticks bu tarifin içini eksiksiz dolduran kusursuz bir hazine.

Kısa bir Tindersticks tarihine göz atarsak: Nottingham çıkışlı olan Tindersticks, diğer İngiliz gruplarından farklı olarak 90’larda İngiliz Brit-pop’undan ve gitar bileşimli müzikten bağımsız kendi duruşuyla dikkatleri üzerine çekti. Nick Cave ve Leonard Cohen tarzı karanlık şarkılar, barok yapının içinden sızan melankoli, net olmayan naif tınılar, bir edebiyat eseri gibi yazılmış sözler… Tüm bunlara Stuart Staples’in benzeri olmayan vokal üslubu, piyanoyla dans eden kemanlar, zaman zaman öfkeyle parıldayan, zaman zaman çarpık ritimlerle derinleşen melodiler, paranoyak kırılganlıklar, aşk yaralarıyla dolu nihilist şarkı sözleri ve benzersiz bir romantizm eklenince Tindersticks müziğinin yapı taşları oluşmuş oldu.

İlk olarak Asphalt Ribbons ismiyle kurulan grup vokalde Stuart Staples, keyboard’da David Boulter ve Dickon Hinchcliffe’den oluşuyordu. 1992 yazında bu elemanlarla birlikte gitarda Neil Fraser, basta Mark Cornwill ve davulda Al McCauley Tindersticks’i oluşturdu. Aynı yılın kasım ayında, ilk single çalışmaları olan ”Patchwork” yayınlandı. Kendi kayıt şirketleri olan Tippy Toe’dan “Marbles “şarkısını Huggy Bear grubundan Niki Sin ile beraber düzenlediler. Bu parça Rough Trade’s Single Club albümünde kendine yer buldu.

Tinderstick’in kendi adını taşıyan debut albümü yayınlandığı 1993 senesinde tabiri yerindeyse her şeyi ezdi geçti. Melody Maker’da Nirvana ve Pearl Jam’i geride bırakıp yılın albümü seçildi. İngiliz basınından büyük övgü gören albüm tarifsiz ve boyutsuz sıfatlarıyla baş tacı edildi.

“The Something Rain” grubun dokuzuncu albümü. Özellikle ilk iki albümü ve 1997 yılında yayınlanan “Curtains” albümünü düşünürsek kalite ve müzikal zenginlik açısından bu albüm kesinlikle ilk 5’e girecek kadar başarılı bir çalışma. Tinderstick her albümünde olduğu gibi her biri kısa öyküler tadındaki şarkıları yoğun bir enstrüman kullanımı ile zenginleştirmiş. Özellikle albümün açılışını yapan 9 dakikayı aşan süresiyle “Chocolate” bu öykü anlatıcılığını net bir biçimde gösteriyor. Bu şarkının ardından gelen "Show Me Everything" adeta ilk şarkıda devam eden hikayenin gelişme bölümünü oluşturuyor. “This Fire Of Autumn” albümün en kolay dinlenilebilen ve insanı rahatlatan bir parça olarak dikkat çekiyor. "Medicine" ve "Come Inside" gibi parçalar ise vicdanları yoklayan tabiri yerindeyse pişmanlık, öfke, nefret, hüzün gibi duyguları sorgulayan şarkılar. Ve "Frozen" insanın içine bıçak gibi işleyen son yıllardaki en iyi Tindersticks parçası. Albümün kapanışı ise enstrümantal “Goodbye Joe” ile yapılıyor. Bütün bu dokuz parçayı bir arada düşündüğümüzde albümün tamamı 60’lı yıllarda Paris’te geçen, içinde onlarca duyguyu barındıran ve görkemli bir finalle biten( Mutlu yada hüzünlü kişiden kişiye değişir) tematik bir aşk filminin soundtrack’ı gibi yere çok sağlam basıyor.

11 Aralık 2003 bozkırın ortasındaki bir şehir halkı için sıradan bir gün, benim için çok önemli bir tarihti. Dile kolay Tinderstick bu soğuk ve zamansız şehir Ankara’nın misafiri olmuştu. Ben ve mutlu bir azınlık o gece tüm şarkıları hep bir ağızdan beraber söyledik, bol hülyalı bir gece yolculuğuna çıktık. Start Staples’in sessiz sedasız sahneye çıkmasından itibaren gerçek dünyayla bağlantımız kesildi. Bu kadar mütavazi, bu kadar cool ve sanki içimizden birileri. 2 bis sonrası biten konser kelimelere sığmayacak kadar muhteşemdi. Gece yarısı buz gibi hava bile içimdeki sıcaklığı soğutmaya yetmedi o gece.

Tindersticks klasikliği, özgünlüğü, besteleri ile müzik tarihinde yanına yaklaşılamayan benzersiz bir müzik harikası. Hayranlarının körü körüne sevdiği, mainstream sularında dolaşmayan, zamansız ve diyarsız bir müzik onlarınki. Dünya üzerinde sadece bir Tindersticks var ve “The Something Rain”isimli yeni albümleri ile bu hazineyi bağrımıza basmaya devam ediyoruz.


