30.04.2012

Küçük Kara Balık


Oysa küçük kara balık hasta değildi, onun bir bambaşka bir derdi vardı. Bir sabah erkenden, daha gün doğmadan, küçük kara balık annesini uyandırdı:

"Anneciğim, seninle konuşmalıyım" dedi.

Annesi, uyku sersemliği içinde:

"Acelen ne sevgili yavrum?" siye sordu. "Önce sabah gezintimizi yapalım, sonra konuşuruz."

"Olmaz anne, artık ben bu gezintilere çıkmak istemiyorum. Buralardan gideceğim."

"Sabahın bu erken saatinde nereye gideceksin yavrum?"

"Bu derenin bittiği yeri merak ediyorum" diye karşılık verdi. "Ah anne, bu soru beni aylardır düşündürüyor. Derenin nerede bittiğini öğrenmem gerek. Bugüne kadar bu soruya bir karşılık bulamadım. Geceleri gözüme uyku girmiyor. Sürekli bunu düşünüyorum. Kararımı verdim anne, gidip derenin nerede bittiğini öğreneceğim. Orada neler var, başka yerlerde neler var, görmek bilmek istiyorum."

1939 yılında İran'ın Tebriz kentinde doğan Samed Behrengi'nin "Küçük Kara Balık" isimli çocuk kitabı çocuklar için yazılan bir masal kitabının çok ötesinde; eşitlik, adalet, sorgulama, mücadele anlamında bir başyapıt. Şahlık rejimi döneminde yasaklanan kitap hala İran'da yasaklılar listesinde. Ayrıca 12 Eylül Darbesi döneminde bu kitap ülkemizde de yasaklanmış. Behrengi'nin kaderi ise tüm muhalifler gibi değişmemiş. 1968 yılında Aras nehrinin kıyısında ölüsü bulunmuştu. Elbette yöneticiler onun boğularak öldüğünü söylemişti. İster Şahlık olsun, ister şahbazlık olsun, ister mollalık olsun, isterse ileri demokrasi! olsun küçücük kara bir balıktan korkan kocaman kocaman adamlar herşeyin en iyisini bilir elbette! Herşeye rağmen insan hayatının mutlaka bir döneminde "özgürlüğünü arayan küçük kara bir balık" olmalıdır bence.

Ve yarın 1 Mayıs.. Umarım herşey güzel olur. Olaysız, kavgasız, ölümsüz ve insan onuruna yakışır bir bayram yaşanır...


"Ne olduysa oldu sessiz ve uzun öpüştük
belki bir tatilde belki bir masada
ikimiz..."

Cem Karaca - Tamirci Çırağı

Bora Ayanoğlu - Fabrika Kızı

Screaming Trees - Working Class Hero

Büyük Ev Ablukada


Dün Büyük Ev Ablukada konserindeydim. İsmini Turgut Uyar'ın aynı adı taşıyan şiirinden alan Büyük Ev Ablukada'nın kuruluş temelleri 2008 yılına kadar uzanıyor. Albümsüz, kimliksiz (takma isimler) bir şekilde başladıkları bu yolculuk, onları kelimenin tam anlamıyla bir fenomen haline getirdi diyebiliriz. Aykırı duruşları, güçlü sahne performansları ve ilginç şarkı sözleri ile günden güne hayran kitlesini katlamayı başardılar. Onların ki bir nevi müziksel komünal bir yaşam aslında. Grup içinde ünlü ünsüz birçok isim var. Elbette bu ünlü isimlerden şu sıralar en popüleri Yalan Dünya dizisinde Orçun rolünü oynayan Bartu Küçükçağlayan. Grupta Canavar Banavar takma adıyla solist ve gitaristlik yapıyor.

Şimdi ustanın o güzel şiirinin final bölümü ile devam edelim.

Ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim
Sen beraber yatacağımız yatakları hazırla
Sen bir onu yap yeter bak göreceksin...

Ama Modern Zamanlarda! gördüm ki sadece bunlar yetmiyormuş büyük usta...

Günün dinleme önerileri

- Karate "Autobahn"
- Black Box Recorder "Swinging"
- Elbow "Red"
- Seha Okuş "Hasretinle Yandı Gönlüm"
- New Model Army "Here Comes The War"

Günün Filmi


Reha Erdem "Kosmos"

Hepinize Mutlu Pazartesiler...



Seha Okuş - Hasretinle Yandı Gönlüm

Black Box Recorder - Swinging

Büyük Ev Ablukada - Havadar

28.04.2012

Aldırma 128


Aldırma 128! intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek...

"Ece Ayhan"


Kötü kitap okumak, kötü yaşamaya benzer derdi bir dostum. Kötü müzik dinlemek ise yaşamamak olsa gerek Jonathan...


Ballboy - Born In The USA (Bruce Springsteen Cover)

Cinerama - London (The Smiths Cover)

Natalie Merchant - Space Oddity (David Bowie Cover)

27.04.2012

Lime Lime


Yaz yağmurları misali yıllarca
Yağmış durmuşum kendi içime.
Zaten dünya öyle dünya ki kim kime
Herkes kendi derdinde anca,
Herkesin yüreği lime lime

"Turgut Uyar"

New Animal - Nightmares of Candy Yang & The Black Italian

Black Devil Disco Club - Stay Insane

Bishop Morocco - Old Boys

26.04.2012

Birazda Sinema: La Promesse


Luc & Jean-Pierre Dardenne kardeşlerin çocuklukları, işsizlik oranının yüksek olduğu, ama grevlerin ve direnişlerin de çok olduğu bir bölgede geçti. Yaşadıkları ortam, önce işçi belgesellerine, sonra da uzun filmlerine yansıdı. Son derece gerçekçi ve doğal olan öyküler, karakterlerin peşinden koşan hareketli bir kamerayla ve uzun çekimlerle anlatılır. Üçüncü uzun filmleri olan "Söz" ile ülkelerindeki göçmenlerin sorunlarına kamerasını çeviren Dardenne'lerin ana konuları, işsizlik, yoksulluk ve göçmen olmak. Ülkelerinde göçmen sorunu o kadar çok ki, temelde işsizliği anlattıkları filmlerine bile Rosetta adını vererek satır arasında film karakterinin göçmen olduğunu ima ettiler.

Bu konuların ele alınışında önemli olan temalar ise, ihanet etmek, suçluluk duygusu ve kişinin kendi vicdanıyla karşı karşıya kalması. Söz'ün hemen başında Igor, çalıştığı garajda bir kadının arabasından para çalar. Hırsızlık yapmakla suçlanmayacak kadar güzel ve sarışın bir çocuktur. Her fırsattan yararlanarak para kazanmak isteyen babası Roger, oğlunu da bu yolda kullanır. Birlikte, çeşitli ülkelerden gelen kaçak göçmenlerin sırtından para kazanırlar. Göçmenlerin sorunlarını, izleyici, Roger'nin ve Igor'un tarafında kalarak izler. Zengin bir ülkede her şey sanki hırsızlık ve açgözlülük üzerine kurulmuştur.

Dardenne'ler, karakter yaratmada usta olduklarından Roger ve Igor, "klasik kötü adam" değildir. Burkina Faso'lu kaçak göçmenlerden Amidiou kazayla ölünce Roger, yasal bile olmayan bu ölümü gizlemeye çalışır. Amidiou ölürken ona eşiyle ve çocuğuyla ilgileneceğine dair söz veren Igor'un vicdanı, babasının tüccar zihniyetiyle çatışacaktır. Dardenne'lerin karakterleri, gerçek yaşamda her an karşılaşılabilecek karakterlerdendir. Hem kötülüğü hem de iyiliği içlerinde taşırlar. Onları kötü yapan belki de yaşam koşulları ve hayalleridir.