21.03.2012

“BİR AYRILIK” sadece bir ayrılık değildir


İranlı Yönetmen Asghar Farhadi’nin 2011 yapımı Bir Ayrılık (Jodaiye Nader az Simin) filmi üzerine uzun zamandır bir yazı yazmayı düşünüyordum. Bu yıl yapılan Oscar Ödül töreninde beklediğim üzere “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar ödülü kazanınca artık bu yazı farz oldu diye düşündüm.

Filme başlamadan önce filmde özellikle üstüne basa basa vurgulanan sınıflı toplum düzenine dair eleştirileri dikkate alarak sınıf kavramının tarihsel sürecine bir göz atalım. Latince classis sözcüğünden gelen sınıf kavramı, yurttaşları servete göre ayıran çeşitli kategorileri belirtir. Özellikle 19 yy. başlarında Avrupa’da sınıf kavramı farklı bir anlama bürünmeye başlar. Bu tarihten itibaren sadece bir kavram değil, toplumsal bir ayrım ve ilişkileri farklı düşünmenin bir şekline bürünür. Artık sınıf kavramı çıkar sözcüğü ile birlikte anılmaya başlanılacaktır. Sınıf olmak için her bireyin ayrı ayrı ortak çıkarları olması gerekecektir. Böylelikle bireyler kendi çıkarlarını korurken içinde bulunmuş olduğu sınıfın çıkarlarını da korumuş olacaklardır. Bu tabakalaşma Marks’la beraber daha net bir ayrıma bölünecektir. İşçi sınıfı ve Burjuvazi.

Bir Ayrılık Asghar Farhadi’nin beşinci uzun metrajlı filmi. Önce Berlin Film Festivali’nde, En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alarak ismini duyurdu. Şimdi ise dile kolay bir İran filmi Amerika’da Oscar ödülü alarak sinema alanında İran tarihinin en büyük başarısına imza atmış oldu. Elbette bunda yönetmenin İran toplumundaki şiddetli sınıf çatışmasına, sınırları belirlenmiş cinsiyet rollerine yaptığı güçlü vurgu ve filmin çaktırmadan siyasi ve politik bir film olmasının rolü büyük. Farhadi özünde çok sıradan olan orta sınıfa ait olan suç ve ceza öyküleri anlatıyor filmlerinde. Bunu yaparken Abbas Kiarostami, Cafer Panahi, Muhsin Makhmalbaf gibi kuşağının önemli yönetmenlerinden farklı olarak çok net olarak sistem karşıtı mesajlar vermemeye özen gösteriyor.

Bir ayrılık gerçekten içinde dramatik ironiyi barındıran mutsuz bir film. İran’ın üst orta sınıfına mensup olduğu anlaşılan bir çift olan Nadir ve Simin boşanmak için mahkemeye başvurmuş ve filmin açılış sahnesinde Yargıç’ın odasında tartışmaktadırlar. Anne Simin 11 yaşındaki kızları Termeh’e daha iyi bir gelecek sağlamak için yurtdışına hayali kurmakta, Baba Nadir ise Alzheimer hastası olan babasını bırakıp gitmek istememektedir. Çift aslında boşanmaya hazırdır, fakat asıl sorun Termeh’in kiminle kalacağı sorunudur. Daha sonra hikayeye Nadir’in hasta babasına bakmayı kabul eden bakıcı Raziye giriyor. Fakat Raziye bu işi kocasından gizli kabul ediyor ve hamile olduğunu saklıyor. Hikayenin ilerleyen kısımlarında asıl film şimdi başlıyor diyoruz. Yönetmen Asghar Farhadi’nin asıl derdi tam olarak bu noktadan sonra devreye giriyor. Sorular peşi peşine geliyor; Suçlu kim, ya da suç ne, üsttekiler ve onların pisliğini temizleyen alttakilerin sınıf kavramı, baba kız arasındaki sarsılan güven duyguları. Yani tek bir ayrılığın, farklı insan hayatları üzerinde yarattığı zincirleme etkiler. Kötünün kötüsünü çağıran olaylar ve çıkmaz bir yola giren hayati kararlar.

Evet, Asghar Farhadi entellektüel kaygılardan uzak, gücünü senaryosu ve oyuncularının muhteşem performansından alan minimalist bir sinema harikası yaratmış. Bunuel’in “Sinema zaman zaman sanatlaşan bir endüstridir” sözüne ironik bir bakış atarcasına sinemanın o eşsiz gücünü göstermiş. Sadece 300.000 dolar gibi mütevazi bir bütçeyle çekilmiş, gişe kaygısından uzak, basit klişelere başvurma gereği duymayan, neredeyse tek bir mekanda çekilmiş ama aldığı ödüllerden da anlaşılacağı üzere vicdani değerler üzerine evrensel bir yorum. Ve filmin finali yine başladığı yerde mahkeme salonunda bitiyor. Filmin sonuna gelindiğinde Termeh kiminle kalacağını seçmek zorunda. Aklında ise güven duymayı istediği insanların yalanları karşısında düştüğü kararsızlık. Yargıç anne ve babayı odadan çıkarıp küçük kıza kiminle kalacağı soruyor. Mahkeme koridorunda camın arkasından izleyici olarak Nadir ve Simin çiftinin mimiklerini izliyoruz ve filmin kapanış jeneriği akmaya başlıyor. O çok merak ettiğimiz sorunun cevabını asla öğrenemiyoruz. Farhadi kızın seçimini bize söylemeyerek kararı izleyiciye bırakıyor. Yani bizi vicdanımızla baş başa bırakıyor.


The Coral - Goodbye

Godfathers - Birth, School, Work, Death

Miss Li - I Heard Of A Girl

The Bishops - Life In A Hole


15.03.2012

Birazda Sinema : Şişko Dünya (Fette Welt)


Jan Schütte'nin 1998 yapımı Şişko Dünya filmi uzak, egzotik bir mekanda başlamaktadır. Her gün gördüğünüz ama gözlerinin içine hiç bakmadığınız bir dünyada. Herhangi bir yerde kendi yolunuza giderken kıyısından geçtiğiniz bir dünya.

Orta sınıfın saygınlığı ile kendini geçindirmesi arasındaki sınır jilet keskinliğindedir. Felaket çok çabuk ve rastgele vurur ve geriye dönüş yolu ise çetrefilli, neredeyse olanaksızdır. Film, Helmut Krausser'in bir romanına dayanmaktadır ve tek başına kalmış genç Hagen Trinker ile kaçak bir kız olan Judith'in, şehrin mavi, soğuk göğü altında geçen, bütünüyle romantik fakat hayatta kalmak için verilen varoluş mücadelesinden asla uzak kalmayan bir aşk öyküsüdür. Filmde, ani cinnet anlarını takip eden dramlar, karışıklıklar ve yanlış anlaşılmalar olduğu kadar ani sempati, öfke ve espritüellik patlamaları, devamlı olarak saldırganlık ve duygusallık arasında gidip gelmeler, durağanlık ve çılgınlık da vardır.

Başkahramanlar hiçbir şekilde pasif acı çekenler değillerdir. Yıllar yılı caddelerde kaderin kaypaklığına karşı verilen hayat mücadelesi onları ironi ve saçma olanı derinden hissedebilme ve günlük haksızlıklarla aşağılanmalara karşı kendilerini espritüellikle koruma yeteneği ile silahlandırmıştır. Özlü ve lirik bir atmosfere sahip, kısa ve yoğun sahnelerle açıklanan, Münih köprüleri altında bir Kasım gecesi gibi karanlık ve sıcak bir aşk hikayesinin alatıldığı bir film.


Say Hi - Devils

New Build - Misery Loves Company

White Rabbits - Temporary

Blitzen Trapper - Black River Killer

Nicolas Jaar - With Just One Glance

Kadere Mahkumlar


Bu toprakların farklı bir boyuttan yayın yapan değişik bir kanalı Flash TV. Çok zaman önce evde miskin miskin aylaklık yaparken gözüme çarpmıştı Kadere Mahkumlar programı. Gözlerime inanamamıştım cidden. Acıtasyon denen hadisenin en saf halinin kullanıldığı program, "dibe vurmak" denen kavramın en görkemlisini acılar eşliğinde sonuna kadar işliyordu. Bilindiği üzere daha sonra "Zorunda mıyım?" fenomeni patladı. Reklam sektörü bunu sonuna kadar sömürmeyi ihmal etmedi. Popüler kültürle beslenen bünyeler için bu kelime ağızlara sakız oldu. Bütün bu süreçten önce Bahçeşehir Üniversitesi'inden Orhan Tekelioğlu Hoca sanki olacakları görürcesine bu program üzerine bir yazı yazmıştı. Buyrun o yazıyı okuyalım.

Arabeske ne olduğu sorusunu sorarken yeni Türkiye metropolündeki merkez-çevre dinamikleri üstüne bir kez daha düşünmek gerekiyor. 2011 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin “Ulusal En İyi İlk Belgesel Film Ödülü”nü alan Gökhan Bulut ve Cem Kaya’nın yaptığı ‘Arabeks’ (yanlış yazılmadı, Arabesk değil Arabeks!), Taksim Tarlabaşı’nda bir bardaki arabesk performansıyla başlar. Ozan Garip’in sırtında saz çalarak yaptığı virtüözlük gösterisinden öte, bizzat müziğin icra edildiği mekânın içindeki düzen de çok çarpıcıdır. Duvardaki resimler, dekorasyon, şarkıyla coşan müdavimler, kadeh tokuşturmalar, velhâsıl mekândaki eğlence biçimi, Beyoğlu’nun arka sokaklarında ve muhtemelen şehrin görünmez, fark edilmez semtlerinde en “damarından” bir arabeskin devam ettiğini gösteriyor. Arabeskin (güftecileri, icracıları ve yapımcıları belgeselde ekseriyetle “arabeks” diyorlar) bu alt-türü anaakım medyada neredeyse hiç yer almazken, ağır bir “modernite makyajıyla” görünür kılınan hâlleri (yarışma jürilerindeki “monden” Orhan Gencebay ya da iyice “beyazlaşş”, popçularla düet yapan Müslüm Gürses gibi) ise iyice “uysallaşş”, pop müzikle kaynaşş olarak varoluyor. Zaten bu nedenle, eskiden “arabesk” olarak isimlendirilen müzikle Türkçe popun füzyonundan, metropolün merkezinde mutlu mesut birlikteliğinden uzunca bir süredir söz edebiliyoruz. ‘Arabeks’ belgeselinin bir başka “yıldızı” olan Parlak Ahmet, bir Orhan Gencebay klasiğini kendi yorumuyla ustaca seslendirdikten sonra, Orhan hocanın yaptıklarından ilham alarak işe “devam” ettiğini özellikle belirtiyordu.