Blonde Redhead - 23

The Flaming Lips - Ego Tripping at the Gates of Hell

America - Sandman

24.04.2012

Zidane, Zinedine Yazid


23 Haziran 1972'de Marsilya'nın fakir mahallesi La Castellane'da doğdu. Berberi anne ve babası Cezayir'in Kabiliye bölgesinden Fransa'ya göç etmişti. 14 yaşında AS Cannes'da futbola başlayan Zidane, Fransa Birinci Ligi'ndeki ilk golünü 1991'de Nantes'a attı, sezon sonunda Bordeaux'ya transfer oldu. Cezayir teknik direktörünün yavaş olduğu gerekçesiyle milli takıma almadığı Zidane, 1994'te Fransa formasıyla ilk maçına çıktı. 1996'da Bordeaux'yla UEFA Kupası finali oynadı ve Juventus'la anlaştı. 98'de Fransa'nın kendi evinde kazandığı dünya kupasına özellikle final maçında attığı iki golle damga vuran Zizou, iki ülkesinde de bir halk kahramanı haline geldi. Mavilerle 2000'de Avrupa Şampiyonası'nı kazandı., 2001'de geçtiği Real Madrid'le de bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşadı. Ardından futbolu bırakacağını açıkladığı 2006 Almanya Dünya Kupası'nda Fransa'yı finale taşıyan Zidane'ın futbol hayatı, İtalyan Materazzi'ye kafa atması sonucunda gördüğü kırmızı kartla dramatik bir şekilde sona erdi.

O meşhur kafa olayı üzerine Eduardo Galeano'nun yazmış olduğu güzel bir yazıya kulak veriyoruz :

"Coca-Cola'nın neşe verdiği, Master Card'ın refah bahşettiği ve Hyundai'nin hız kattığı, futbola tapınmaya ve kurallarına saygı duymaya adanmış bir mabette Dünya Kupasının son maçının son dakikalarında bir tartışma çıkıyor.

Bu aynı zamanda en sevilen, en beğenilen, en iyi oyuncunun futbola veda ettiği maç. Dünyanın gözleri onun üzerinde. Bu partinin kralı, apansız kızgın bir boğaya dönüşüyor ve rakibine saldırarak göğsüne attığı bir kafayla onu deviriyor ve gidiyor. hakem tarafından oyundan atılıyor ve ve izleyenlerin candan alkışları yerine ıslıkları arasında sahadan ayrılıyor. Büyük kapıdan çıkmıyor, onun yerine soyunma odalarına giden hüzünlü tünelden geçerek terk ediyor sahayı.

Yolda, şampiyon ekip için ayrılmış altın kupanın yanından geçiyor. Ona bakmıyor bile. Bu Dünya Kupa'sı başladığında, uzmanlar Zinedine Zidane'ın yaşlı olduğunu söylemişti. İspanyol takımında oynayan Arjantinli Mariano Pernia şöyle demişti :

-İhtiyar, rüzgardır ve esmeye devam eder.

Fransa İspanya'yı eledi, Zidane ise hem bu maçta hem de takip eden diğer maçlarda herkesten gençti.

Sonra, şampiyonanın sonunda, her ne olduysa oldu. Bunu anlamak zordu, hala zor. Gerçekten mi?. Bu bir kabus olmasın ya da terine bir rüya? Nasıl oldu da arkadaşlarının ona en çok ihtiyaç duydukları bir anda terk etti? hakem Horacio Elizondo, kırmızı kartı çıkarmakta sonuna kadar haklıydı. Ama Zidane yaptığı şeyi neden yaptı? Öyle görünüyor ki, İtalyan bek Marco Materazzi ona stadların tribünlerinde öfkeli taraftarların çığırttığı şu ırkçı hakaretlerden etti. Müslüman, Cezayirlilerin çocuğu Zidane, ta o zamanlar, çocukluğunda Marsilya'nın yoksul gecekondu mahallelerinde ona saldırdıklarında kendini nasıl koruması gerektiğini öğrenmişti. O hakaretleri iyi tanıyor, ama her defasında ilk seferki gibi acı veriyor ve düşmanlarıda provokasyonun işe yaradığını iyi biliyor. Birçok defa, böyle adi biçimde dizginleri elden bırakmasına neden oldular ve nasıl derler, Materazzi temizliğiyle tanınan bir topçu değil.

Bu Dünya Kupası, maçlar başlarken takımların evrensel ırkçılık vebasına karşı havaya kaldırdığı pankartlarla anılacak ve Zidane bunu mümkün kılan oyunculardan biriydi. Mesele yakıcı. Karşılaşmanın arifesinde siyasal lider Jean Marie Le Pen, Fransa'nın oyuncuları tarafından temsil edilmediğini, çünkü neredeyse hepsinin siyah olduğunu ve şu Arap takım kaptanının da milli marşı söylediğini açıkladı. Bir süre önce İspanyol takımının çalıştırıcısı Luis Aragones, Fransız oyuncu Thierry Henry'ye "bok siyahı" demişti ve Güney Amerika futbolunun ölümsüz başkanı Nicolas Leoz, otobiyografisine 500 kişinin ve 3000 yerlinin yaşadığı bir kasabada doğduğunu söyleyerek başlıyordu.

Kim bilir, belki de bu deli saldırı, Zidane her ne kadar istemese de bilmese de çaresizliğinin kükremesiydi. Belki de hakaretlere, dirsek darbelerine, tükürüklere, düzenbaz tekmelere, yerden yere yuvarlanmakta usta sahtekarlara, "vay başıma gelenler"cilere ve insanın canını alıp da "ben bir şey yapmadım" ifadesiyle dolaşan artislerin tiyatro sanatına karşı bir kükremeydi.

Ya da belki çirkin futbolun ezici başarısı karşısında duyulan çaresizliğe, çeşitlilik düşmanı küreselleşmenin bize dayattığı sefalete, korkaklığa karşı bir kükremeydi. Eninde sonunda, şampiyona yol aldıkça, Zidane'ın bu sirke ait olmadığı her maçta biraz daha belli oluyordu. Sihiri, beyefendiği, melankolik zarafeti, düşkırıklığını hak etmesine neden oldu, tıpkı, başarı öykülerinin seri üretimini yapan zamane Dünya Kupasının bu vasat maçları hakettiği gibi."

İşin tuhaf yanı ne biliyormusunuz bu yazının yazılmasından yıllar sonra Materazzi o gün Zidane'a ne dediğini gazetelere açıklamıştı. Formasını çektim, O'da "çok istiyorsan maçtan sonra alabilirsin" dedi. Bunun üzerine O'na "fahişe olarak kızkardeşini tercih ederim" dediği açıkladı. Bu açıklama gösteriyor ki; yukarıda ki yazıda, tarihte bir kez daha haklı çıkıyor. Bu arada Zidane'ın yerine ben olsaydım kafayı direk suratına atardım ki bir işe yarasın. Kim ne derse desin Zidane çok büyük bir futbolcudur. Ve ona karşı sevgim hiçbir zaman azalmayacak.


Gotye - Somebody That I Used To Know (Ft. Kimbra)

The Fall - I'm Frank

Violent Femmes - See My Ships

23.04.2012

Tersine Dünya


18 yüzyılın sonlarında, Napolyon'un askerleri, pek çok Mısırlı çocuğun piramitleri Fransızlar ya da İngilizler tarafından yapıldığını sandıklarını fark etmişti. Yirminci yüzyılın sonlarında da pek çok çocuk Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan bombaların Ruslar tarafından atıldığını sanıyor.

"Eduardo Galeano"

Biliyor musunuz kan konusunu almış bir köpekbalığından daha tehlikeli şey nedir? Petrol kokusunu almış emperyalizm..

Sahiden en son ne zaman üşüyerek güneşin doğuşunu izleyip, çıplak aylaklarla toprağa bastınız?