Soruya tekrar dönelim: Anaakım medyada olmaması, gerçekten de o (batsın denen!) dünyanın yok oldu
ğunun kanıtı mı? Cevabın izine, anaakım bir kanal olmasa da, erişilebilirlik bakımından her kanalla boy ölçüşebilecek Flash TV’nin programlarında düşebiliriz. Çok farklı bir kanal Flash TV, bir tür “kara koyun”. Türksat’ta yer alması nedeniyle uydudan ücretsiz olarak kolayca erişilebilen bu kanal, geliri yüksek izleyicinin tercih ettiği paralı dijital platformları da boşlamıyor. Öte yandan, programlarının hedefledikleri izler-kitle bakımından reklamcıların özellikle itibar ettiği AB grubuyla da pek ilgilenmiyor. Bilinçli bir tercih olarak en iyimser tahminle C ve daha da altı grupları hedefine koyan bir içerikle izleyicisinin karşısına çıkıyor. Birçok tuhaf programa (sadece “Yalçın Abi”li programları hatırlayın, yeter) sahip bu kanalın “eğlence” anlayışı da tam anlamıyla nev’i şahsına münhasır. Hemen her gece biteviye göbek atılan, halay çekilen, ismini cismini kimsenin bilmediği “starlarla” dolu, çakma sarışın dansçıları, zenneleri, hatta ara sıra arzı endam eden seğmenleriyle bambaşka bir eğlencenin sunulduğu bu kanalda, Salı geceleri rüzgar terse dönüyor, stüdyo kararıyor, ağır bir matem havası ekranı sarıyor. ‘Kadere Mahkumlar’ programının vaktidir artık, Flash’ın sitesindeki tanıtımda yazdığına göre, kendimizle yüzleşmenin zamanı...

Dünya TV’lerinde e
şi menendi var mıdır bilmem ama Dilber Ay ve Devran İskender’in sunduğu ‘Kadere Mahkumlar’ programında TV programcılığı çerçevesinde bir “eşiğin” aşıldığı, acının en dibe vurduğu aşikar. Düşünsenize, çepeçevre demir parmaklıklarla sarılmış, sahne bir koğuş olmuş. Ekranda volta atanların tempolu adımları, onları kuşkuyla izleyen gardiyanlar, ranzasının inzivasında evden gelen mektupları okuyanlar, iki-üçü bir araya gelmiş hayata kahırla bakanlar, sahici mi sahici bir “koğuş”, bir illüzyon, bir simülasyon. Ve koğuşun kapısını gardiyanlar açıyor, içeriye Dilber Ay ve Devran giriyor, alkışlar arasında sahne gölgeleniyor ve Dilber Ay şu sıralar en çok istenen şarkısı “Zorunda mıyım?”ı söylemeye başlıyor: “Kalbimin içinde sızın var senin / hep böyle yaşamak zorunda mıyım?/ Canımdan çok sevdiğim hata mı yaptım? / Tanrıdan sonra hep sana taptım / geceler boyunca resmine baktım / hep böyle yaşamak zorunda mıyım?” Parmaklığın dışındakiler, yani stüdyo ahalisi, koğuşa bakıp iç geçiriyor, kafa sallıyor, bazısı alkışlıyor, bazısı ağlıyor. Daha sonraysa, Dilber Ay’ın mahpusa dair “klasiği” hep bir ağızdan söyleniyor: “Kimine zulümsün, kimine mezar / ne yiğitler sende perişan gezer / beton duvar, demir olsan ne yazar? / Gardiyan kardeş bırak bizi gidelim!”

Bu arada ekranın altından istekler geçmeye ba
şlıyor, ülkenin çeşitli hapishanelerindeki mahkumlara “gelen” istekler, sevdikleri tarafından armağan ediliyor. Müziğin sustuğu bölümlerdeyse Dilber Ay’a mahkumların gönderdiği “hapishane işi” hediyeler ve mektuplar tek tek okunuyor.