Elf Power - Come Lie Down With Me (And Sing My Song)

Hood - You Show No Emotion At All

Levellers - Fifteen Years

Düşmüş erkekler masalı


"Ne öğrendik bu aşktan
İnsan, bir gün herkesi unutabilir.."

diyor birileri..Sevmek unutmak değil, vazgeçmektir belkide...

Günün dinleme önerileri :

- İlhan İrem "Olanlar Olmuş"
- Xiu Xiu "Muppet Face"
- Lali Puna "Grin and Bear"
- Fleetywood Mac "Big Love"
- Life Without Building "Pop Life"

Günün Filmi :


Anton Corbjin "Control"

Hepinize Mutlu Pazartesiler...

Low - Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me

Optimist Park - Haunt you in Your Sleep

World Tour - Believe

M83 - Don't Save Us Fom The Fames

19.04.2012

Greg Ham hayatını kaybetti


1982 yılında, o yılların Colin Hay önderliğindeki ünlü Avustralya’lı topluluğu Men At Work’un “Down Under” parçası diskoteklere bomba gibi düşmüştü. Bu şarkı yüzünden geçtiğimiz yıllarda grup hakkında bir dava açılmıştı. Dava konusu olan Down Under’ın flüt pasajının 1934’yılında bestelenmiş bir çocuk şarkısı olan “Kookaburra Sits in the Old Gum Tree” ile benzerliğinin rastlantısal olmadığı yani çalıntı olduğu iddiasıydı. Sonunda mahkeme şarkının çalıntı olduğu yönünde karar vererek, grup ve plak şirketinin tazminat ödemesi yönünde bir karar vermişti.

Özellikle bu flüt solosuyla tanınan Men At Work'un üyelerinden Greg Ham 58 yaşında hayatını kaybetti. Tekrar O günlere dönerek "Down Under" parçasını hatırlıyoruz.


Men at Work - Down Under

18.04.2012

Lüks Nermin


Asıl adı Şaziye Zeren Topçu; 1950 ve 60'ların ünlü sefa yuvası patroniçesi. İstanbul'un gece hayatında iz bırakan Lüks Nermin'in mekanı Fransız Kültür Merkezi'nin arkasındaki Zambak Sokağı'nın 21 numaralı binasındaydı. Konforlu ve itinalı hizmet hizmet anlayışıyla Avrupa'daki benzerlerini aratmazdı. Meşin koltuklu ve kırmızı kadifeli giriş salonunda dekolte giyinmiş hanımlar, meyhane sonrasında soluğu burada alan hali vakti yerinde müşterileri karşılar, gümüş tepsiler içinde hatır kahvesi ve çifte kavrulmuş lokum ikram ederdi. Bunu yaparken ölçüyü fazla kaçırmadan göğüs titretirlerdi.

Lüks Nermin'de yüklü paralar ödenirdi, ama karşılığı da eksiksiz olarak alınırdı. Faaliyet odalarının hepsi ayrı renk ve zevkele döşenmişti. Bir odanın ise tavanı ve dört duvarı aynayla kaplıydı. Bu tür mekanlara yapılan baskınlar sırasında polis buraya pek uğramazdı. Adeta korunurdu. Bu nedenle oldukça güvenli bir yerdi. Hatta Lüks Nermin'in üst düzey diplomatik seviyedeki yabancı misafirlere hizmet verdiği kimi gazetelerin magazin köşelerinde sık sık yer alırdı.

Şöhreti Demokrat Parti zamnında zirve yapan Lüks Nermin, 1959'da İstanbul'a gelen Endonezya Devlet Başkanı Sukarno'yu eğlendirmekle görevlendirildi. Kadınlara düşkünlüğü ile ve her gittiği ülkede en az bir macera yaşamasıyla tanınan Sukarno, Lüks Nermin'in gönderdiği kızlardan memnun kalmıştı. Ancak ülkesine döndükten bir hafta sonra belsoğukluğuna yakalandığı anlaşılınca diplomatik skandal koptu. Bunun üzerine Lüks Nermin'e gözdağı vermek için randevuevine baskın düzenlendi. Arama sırasında birkaç dolar bulundu ve ünlü mama Türk Parasını Koruma Kanunu'na aykırı hareketten altı ay hapis cezasına çaptırıldı.

"Vefa ZAT"


Ayla Algan - Bir Sevda Geldi Başıma

Esin Afşar - Zühtü

Zeytin sevmek suç mu?


- Yasalar her zaman masum değildir Müzeyyen hanım. Bir sabah uyandınız ve birileri diyor ki size; “sabah kahvaltısında zeytin yemek yasak” ne olurdu?

- Sabah kahvaltısında zeytin yemeyiz…

- Yanlış. Her yasak kendi isyancısını yaratır. Zeytin severler bir örgüt kurarlardı, üzerinde zeytin dalı amblemi olan bi bayrakları oldurdu, zeytinlere özgürlük diye bir marşları olurdu belki. Şimdi soruyorum size; zeytin severler ayaklansa, zeytin severler mi suçlu yoksa zeytini yasaklayan mı?


Electrelane - On Parade

Housemartins - Bow down

The Ukrainians - Batyar

17.04.2012

Aliester Crowley - Ay Çocuk


Şüphesiz asrın en ilginç ve aykırı kişilerinden biridir. Aleister Crowley. Kimi onu büyük bir üstat, majisyen ve mistik olarak kabul ederken, büyük bir çoğunluk tarafından da kara büyücü ve İsa karşıtı olarak nitelenmiştir.

İyi de şair, dağcı, maceracı, satranç ustası, ressam, majisyen, mistik, zındık, gizli örgüt başkanı, din kurucusu vs. olarak gözüken bu karmaşık kişi tam olarak kimdir?

Bu soruyu hava karardıktan hemen sonra bulduğunuz en yaşlı ağaca bakarak sorabilirsiniz ve büyük bir ihtimalle yanıtı alırsınız. Ama özellikle bu günlerde yeterince yaşlı bir ağaç bulmanın zorluklarını göz önünde bulundursak kitabın iç sayfalarında bir yolculuğa çıkmak daha kolay bir çözüm olabilir.

Yine de siz bilirsiniz...

Eğer ikinci seçeneği kullarınsanız; şu anda arka kapağına bakmakta olduğunuz romanda bazı Türk karakterlerle karşılaşmanız, Hıristiyanlığı sert bir şekilde suçlayan bir kitap olmasına rağmen, Müslümanlığı öven satırlarla karşılaşmanız ve yazarın hayatta tek kalan oğluna Atatürk adını koymuş olması sizi sakın şaşırtmasın.

"Aliester Crowley - Ay Çocuk (6.45 Yayın)"


Radical Dads - Walking Wires

Spanish Prisoners - Downtown Chicagoland

Waskerley Way - True Damage

16.04.2012

Yağmala beni


"Erkek ve dişi..
Yağmala beni kadın..
Yüreğinin istediği kadar..
Diye düşünür erkek..
Kadın yağmalamaz oysa..
Çalar..."


"Olgun bir insan ilk görüşte aşık olmaz. Aşık olmak, insanın atlayacağı suyun ne kadar derin olduğunun bilincinde olmasıyla başlar. İki insan, kendi geçmişleri ve siyaset,sanat, bilim ve yemek üzerine düşüncelerini paylaştıktan sonra ancak birbirlerini sevmeye hazır hale gelirler; bu yakınlık, karşılıklı anlayış temeline oturur. Böylesi olgun ilişkilerde,kişi eşini gerçekten tanıdığı zaman serpilip büyümeye başlar aşk. Gerçi aşkın insanın aklını da çelebildiği düşünüldüğünde (genelde tanımadan aşık olanların içine düştüğü bir durumdur bu) birbirini tanımak, engel de oluşturabilir- ütopya ile gerçek arasında çatışma yaşanabilir."