Melodramın en tipik özelli
ği, acıyla hakikatı ve bu noktadan çıkarak, hakikatla kaderi ikame etmesidir. Çektiğin acı kadar hakikisindir, hakikatınsa kaderin. “Kader mahkumlarının”, programın ismi olan “Kadere Mahkumlara” dönüşğü nokta işte bu. Suçun tuhaf bir “düzleştirilmesi” var bu programda, hiç konuşulmayan, suskunlukla geçiştirilen hâli. Acıdan dem vurdukça, suç ikame oluyor sanki, acıyla ödeşiyor mahkum, cezasını (kefaretini) ödüyor. Öyle görünüyor ki, arabeskin asıl gücü melodramatik yapısında. Belki de dizilerde dibe vuran melodramın bizatihi sebebi de arabesk anlatılar. Şehrin merkezinde dişleri sökülmüş, terbiye edilmiş de olsa, yanında yöresinde hâlâ diri ve kendini üretebiliyor. Ayrıca, ‘Kadere Mahkumlar’da söylenen şarkılar arabesk de olsa, tavır eski arabeskçilerden çok farklı. Orhan Baba’nın iyi kötü “kadere” bir itirazı vardı, yenisinde direniş ruhundan eser kalmamış. Dilber Ay, “isyandan” asla medet ummuyor, aksine mapustakilere sürekli olarak sükûnet telkin ediyor, tevekkülden medet umuyor. Şehrin çeperlerinde rap dışında direnen bir müziğin kalmadığını da teslim etmek zorundayız, zaten bu müzik de anaakım medyada “görünmez” kılınmış hâlde, karşılığı yok muamelesi görüyor. Her şeye rağmen Flash TV’yi boşlamamak gerek. Türkiye reyting sisteminin geliri yetersiz olduğundan ölçüme almadığı milyonlar var. Yoksulluk, çaresizlik buzdağının cesameti bu kanaldaki programlarda kendini hissettiriyor.

Bütün bunları gördükten sonra insan kendi kendine sormadan edemiyor. Cidden bu ülkede bu acı arabesk kültürünü yaşamak "Zorunda mıyım?"


Peaking Lights – All The Sun That Shines

Princeton – Remembrance of Things to Come

Ava Luna – Clips

Oberhofer – Runaway (Kanye West cover)

14.03.2012

Yurttan Sesler : Sapan


Yerli gruplarımızdan Sapan kendilerini tanıtan bir mail atmışlar. Kendilerine başarılar dileyerek yollarının açık olmasını umuyorum.

Sapan, uzun bir aradan sonra 2010 yılının ocak ayında tekrar kuruldu ve çekirdek kadrosunu oluşturdu. Baykal Ada (Gitar/Vokal), Cihan Deniz (Bas) ve Hikmet Altınyıldız (Davul/Geri Vokal) üçlüsü, müziğinde melankoli ve umudu birlikte ifade ediyor. Grup, İndie'ye yakın bir çizgiye sahip ve şarkılarını Türkçe, İngilizce ve Fransızca seslendiriyor.

İstanbul’un önemli canlı müzik mekanlarından bir çoğunda sahne almış olan Sapan bu kez yeni kayıtlarıyla dinleyicisiyle buluşuyor.

2011 Kasım ayının 30'unda Bronx Pi Sahne'de lansmanını yaptığı EP'si Gökyüzünde Yeryüzü ile Sapan Türkçe repertuarından dört şarkıyı dinleyicilerinin beğenisine sundu: Düşer Sözler, Uktem, Che ve Kontrast. EP'de yer alan şarkıların her biri, insanın içinde bulunduğu ve çoğunu da kendisinin yarattığı çelişkileri anlatmakta. Bu çelişkiler genel ve paralel bir ruh halini yansıtırken, konu oldukları durumlar şarkıdan şarkıya farklılık gösteriyor.

Che en içsel ve kişiselleştirilmiş haliyle, bir bakıma tamamen özele dokunan fakat herkesin kendisini içinde bulabileceği, birine duyulan tutkunun içindeki çelişik duygu ve korkuları ifade ediyor.

“Uktem” ise, EP’nin ismi olan “Gökyüzünde Yeryüzü” deyimiyle tam olarak en çok örtüşen şarkı belki de.
Hakikat ile gerçeğin birbirine girdiği, ulaşılamaz neticelere gebe isteklerin baskın olduğu bir zihniyetin izlerini taşıyor. Şarkının sonlarına doğru beliren İngilizce konuşma ise 1976 yılında Sidney Lumet tarafından çekilen “The Network” isimli filmden bir kesit. Bir ideolojinin insanlığa has bir gerçeklik olmasına rağmen, insan tarafından nasıl bir hakikate dönüştürüldüğünün oldukça açık bir anlatımı. Değer, kaygı ve hassasiyetin yer almadığı bir dünyayı tasvir ediyor o gür ve kızgın ses. Tamamen bireysel bir çıkmazsın makro boyutlara ulaşımıdır söz konusu hakikat yanılgısı. Oysa bir kedi, bir ağaç veya evren için ne ifade ediyordur kim bilir ideolojik ve bireysel saplantılarımız… Hiçbir şey.

Bilinçaltımızla yüzleşirken, bir benlik çatışması alevlenir içimizde. “Kontrast” bir ikililiğe göz kırpmakta. Kendimize dışarıdan bir gözle baktıkça, kendimizden soyutlandıkça, bir başka “benlik” belirir zamanla. Şahıs zamirleri karışır. Oysa her bir belirti, bütünün parçasıdır. Kabullenme süreciyle başlayan ve ulaşılması güç olan içsel barışıklık ve huzur duygusuyla sonlanır EP: “güldü hayata”.

"Gökyüzünde Yeryüzü", birey ve toplulukların engebeli düşünsel ve duygusal dünyalarından küçük bir iz düşümü, hayalî bir seyahat sunuyor.

Albümü dinlemek ve indirmek için: http://sapan.info/#aa0/custom_plain


13.03.2012

Gloomy Sunday




Bir şarkı nasıl olur da toplum üzerinde bu denli etkili olabilir? Şartlara ve yaşamlara bakıldığında bu sorunun cevabı dramatik ve şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. 1930'lardan itibaren bir şarkıyla birlikte başlayan sarsıcı intihar dalgası, dünya müzik tarihinde unutulmaz bir etki yarattı.

Bu etkinin adı : Gloomy Sunday idi. Yani Kasvetli Pazar.

Macaristan'ın en ünlü bestecisi ve söz yazarlarından biriydi, Rezso Seress. 1933 yılında, bir Pazar günü ıslık çalarak kendi kendine mırıldanıyordu. Bir anda kulağına çok hoş gelen bir melodi keşfetti. Macarcası Szomoru Vasamap olan yani Türkçesi ile Kasvetli Pazar isimli bir şarkı yazdı. Şarkıda aşık, olduğu kız tarafından terk edilen bir gencin düştüğü umutsuzluk sonucunda intihar edişini anlatıyordu. Seress, elbette bu şarkıyı yazarken sonuçlarının ne olacağını tahmin bile edemezdi.

Şarkıyı besteledikten hemen sonra sevdiği kadın şarkıyı dinler dinlemez, bir şişe zehir içip hayatına son verdiğinde arkasında iki kelimelik bir not bırakmıştı : Gloomy Sunday.

Bu olayla sarsılan Seress, şarkısında anlattığı umutsuzluğu artık iyice derinden hissetmeye başlamıştı. Yazdığı sözlerin umutsuz olduğunu düşünen plak şirketleri, Rezso Seress'i defalarca kapılarından geri çevirdi. Ama Seress şarkısına güveniyordu. Gloomy Sunday, 1936 yılında Hal Kemp Orkestrası tarafından çalınmasıyla, bütün Avrupa'da popüler olmaya başladı.

Şarkının popülaritesi yayılmaya başlarken, 1936 yılının Şubat ayında Budapeşte polisi, ismi Joseph Keller olan bir ayakkabı tamircisinin intihar etmiş cesedini buldu. Şakağının ortasına ateş ederek kendini öldüren Keller, geriye Gloomy Sunday Şarkısının sözlerinden oluşan bir not bırakmıştı. Bu olay gelecek olayların fitili niteliğindeydi. Bu intiharın üzerinden günler geçmeden bir gece kulübünde çingene orkestrası şarkıyı çalmaya başladığında, hızla dışarıya çıkan bir adam alnına ateş eterek intihar etti. Şarkı toplum üzerinde giderek etkisini arttırmaya başlamış ve Budapeşte Polis Teşkilatı şarkıyı yasaklama kararı almıştı. Özellikle Gloomy Sunday'in yasaklanmasının sebebi intihar edenlerin pikaplarında geriye bıraktıkları Gloomy Sunday plakları ve şarkının sözlerinin bulunduğu notlardı.

Ölümsüz şarkının yazarı Rezso Seress Macar söz yazarı Lazsio Javor, şarkının hüznünü daha da derinleştirmek için Gloomy Sunday'i yeni sözlerle zenginleştirdi. 1941 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde Bille Holiday, Gloomy Sunday'i seslendirdiğinde şarkı İngilizce sözlerle birlikte tüm dünyaya yayıldı. Avrupa kültür mozaiğini parçalara ayıran İkinci Dünya Savaşı sırasında, Gloomy Sunday, Polonya, Avusturya ve Macaristan radyolarında defalarca çalıyordu.

İntiharlar artmaya başlamıştı. Berlin'de bir ayakkabı tüccarı arkasında Gloomy Sunday notu bırakarak kendini asmıştı. New York'ta bir daktilo yazarı, kendisini gazla zehirleyerek öldürdüğünde pikabında Gloomy Sunday plağı bulundu. İntihar edenlere bakıldığında herhangi bir yaş sınırı yoktu. 82 yaşında bir adam, evinin camından kendini atarken, Gloomy Sunday çığlığı ile hayata veda etmişti. İntiharlarda yaş sınırı olmadığının en önemli kanıtı ise, 14 yaşındaki bir kızın sarsıcı intiharıydı. Küçük kız kendini boğarak öldürdüğünde cebinde "Macar İntihar Şarkısı" notu bulunmuştu. En şaşırtıcı intihar ise Roma'da yaşandı. Genç bir adam, yoksul bir dilencinin bu şarkıyı dinlediğini duyunca, bisikletini park etmiş, cebinde ne varsa dilenciye verip bulunduğu yerdeki köprüden kendini derin sulara bırakarak intihar etmişti.