Güne
Nietzsche başlayıp, Alain De Botton ile bitirelim istedim..

Günün dinleme önerileri :

- Ballboy "Sex is Boring"
- Ersen "Kara Yazı"

- Furniture "Love Me"
-
Tv Girl "I Wonder Who She's Kissing Now"
- Arab Strap "Autumnal"

Günün Filmi :



Wim Wenders - Wings Of Desire (Berlin Üzerinde Gökyüzü)


Hepinize Mutlu Pazartesiler..



Psychic Dancehall - A Love That Kills

TV Girl - I Wonder Who She's Kissing Now

A Place To Bury Strangers - So Far Away (School of Seven Bells Remix)

15.04.2012

Benimle Oynar mısın


Sayılmasam kaç olsam
Topraktaki güç olsam
Aptal gibi suç olsam
Yine de oynar mısın benimle

Bugün 15 Nisan. 1980 yılının bu gününde 20. yüzyıl'a damgasını vuran en büyük düşünürlerden biri olan Jean Paul Sartre aramızdan ayrıldı. Bakın Üstad aşkın ne güzel bir tarifini yapmış "Aşk; iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. Boşuna bir çaba çünkü insan kendi bilincine mahkumdur."


Paperfangs - Books

Kiss Kiss Fantastic - Beautiful Mess

TV Girl - Misery

14.04.2012

Son Sefer


"Hey vapurlar, trenler beni buradan götürün" der, Baudelaire bir şiirinde. Dolmuş, otobüs, minübüs duraklarında taşıt beklerken hep bu dizeyi mırıldanırım. Upuzun kuyruklarda insanlar dururlar sessizce. Başkaldırma diye bir şey yoktur onlar için. Boyun eğmişler yazgılarına. Bir otobüs gelecek onları alıp götürecek eninde sonunda, ya da bir minübüs fırtına gibi yanaşıp bir bir toplayacak yolcuları, belki iyiliksever bir dolmuş..

Hey vapurlar, trenler beni buradan götürün
Ne var gözyaşlarından çamurlar yoğuracak...


The Hollies - Bus Stop

Puressence - It Doesnt Matter Anymore

Edward Sharpe & The Magnetic Zeros - Home

13.04.2012

Okul Çok Saçma



—Okul çok saçma… Öğretmenler hiçbir şey bilmiyor.

—Çok ayıp, bilmez olur mu hiç.

—Bilmiyor tabii, resim öğretmenini duydum öğretmenler odasında “Gece ne giysem?” diyordu.

—Kime diyordu, sana mı?

—Hayır bana değil, matematik öğretmenine. Matematik öğretmeni de “Puantiyeli bir şeyler giy” dedi.

—Yavrum o dersle ilgili bir konu değil ki.

—Olur mu, matematik öğretmeni hep bize puan veriyor. Demek ki dersle ilgili.

—Ama resim öğretmeni sormuş, Türkçe öğretmeni “Geze ne giysam?” diye sorsa anlarım.

—Soruyor ki. Sınıfta sordu bize.

—Sınıfta size öğretmek için…

— “Gece ne giysem?” diye…

—Hay Allah, o da mı ne giyeceğini soruyor?

—Evet, haftaya öğretmenler gecesi varmış.

—Gündelik şeyler sorulabilir bence. Asıl önemli olan sizi o dersle ilgili bilgiyle donatması, ilim irfan ışığı vermesi, eğitmesi, yontması, çağdaş, ilerici, yaratıcı ve kendine güven duyan bireyler haline getirmesi.

—Yontması mı?

—Yani şekil vermesi

—Dün sabah müdür yardımcısı çocuğun birine şekil verdi. Önce kulağından bir parça kopardı, sonra makasla saçlarını kesti.

—Abartma oğlum, ben şekil vermek derken eğitmek gibi, yetiştirmek gibi söylüyorum. Yani sivri yanlarınızı düzeltmesi…

—Bizim sivri bir şeyimiz yok. İngilizce öğretmeninin var ama.

—Nedir o?

—Kafasında. Çok uzun, çok sivri.

—Toka mı?

— Bilmiyorum. Geçen hafta bir arkadaşımıza doğru eğilirken başka bir arkadaşın dudağına battı. Dudağı kanadı.

—Bunlar öğretmenlerinin bir şey bilmediğini göstermez, kaza olmuştur.

—Çocuğun ağzına bir toz sürdü. “Makyaj çantamda bu var şimdi, kapatır sonuçta” dedi.

—En azından gayretliymiş. Bilen insan çok belli etmez hem.

—Ama gerçekten bilmiyorlar. Biz sınav olurken bulmaca çözmüştü. Yarısını boş bırakmış, yarısı da yanlış.

—Hangisi?

—Çengel.

—Onu sormuyorum, kim yani?

—Basri Çengel. Sorulardan birini söyleyeyim mi? Soldan sağa 5: Bir tür elbise.

—Kaç harf çıkmış?

—T, U, V, A, L ve E harfleri çıkmıştı. 7 harfli.

—Ne öğretmeni bu?

—Müzik.

—Bak müzik öğretmeni diyorsun elbiseyi bilmediği için suçluyorsun. Olacak iş mi?

—Bu öğretmen hiç konsere gitmedi mi? Düğüne? Hiç bir türk sanat müziği korosunda şarkı söylemedi mi? Hadi bunları yapamadı diyelim, hiç mi çişi gelmedi?

—Farklı şeyler onlar…

—Farklı şeyler, farklı şeyler… Sıkışınca “farklı şeyler” diyorsun. Anneme de hep böyle diyorsun.

—Anneni karıştırma.

—Ben de karıştırmak istemiyorum ama veli toplantısı mektubunu sana vermemi o istedi, gidemezmiş.

—Veli toplantısı mektubu mu? Veli toplantısı nereden çıktı şimdi?

—Gece ne giyeceklerine sizle beraber karar vermek istiyorlar galiba.

—Neden annen gitmiyormuş?

—Alışveriş yapacakmış. Geceye o da davet edilmiş.

—Kim davet etmiş?

—Basri Çengel.

—O cahil dümbelek de kim oluyor!

—Müzik öğretmenim.

—Göndermiyorum geceye filan. Ulan adam daha bir T harfini yazmaktan aciz. Göndermiyorum. O alışverişe gidecek ben sıralara sığmayan bir sürü salağın arasına veli toplantısına? O gezerken ben “ay gecelayin ne giysam” diye virildeyenlere evladımı soracağım? Yok öyle yağma! Gidilmeyecek alışverişe de hiçbir şeye de!
—…

—…

—Dedim sana, okul çok saçma.

—Evet.