Gloomy Sunday'in yarattığı intihar dalgası öncelikle Macaristan olmak üzere bütün Avrupa'da ve dünyada olmak üzere etkisini göstermişti. Şarkının yazarı Rezso Seress, bu şarkının etkisiyle intihar eden sevdiği kadını kaybetmişti. Üstelik Nazi toplama kampından sağ olarak kurtulmasına rağmen artık eski sağlığı yerinde değildi. Bir daha hiç bir zaman Gloomy Sunday gibi bir hit olabilecek şarkı çıkaramadı. Zaman içinde kaybetti özgüveni, umutsuzluğu ve yanlızlığı, Seress'i 1966 yılına kadar kovaladı. 1968'de Budapeşte'nin en yüksek binalarından birinin çatısından kendini aşağıya bırakarak intihar etti.

Gloomy Sunday, sözleri ve melodisi ile bir sihir yaratmıştı. Ardından yıllar geçtikten sonra şarkının sözlerinde çeşitli değişiklikler yapıldı, kimi zaman filmleri çekildi, kimi zamanda bir çok dilde yeni versiyonları seslendirildi.

Şarkı etkisini yıllar geçse de kaybetmedi. 1941'de Billie Holiday, 1969'da Ray Charles, 1981'de Elvis Costella, 1996'da Sarah McLahclan ve 1999'da Björk gibi sanatçılar Gloomy Sunday'i yorumlayarak günümüze kadar yaşattılar. Ancak hiç birisi Billie Holiday'in ki gibi sarsıcı, melankolik ve ölümcül olamadı.

"Milliyet Blog"


Björk - Gloomy Sunday

8.03.2012

Mirabel Kardeşler


Bugün malum Dünya Kadınlar günü. Bu güne özel tarih sayfalarında şerefli bir yere sahip olan Mirabel Kardeşler'in hikayesini tekrar bir hatırlayalım istedim.

Dominik Cumhuriyetinde 1960 yılının 25 Kasım sabahında kuzey bölgesinde bir uçurumun dibinde 3 kadının cesedi bulundu. Patria, Minerva ve Maria, onlar Mirabel Kardeşlerdi. Dönemin Rafael Leonidas Trujillo diktatörlüğü olayın kaza olduğunu söyledi. Ertesi sabah gazetelerde bu ölümlerin bir kaza sonucu meydana geldiğini anlatan haberler çıktı. Ama gerçekler göründüğü gibi değildi.

Asıl gerçek diktatörlük karşıtı Clandestina hareketinin kurucuları ve kadroları olan bu kadınların “tehlike olarak görülmesi” ve tecavüz edilip vahşice katledilmeleriydi. Mirabel kardeşler, ülkelerinde siyasal özgürlük için yılmadan mücadele ederek diktatör Rafael Leonidas Trujillo'ya meydan okurlar. Bu yüzden diktatörlük tarafından zulme uğrayarak pek çok kez hapsedilir ve 25 Kasım tarihinde katledilirler. Mirabel kardeşlerin öldürülmeleri Dominik Cumhuriyet’inde büyük bir tepki uyandırdı. Direniş hareketi güçlendi ve bir yılın sonunda diktatörlük, anti-Trujilo hareketi tarafından düşürüldü.

Mirabel kardeşlerden birinin kod adının Kelebek olmasından da esinlenerek; o günden sonra bu üç kız kardeş, gerek Dominik'te gerek bütün dünyada "Kelebekler" olarak anılmaya başlarlar. İlk önce 1981'de Dominik'te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultay'ında; 25 Kasım "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Ve Uluslararası Dayanışma Günü" olarak kabul edilir. 18 yıl sonra, 1999'da Birleşmiş Milletler'in kararına dönüştü ve 25 Kasım uluslararası düzeyde "Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü" olarak kabul edildi.

Evet bugün sadece kadınlar söylesin ve biz dinleyelim...


Gossip - Careless Whisper

Siouxsie And The Banshees - Happy House

Pylon - The Human Body

Le Tigre - Nanny Nanny Boo Boo

Altered Images - Bring Me Closer

7.03.2012

İrrasyonel Yıllar


Bugün rotamızı 80'li yılların göze batan önemli olaylarına çeviriyoruz Roll Dergisi'nin 2005 yılında çıkan sayısı eşliğinde.

BIG IN JAPAN

Japonya'yla ne alakası olduğunu bir türlü anlayamamıştık. Meğerse "kimyalı araştırmalar" aleminde iyi bilinen bir vuruş noktasıymış. Alphaville'ciler de az cin değil. Çekik gözlülerle video çeken, şarkıya cin cong sesleriyle başlayan bizzat kendileri. Türkiye-Japonya milli maçı sonrası Milliyet'in başlığı da "Big In Japan"di, unutulmuş değil.