Bahadır Cüneyt Yalçın "Afilifilintalar"
(Resim: Normal Rockwell / Facts of Life)

Mogwai - Hunted By A Freak

Liquid Liquid - Optimo

Frankie Rose - Night Swim

100 Best Tracks Of The ’70s


İngilizlerin ünlü müzik dergisi NME 70'li yıllara ait sevilen 100 parçayı seçmiş. Listede sevdiğimiz isimler kadar, bu neden burda dediğimiz şarkılarda olabilir. Yada keşke şu şarkıda olsaydı dediğimiz liste şu şekilde;

100 Funkadelic – “One Nation Under A Groove”
99 The Pretenders – “Brass In Pocket”
98 James Brown – “Get Up (I Feel Like Being A) Sex Machine”
97 Bob Marley & The Wailers – “No Woman, No Cry’”
96 Kate Bush – “Wuthering Heights”
95 Siouxsie And The Banshees – “Hong Kong Garden”
94 The Slits – “The Slits – ‘Typical Girls”
93 Can – “Oh Yeah”
92 Public Image Ltd – “Public Image”
91 The Beatles – “The Long And Winding Road”
90 Madness – “One Step Beyond”
89 The Specials – “A Message To You Rudy”
88 The Kinks – “Lola”
87 Roxy Music – “Virginia Plain”
86 Leonard Cohen – “Chelsea Hotel No. 2″
85 Buzzcocks – “Ever Fallen in Love (With Someone You Shouldn’t've)”
84 Joni Mitchell – “Big Yellow Taxi”
83 Althea & Donna – “Uptown Top Ranking”
82 Giorgio Moroder – “Chase”
81 Chic – “Le Freak”
80 Blondie – “One Way Or Another”
79 The Jam – “The Eton Rifles”
78 New York Dolls – “Personality Crisis”
77 John Lennon – “Instant Karma! (We All Shine On)”
76 The Only Ones – “Another Girl, Another Planet”
75 Neil Young – “Heart Of Gold”
74 Brian Eno – “Needles In The Camel’s Eye”
73 XTC – “Making Plans For Nigel”
72 The Who – “Who Are You”
71 Suicide – “Ghost Rider”
70 Wire – “I Am The Fly”
69 Sparks – “This Town Ain’t Big Enough For The Both Of Us”
68 The Clash – “(White Man) In Hammersmith Palais”
67 Carly Simon – “You’re So Vain”
66 Prince – “I Wanna Be Your Lover”
65 George Harrison – “My Sweet Lord”
64 Big Star – “September Gurls”
63 Nick Drake – “Pink Moon”
62 Gary Numan – “Cars”
61 Patti Smith – “Because The Night”
60 Elvis Costello – “Oliver’s Army”
59 Curtis Mayfield – “Move On Up”
58 The Modern Lovers – “Roadrunner”
57 Squeeze – “Up The Junction”
56 The Velvet Underground – “Rock & Roll”
55 Junior Murvin – “Police & Thieves”
54 Elton John – “Tiny Dancer”
53 Thin Lizzy – “The Boys Are Back In Town”
52 Queen – “Bohemian Rhapsody”
51 Iggy Pop – “Lust For Life”
50 The Cramps – “Human Fly”
49 The Clash – “Train In Vain”
48 Bob Dylan – “Tangled Up In Blue”
47 Fleetwood Mac – “Dreams”
46 Gang Of Four – “Damaged Goods”
45 Blondie – “Hanging On The Telephone”
44 Deep Purple – “Smoke On The Water”
43 Dolly Parton – “Jolene”
42 T. Rex – “Get It On”
41 The Rolling Stones – “Tumbling Dice”
40 The Knack – “My Sharona”
39 Bee Gees – “Stayin’ Alive”
38 Sex Pistols – “Anarchy In The UK”
37 Iggy And The Stooges – “Search And Destroy”
36 Sly And The Family Stone – “Family Affair”
35 Gladys Knight And The Pips – “Midnight Train To Georgia”
34 Rod Stewart – “Maggie May”
33 Marvin Gaye – “What’s Going On”
32 Black Sabbath – “Paranoid”
31 Television – “Marquee Moon”
30 Al Green – “Let’s Stay Together”
29 The B52′s – “Rock Lobster”
28 Kraftwerk – “The Model”
27 ABBA – “Dancing Queen”
26 Lou Reed – “Walk On The Wild Side”
25 David Bowie – “Life On Mars?”
24 AC/DC – “Highway To Hell”
23 Tubeway Army – “Are ‘Friends’ Electric?”
22 Sugarhill Gang – “Rapper’s Delight”
21 Marvin Gaye – “Let’s Get It On”
20 Led Zeppelin – “Stairway To Heaven”
19 Joy Division – “Transmission”
18 Ian Dury – “Sex & Drugs & Rock & Roll”
17 The Rolling Stones – “Brown Sugar”
16 Bruce Springsteen – “Thunder Road”
15 Stevie Wonder – “Superstition”
14 Pink Floyd – “Comfortably Numb”
13 The Undertones – “Teenage Kicks”
12 John Lennon – “Imagine”
11 Talking Heads – “Psycho Killer”
10 Wings – “Band On The Run”
09 Michael Jackson – “Don’t Stop ‘Til You Get Enough”
08 Bruce Springsteen – “Born To Run”
07 Blondie – “Heart Of Glass”
06 Donna Summer – “I Feel Love”
05 The Ramones – “Blitzkrieg Bop”
04 David Bowie – “Heroes”
03 The Clash – “London Calling”
02 Fleetwood Mac – “Go Your Own Way”
01 Sex Pistols – “God Save The Queen”

12.04.2012

İrrasyonel Yıllar - 2



Yine Roll Dergisinin eşliğinde 80'li yılların göze batan olaylarını keyifli bir yolculuk eşliğinde izliyoruz.


ADIDAS STAN SMITH

Eskiden lastik ayakkabı daha ziyade "beyaz" bir şeydi. Beyazların içinde en beyazı Adidas Stan Smith'ti. Bileklerdeki bir parça yeşil kafi. Tabi ki hafiften kırmızı toprağa bulanmışı makbüldü. Ama kortu, raketi kim kaybetmiş ki biz bulalım? Modele ismini ödünç veren Amerikalı tenisçinin kulağı çınlasın, Adidas Stan Smith öncelikle kaldırımları arşınlamak, elaleme hava atmak içindi.

AHU TUĞBA, BANU ALKAN, SERPİL ÇAKMAKLI VE OYA AYDOĞAN

70'lerdeki seks filmleri furyası esintilerini artlarına alıp bir nevi B sınıfı Türkan-Hülya-Fatma-Filiz bitişik nizamını oluşturdular. "Zaten Yeşilçam tümüyle B sınıfıdır" diyen Yeşilçam dostlarını kızdırmayalım, sadece sinemanın değil, şov dünyasının, erkek dergilerinin, magazin basınının dört gülüydü onlar. Teslim edelim ki Ahu Tuğba'nın 30 kişilik sahne şovunun eşi menendi yok, Serpil Çakmaklı'nın oyun gücü, Oya Aydoğan'ın komedilere katkısı dillere destan, Afrodit'inse.. adı üstünde, Afrodit! Dördüne de şükran borçluyuz, onların dayanılmaz hafifliği olmasa 80'ler daha da ağır akar, allah muhafaza, hiç bitmezdi.

TAVUK GÖTÜ

Kadında meçse erkekte bu: 80'lerin dar bir dilimde denenen, bir süre idare eden saç stili. Ama işte, koca on yıla mal oldu. Önler arkalardan biraz daha kısa olsun, ama arkaya dökülen orta taraf uzunca bırakılsın. Sonra bunlar iki yandan ortaya biriktirilip aşağıdan yukarıya doğru ortalanır. Berbere gidip "tavuk götü yapıver usta" deseniz yadırganmaz. Bir ara nasıl İlhan Mansız saçı yapıyordu herkes, o zamanlarda bu yaygındı. Tavuk götüyle bilardo salonuna gitmek artı bir puandır, beraberinde şal desenli gömlek, beyaz kürklü taba rengi deri ceket, isim yazılı künye, Murat 124 filan iyi giderdi. Kimine kabus, kimine nostalji ve kahkaha malzemesi.

METİN-ALİ-FEYYAZ

Babasının "taçsız kral"a hayranlığıyla Metin koyduğu kumral çocuk, Kocaelispor'da parladı, 18'inde Kara Kartal'ın "sarı fırtınası" oldu. Hocaların, yöneticilerin baş belası, taraftarınsa sevgilisiydi. Stankoviç, Beşiktaş'daki ilk idmanında "sigara içenler bir adım öne çıksın" dediğinde bir adım öne çıktı, anında kadro dışı kaldı. Geri adım atmadı. "Sigaramı da içerim, topumu da oynarım!" Sonra Gordon Milne'le papaz oldu, sebep yine "disiplinsizlik"ti. Yeldeğirmeni'nde oynarken golleriyle dikkat çeken Ali, nedense sağbek olarak başladı siyah-beyaz formalı kariyerine. Sonra santrfor hamuru olduğu keşfedildi. Feyyaz'sa, genç takımın golcüsüydü, A takımda sol kanada kaydırıldı... Bu efsane üçlü, Kara Kartal'ı önce 85-86'da, sonra üç sezon üst üste (89-92 arası) zirveye kondurdu.