BOB DYLAN KONSERİ

24 Haziran 1989 Cumartesi, yedi bin kişi Açıkhava tribünlerini tıklım tıklım doldurdu. Konserin 75 dakikayı çşmayacağı açıklanmıştı, ama korkulan olmadı. Dylan ve arkadaşları sürenin sonunda kulise gider gibi yaptılar, fazla oyalanmadan dönüp bir saat daha takır takır çaldılar. O esnada Gülhane'de İbrahim Tatlıses konseri vardı, aynı günkü Cumhuriyet'te de iki konserin yan yana haberi. Dönüşte havaalanında Dylan, Tatlıses resmini gösterip sordu" Bu kim?" Kim olduğu anlatıldı. "Bana bir kasetini bulabilir misiniz?"

BREAK BREAK ARKADAŞ ARIYORUM

İnternet menşeli yoktan arkadaş imal etme dönemi öncesinde, bir zenginlik ve modernlik nişanesi olarak telsiz, dantelli-gupürlü aile evlerine kadar girmişti. Sonu vuslat olur muydu bilinmez, ama kocayı işe sepetlemiş ev hanımları dahi "break break, arkadaş arıyorum arkadaş" grizgahından "22 yaşında sarışın, yeşil gözlü bir bayanım"a geçerdi. Bulunan arkadaş çoğunlukla taksici çıkardı.

COMANCHERO

İtalo-disko'nun İtalya'ya sığmadığı günlerden miras bir Raggio Di Luna eseri. "Macarena"yla, "Lambada"yla aşağı yukarı aynı ligde. Yeşilçam filmlerinin disko sahnelerin de bu şarkıya rastlamak mümkün. Ama tam yerini bulduğu an, 30'lardan 80'lere dönem paroraması çizen Ettora Scola filmi "Balo"nun finali.

CONVERSE ALL STAR

"Beyaz Gölge" dizisinden grunge yıllarına uzanan, hala küllenmemiş bir aşk hikayesi. Basketçi Chuck Taylor'ın 20'li yıllarda piyasaya sürdüğü bu narin keten ayakkabılar tüm dünyada milyonlarca sattı. Buralarda Coverse All Star bulunmadığı zamanlar, onun kabasaba, yayvan, geniş taraklı, proleter versiyonu Çin kesler revaştaydı.

CYNDI LAUPER

Riot-grrrl'lerin cici annesi. Dilek ağacı gibi her tarafına kumaş parçaları bağlamış, durmadan sağa sola koşturan bir kız görürseniz, muhtemelen o Cyndi'dir. Füsun Önal gibi haylaz çocuk mimikleriyle şarkı söyler, "kızlar da eğlenmek ister" filan fıstık der. "She Bop "diye mastürbasyonu ondan güzel anlatan biri daha var mıdır?

DALLAS

Kızım seni Bobi'ye vereyim mi / İstemem babacığım istemem / Onun adı Bobi, Pamela'yla evli.." Amerika'nın çamurundan petrol çıkan toprakları, Türkiyeli TV izleyicisine yan mahalle kadar yakındı bir zamanlar. Pazar akşamlarımız Yuinglerin çiftliğinde geçerdi. Ceyar, kötülüğün mutlak cazibesiyle en çok nefret edilen, belki de için için kıskanılan bir tipti. Ekşi sözlük entry'lerinde isabetle kaydedildiği gibi, toplum kendi Ceyarlarını arıyor ve kolayca buluyordu: Atilla Atalay'ın öyküsündeki anne "seni doğuracağıma Ceyar doğuraydım "diyordu. kızı Sıdıka'ya. "Çiçek Abbas'ta Ayşen Gruda "Ceyarım" diyordu Şener Şen'e..."Onun adı Ceyar / Gözünü de oyar."

EMİNE

"Parmağında yüzükler, kolunda bilezikler, uy sana dolanayım, oy oy Emine, nedir bu güzellikler..."Bazı kaynaklara göre Türkiye'nin en fazla satan kasetleri arasında ilk üçte yer alan, Mustafa Topaloğlu'nun dillere destan erotik Karadeniz türküsü. Topalloğlu, uzaylı olmadan önce bu türküyle büyük şöhret yakalamış, hatta bu albümün satışlarından dolayı kendisine platin plak hediye etmişti.

LAMBADA

60'larda Brazilya - Bahia'da yaygınlaşan, Afro-Brazil geleneklerinin yanısıra merengue, salsa, Karaib ritimlerini birleştiren müzik ve dans stili. 80'lerin sonunda Fransız prodüktörler sayesinde sulandırıldı, Kaoma grubunun "Lambada "45'liğiyle bütün Avrupa'ya yayıldı. Şarkının, plajda bikinili dilberler klişesini sonuna kadar kullanan klibi, Latin müziğini hoppalık ve ciddiyetsizlikle eşdeğer görme eğilimlerini güçlendirdi. Öyle ki, bugün bazı eski tüfek rocker'lar, işi Manu Chao'ya "Lambada'nın protesti" demeye kadar vardırabiliyor.

Devamı sonra gelecek diyerek finali Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir sözüyle bitirelim.

"Kaç yıl evveldeyiz dersin?
Sayısız zaman içinde, yani hep aynı yerde"


Alphaville - Big in Japan

Pyramiddd - Girls Just Want To Have Fun

Cyndi Lauper - She Bop
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...