METİN MİLLİ

Aslında Ankara'lı bir petrolcüydü. Sıtma görmemiş sesiyle "Seviyorum işte var mı diyeceğin" şarkısına girdiğinde televizyon karşısında herkes korkudan hazırola geçerdi. Hep iri kara camlı gözlükleri ve gangster stili takım elbisesiyle hatırlanacak, acaba kimdi terzisi? "Merhaba" adını taşıyan albüm serisi yaptı, birinin iç kapağında kendi fotoğraflarıyla süslü bir takvim bulunuyordu.

MIAMI VICE

Miami Emniyeti ahlak masasında çalışan ve her nasılsa emniyet müdürlüğünün sağladığı olanaklarla Ferrari kullanan, Hugo Boss giyinen iki sivil polisin maceraları 80'lere Don Johnson'ı hediye etti. Yönetmen Michael Mann'di ve dizinin iyi bir yönetmenin elinden çıkma olduğu her halinden belliydi. Dahası Cohen'den Zappa'ya, müzik dünyasının birçok ismi de konuk oyuncu olarak dizide göründüler.

SEVEN KISKANIR

Her şeyi özelleştireceğim derken, sen tut arabeski devletleştir!... Kurban olarak kıyak bestekar Hakkı Bulut'u ve onun eski şarkısını seç, aranjmanı Esin Engin'e yaptırt, 20 yıldır yasaklı olduğu TRT'lere ısrar kıyamet çıkart, millet de haklı olarak kıçıyla gülsün... Esasında fena şarkı değildir, "henüz üç yaşında bir kardeşim var, seni ondan bile kıskanıyorum."

STREÇ KOT

Erkeklerde poturmusu bol pantolonların rağbet gördüğü dönemde kadınların tercihi, vücudu saran kot modeli. O esnada sahada görülen hareketler: Türk kadınında mebzul miktarda bulunan kalçalar uzun tüniklerin altına gizlenir. Paçalar bileğin üzerine kıvrılır. Taş yıkama tercih sebebiyken, normal streç kotların dizleri anahtar marifetiyle aşındırılarak yırtılır. İnatla hala metal dinleyen bir grup erkek, geleneği yaşatmaktadır.


PET'R OIL

Türk popundaki yüzbinlerce aşk şarkısı içinde bugün bile güzel güzel sırıtmaya devam ediyor. Hele o faytonlu klip unutulur mu?... Söyleyen: Ajda Pekkan. Bestekar: Atilla Özdemiroğlu. Güftekar: Şarkı sözlerinin değiştirilmesinden mustarip Şanar Yurdatapan. Türkiye "Pet'r Oil" le Eurovision'a katıldı, toplam üç ülkeden (Fas'tan tam) puan alabildi. Süperstar, bu başarısızlık üzerine iki yıl piyasadan uzak durdu, Türkiye'ye bile pek uğramadı.


TRUST


Sevgili HappyBlueMondays takipçileri daha öncede bahsettiğim gibi 15 kişilik değerli bir ekiple sloganı "Bu sitede hayat var" olan birinciblog isimli yeni bir siteyi hayata geçirdik. Sitenin yayın hayatına başlamasının üzerinden bir aydan kısa bir süre geçmesine rağmen çok güzel geri dönüşler alıyoruz. Bu ilgi ve sıcaklık ilerisi için bizlere büyük bir enerji veriyor. Ekibin şimdilik Ankara'da yaşayan tek üyesi olarak elimden geldiği kadar emek harcamaya çalışıyorum. Sizlerinde sitemizi takip etmesini, ilk göz ağrım olan HappyBlueMondays kadar birinciblog'uda sevmenizi isterim. Yakın bir zamanda İstanbul'un önemli mekanlarından birinde büyük bir açılış partimiz olacak. Hepinizi orada görmek isteriz. Zaman zaman birinciblog'da yazdığım yazıları burada da yayınlıyorum. Bu yazılardan birisi de bu sene içerisinde en beğendiğim çalışmalardan biri olan Trust grubunun ilk albümü.

Eski çamlar bardak oldu diye meşhur bir deyişimiz vardır. Bir dönemin en gözde müzik türlerinden New Wave, Darkwave, Gotik Synth, Synthpop ve bunların türevlerinin üzerine ölü toprağı serpilmiş, yosun tutmuş dersek yanlış bir önermede bulunmayız sanırım. Aslında müzik türleri içinde bulunulan dönemin arz ve talep ilişkisiyle alakalı bir durum diyebiliriz. Ayrıca Müzik endüstrisinin konjonktürel salımı ve piyasanın iplerini elinde bulunduran gizli aktörler bu sürecin katalizörlüğünü de çaktırmadan başarıyla yapıyorlar. Aslında bu konu üzerinde uzun uzadıya konuşulacak bambaşka bir mesele ve şimdilik çok fazla irdelemeye gerek yok sanırım.

Konumuza dönersek bu yılın heyecan verici isimlerinden biri olmaya aday gruplarından bir tanesi Kanada’lı Trust. Grup 80’li yılların karanlık seslerine gönül vermiş Robert Alfons ve Maya Postepski ikilisinden oluşuyor. Maya Postepski ismi aslında dikkatli dinleyiciler için yabancı bir isim değil. Maya geçtiğimiz sene blog piyasasında en fazla pirim yapan gruplardan biri olan Austra’nın davulcusu. Trust 2011 yılı içerisinde yayınladıkları yavaş, karanlık, buram buram nostalji kokan ve bir o kadarda duygusal kaos yüklü Candy Walls ve biraz daha enerjik, sert ve 90’lı yıllar teknosuna göz kırpan Bulbform single’ları ile dikkatleri üzerine çekmişti. Ayrıca yönetmenliğini Eva Michon’un yapmış olduğu Candy Walls videosunun da izlenmeye değer olduğunu bir dip not olarak düşelim.

Geçtiğimiz yılı Glass Candy, Hercules and The Love Affair, DFA 1979, Crystal Castles gibi ekiplerle turlayarak geçiren “Trust “ismini taşıyan debut albümlerini bildiğim kadarıyla 28 şubat tarihinde Kanadalı bir plak şirketi olan Arts & Crafts etiketiyle yayınladılar. Grubun yaptığı müziği net bir şekilde kırmızı çizgilerle ayırmak önyargılı bir tavır olur diyerek şu şekilde açıklamaya çalışalım. Sister Of Mercy, Bauhaus, Depeche Mode gibi gruplardan ilham aldığı belli olan Trust o döneme ait sesleri kendilerince kullanarak ortaya özgün ve gizemli bir dark elektro soundu çıkarmışlar.

Şayet artık Cut Copy, Hurts, Errors, Future Islands, Crystal Castles gibi dönemin en iyi isimlerine bir altenatif aramak istiyorsanız Trust iyi başlangıç olacaktır. Burada belki de Trust’la en fazla kıyaslama yapılacak grup Crystal Castles gözüksede, bu iki grubun beslendikleri damarlar tamamen birbirinden farklı diyebiliriz. Trust’un tutturmuş olduğu kimya kesinlikle dikkate değer. Bu öyle bir kimya ki yukardan bakarsan Sister Of Mercy karanlığı, aşağıdan bakarsan Bauhaus estetiği. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali. Günümüzde tüketim toplumunun müziğe bir şekilde etki ettiğini düşürsek, büyük usta Turgut Uyar’ın “Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta, her şey naylondandı o kadar” sözünü aklımıza getirirsek bu naylonlar arasında Trust müziği gerçekten çok sahici duruyor ve sonuna kadar dinlemeyi hak ediyor.


Trust - Candy Walls

Trust - Bulbform


11.04.2012

Bir Peri Masalı: Instagram








Yukarıdaki resimlerden de anlaşılacağı üzere Instagram ile fotograf çekmeyi yada fotograflar üzerinde oynamayı seviyorum. Geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan haberinden biriydi Facebook'un 1 milyar dolara Instagram'ı satın alması. Bu gösteriyor ki günümüzde doğru fikir iyi para ediyor. Dünya Instagram CEO'su Kevin Systrom'un 12 arkadaşı ile 550 günde hiç reklam geliri elde etmeden 1 milyar dolar değere nasıl ulaştığını tartışıyor. Bu değere sahip bir şirketin çalışan sayısı ise sadece 13 kişi. Bu yaratıcı girişimcilik kuşağına hemen bir isim bulunmuş durumda. "Garaj Çocukları".

Olaya Facebook tarafından bakarsak Mark Zuckerberg ise şirketin Instagram’ın satın almaya karar verdiğini ve Instagram ekibiyle insanların diğer insanlarla mobil ortamda harika fotolar paylaşabilmeleri için daha yakın çalışacaklarını söyledi. Bu konudan endişe duyanlar merak etmesin, bu birleşim Instagram Ceo'suna göre Instagram'ın sonu falan değil. Şirket'in amacı Instagram’ı daha geniş kitlelerere açmak. Bunun içinde Facebook’un güçlü mühendis ekibi ve alt yapısı kullanmak. Ne diyelim umarım Instagram Facebook'un curcunalı dünyası arasında silinip gitmez.


Dirty Projectors – Gun Has No Trigger

Real Estate – Blue Lebaron

The Fresh & Onlys - Do What I Came To Do

Birazda Sinema: Anayurt Oteli


Türk sinemasının en çarpıcı yalnızlık, iletişimsizlik, aşksızlık, saplantı ve buhran öyküsü... Aynı zamanda da en başarılı edebiyat uyarlaması.

Ömer Kavur, küçük Anadolu kasabasındaki kasvetli, hüzün dolu, babadan kalma 14 odalı otelin sahibi Zebercet'i, başlangıçta kimilerine "çok rizikolu", hatta "korkutucu" gelen bir çaba içinde, Yusuf Atılgan'ın romanından alıp, beyazperdede yeniden yaratıyor. Çok ince bir buz tabakası üzerinde olduğunu fark etmeden, herhangi bir yere gitmek ya da yere sağlam basmak gibi kaygıları olmadan, yalnızca "bekleyen" bir adamın çöküş sürüveni var karşımızda. Ankara treniyle gelip otelde yalnızca bir gece kalan gizmeli kadını umutsuzca bekleyen ve bu "hayal-gerçek" kadını saplantı haline getiren trjik kahraman Zebercet, giderek günlük gerçeklerden kopacak, tümüyle içine kapanacaktır. Bu süreç, aynı zamanda otelin de "içine kapanışı" anlamına gelecektir.

Başlı başına bir "tekinsizlik" atmosferi oluşturulmamakla birlikte, kapalı mekan gerçekliği üstün başarıyla yaratılır filmde. Bir anlamda Stephen King-Stanley Kubrick-The Shining ilişkisi tekrarlanır ve bu kez Yusuf Atılgan-Ömer Kavur-Anayurt Oteli zinciri kurulurken, Zebercet'in oteli, otelin de Zebercet'i etkileme ve "parıldama-parlama" biçimlerine tanıklık edilir.

Belki Batılı anlamda "birey"in değil, Anadolu'dan bir "insan teki"nin öyküsüdür anlatılan. Ama Ömer Kavur, alabildiğine yalın, ekonomik, hiçbir fazlalık içermeyen sinema diliyle, filmi evrensel kılmayı da başarmış, Altın Portakal'dan Nantes'a kadar kazandığı ödüllerle de bu başarısını pekiştirmiştir.

Macit Koper'in büyük başarıyla canlandırdığı Zebercet'in iç dünyası ile dış dünyanın gerçekliğini, eşine az rastlanır türden bir "soluk görkem" içinde buluşturan Anayurt Oteli, baştan sona "kırılganlığın" egemen olduğu, ama her yönüyle çok sağlam bir film.

"Tunca Arslan"


Dean Blunt - The Narcissist (feat. Inga Copeland)

The Heavy Blinkers – Paper Thin Hotel (Leonard Cohen cover)

Fool's Gold - Surprise Hotel

9.04.2012

Aşk bir sızma halidir


Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman''ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir. Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış. Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti...

Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ''biz'' olabilme halidir. İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz. Biz birbirimize karşı çok saygılıydık. Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi. Aşk bazen de bir kıyamama halidir. Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı. O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın. O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...

Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü. Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz’ı turlardık. Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz...

"Meral Okay"

Güle güle Meral Okay... Hepimiz biliyoruz gittiğin yerde Yaman'ına kavuştun şimdi. İnsan düşünmeden edemiyor "Ölüm mü aşktan soğuk, aşk mı ölümden sıcak"...


Saint Etienne - Only Love Can Break Your Heart

The Concretes - Miss You

Mazzy Star - Into Dust

Where Did You Sleep Last Night


Önce şunu belirteyim hayatımın hiçbir döneminde öyle ateşli bir Nirvana hayranı olmadım. Nedendir bilinmez gerek grunge, gerekse Nirvana müziğinde birşeyler bana sahici gelmedi. Evet 5 Nisan itibariyle Kurt Cobain'in aramızdan ayrılmasının üzerinden tam 18 yıl geçti. Konuyla alakalı çok şeyler yazıldı, çizildi. Benimde yazarları arasında bulunduğum birinciblog sitesi de bu güne dair güzel bir yazı hazırladı. Okumak isteyenler şuradan bu güzel yazıyı okuyabilirler.

R.E.M grubunun solisti Michael Stipe yıllar önce Kurt hakkında neler söylemiş dinleyelim :

Kurt'le beraber bir albüm hazırlıyorduk. Kurt kayıtlar için benimle Atlanta'ya gelecekti. İki yıldır bunun için ısrar ediyorlardı. Sıradaki turneye Nirvana ve R.E.M olarak beraber çıkacaktık. Ölümünden önceki son birkaç hafta birbirimize çok yakındık. Fiziksel olarak görüşmesek de, her gün telefonda konuşuyorduk... Çok şaşırtıcı bir adamdı. Kurt'ün yaşamının ve ölümünün Amerikan toplumu üzerinde inanılmaz bir etkisi oldu. Onun ve grubunun bu derece büyük bir hadise olmasının sebebi, ülkemizde hala mevcut olan kutuplaşmayı yaratmış olmaları: Bir tarafta Kurt'ü, hayattaki duruşunu, ölümünü ve çektiği acıyı anlamış olanlar, diğer taraftaysa hiçbir şey anlamayıp tarihi kendi bakışlarına göre tekrar yazmaya çalışanlar... Aradaki uçurum hiç bu kadar büyük olmamıştı. ABD'de birbirinden farklı iki dünya, iki farklı zihniyet var. Yalnızca Nirvana'yla ilgili değil, bütün konularda. Bir yanda Kurt'ü yeni Jim Morrison, buhranlı bir sözde grunge kuşağının sözcüsü olarak gören gerzekler var. Newsweek gibi dergilerin tavrı böyle mesela. Diğer yanda da, zavallı Kurt'ün yapayalnız acı çektiğini anlamış olan milyonlarca insan var.

Benzer bir durum 87 ve 88 yıllarında benim de başıma geldi. Kuşağımın sözcüsü olduğumu yazmaya başladılar. Benim bu sözcü kılığına girmemi, o role soyunmamı istiyorlardı. Bu çok saçma. Kimse milyonlarca insan adına konuşmak istemez. Ne ben, ne Kurt, ne de James Dean! Bu sözcü hikayeleri beceriksiz gazetecilerin ürünü. Ne hakla çıkıp "benim kuşağımın insanları şöyle düşünür, böyle giyinir" diyebilirim ki? Başkaları adına konuşmak istemiyorum. Kendimden bile bahsetmekten güçlük çekiyorum. Fakat zavallı Kurt'ün bütün bunlardan kendini koruyacak zamanı olamadı. Şan, şöhret çok çabuk geldi ve onu yiyip bitirdi. Benimse etrafıma duvar örmek ve kendimi hazırlamak için yıllarım oldu. "Reckoning" ABD'de 5 milyon satmış olsaydı, şimdi hepimiz ölmüş olurduk.

Winter Gloves – Smells Like Teen Spirit (Nirvana Cover)

Ölüm Anım



Her insan mutlu olamaz. Çünkü; gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü. Her insan mutlu olamaz. Çünkü; gereğinden fazla özler hayatından çıkanları, hak ettiğinden daha büyük umutla bekler hayatına girecek olanları...

Mutlu Pazartesiler...


The Donkeys - Lower the Heavens

Múm - Away

Explosions in the Sky – Greet Death

8.04.2012

World / Inferno Friendship Society


World / Inferno Friendship Society, kendi tabirleri ile uyduruk işlerde çalışan dokuz kişinin bir araya gelerek kurmuş olduğu Brooklyn'li bir kabare punk grubu. Hatta içlerinde Semra Erçin isimli bir Türk bile bulunuyor. Ekibin tanışma hikayesi ise gerçekten çok ilginç. Gazeteye "seyahat engeli olmayan deliler aranıyor " bir ilan vererek bir araya gelen topluluk aralarında seyahat engeli olanları eleyerek o dönemki kadrosunu oluşturmuş oldu. Onlarınki aslında bir çesit birliktelik, birada olmaktan ve müzik yapmaktan hoşlanan insanların oluşturduğu eğlenceli bir orkestra. Kendi tanımlamaları ile yaptıkları bir sirk müziği aslında.

Bu ekip 2004 yılında İstanbul'da bir konser bile vermişti. Hemde bir dönemin meşhur arkadaşlık sitesi yonja'nın gathering etkinliğinde. Ne diyelim "deliye her gün bayram" dostlar...


The World/Inferno Friendship Society - The Disarming Smile

The World/Inferno Friendship Society - I Am Sick Of People Being Sick Of My Shit

The World/Inferno Friendship Society - The Politics Of Passing Out

7.04.2012

Karmaşa


Sözcükler dağıtılıyordu. Dünyanın yaşlı, insanlığın genç günleriydi. Renkler dağıtılmış, doğa boyanmıştı. Sesler dağıtılmış havalar, hayvanlar, kısacası canlılar seslendirilmişti. Renkler önce "dışarı" sonra "içeri" olmak üzere iki bölümde dağıtıldı. Sesler yalnız "içe" konuldu.

Güç dağtımında iş kolay olmadı. Yanlış hesaplar yüzünden haksızlık yapıldığı öne sürüldü. Kavgalar adı üstünde o yüzden çıktı. Yanılmalar birbirini kovaladı. Sonra bir akıllı kişi bunu ikiye ayırdı da ortalık yatıştı. Sonra ileride karışmak üzere.

Sözcüklerin dağılımı öyküsü insanların öyküsüdür. Sözcükler ev ev, sokak sokak dolaşılarak dağıtıldı. Bir sürü karşı koymalar oldu. Beğeniler, seçimler öne sürüldü. Kimi benimkiler sert olsun dedi, sivriyi geri çevirdi. Kimi yumuşak, yuvarlamalar istedi. Oysa aldıkları onların tersi idi. Kimi ağır dedi hefifini seçti. Kimi hafif dedi ağırlarını beğendi.

Bu iş de bitti. Ama elde iki sözcük kalmıştı: Aşk ve Arzu

Bunun için bir toplantı yapıldı. Benim önerim onaylandı. Ben "bu iş, çekim ile yapılsın. Kadınlar bir temsilci, erkekler bir temsilci seçsinler. Sözcükleri torbadan çeksinler" demiştim.

Bu yola başvuruldu. Sonucu bildirmek görevi bana verildi. "Aşk" kadına, "Arzu" erkeğe düştü. Çıktı demiyorum. Çıktı kelimesini aşağıda kullanacağım da. Bundan sonra iş çığrından çıktı. Bugünkü kavgalarımız o kavgadır...


The National - About Today

Weird Dreams - 666.66

Chairlift - Sidewalk Safari

Heaven & Hell: A Tribute to the Velvet Underground


Velvet Underground için müzik tarihinin kilometre taşlarından biri dersek abartı yapmamış oluruz sanırım. Özellikle meşhur muzlu albüm; karanlık tınılar, başıbozuk vokaller, esrarlı besteler eşliğinde içten içe çürüyen Amerikan yaşamının ipliğini pazara çıkarmak amacıyla yapılmış manifesto niteliğinde bir çalışmaydı. 60'lı yılların sonunda hippilerin cirit attığı bir dönemde vokal ve gitarda Lou Reed, bas ve klavyede John Cale, gitarda Morrison, davulda M.Tucker , tefi ve vokaliyle dünyalar güzeli Nico ve beyin takımında Andy Warhol.

90'lı yılların başında yayınlanan Heavan & Hell, Volume 1 albümü için bir çok ünlü isim bir araya gelmişti. Albümün track listi şu şekildeydi.

Chapterhouse – “Lady Godiva’s Operation”
The Telescopes – “Candy Says”
Nirvana – “Here She Comes Now”
The Wedding Present – “She’s My Best Friend”
Buffalo Tom – “All Tomorrow’s Parties”
James – “Sunday Morning”
Screaming Trees – “What Goes On”
The Motorcycle Boy – “Run Run Run”
Terry Bickers/Bradleigh Smith – “I’m Set Free”
Ride – “European Son”


James – Sunday Morning

The Wedding Present – She’s My Best Friend

Nirvana – Here She Comes Now

Buffalo Tom – All Tomorrow’s Parties

Bir Angara polisiyesi: Behzat Ç.


Memleketin baş şehri Ankara bu ülke coğrafyasının en tuhaf şehirlerinden biridir. Bir kere devlet ciddiyetinin sokaklara kadar sinsice işlediği gri bir şehirdir. Bu nedenle çok fazla renk değiştirmez. Kışı çok soğuk, yazı ise çok sıcaktır. Karasal iklimin temel özelliklerini sonuna kadar kullanır. Mesela aynı iklim özelliklerini gösteren Eskişehir kadar sıcakkanlı ve samimi değildir. Her zamanki gibi bu şehirde siyaset derinden ama akıcı bir şekilde ilerler. İnsanlar biliyor ki Ankara’da siyaset ikliminde ufak bir rüzgar estiği zaman, İstanbul’da fırtına kopar. Uzun zamandır Ankara’da yaşayan biri olarak söylüyorum, başka bir sanatın eseri gibi şehrin her yerinde yükselen üst geçitler tüm ihtişamıyla yerlerinde duruyorlar. Sanatçı kişiliyle! tanınan ve yakında Ankara’nın ömür boyu Belediye Başkanı Nişanı ile ödüllendirilecek olan belediye başkanımız Melih Gökçek Bey her daim çılgın projeler peşinde. Ankara’da “Şu tepeyi aşınca deniz varmış gibi geliyor.” cümlesini, çok sık duyarsınız. Ama boşuna ümitlenmeyin; Ankara’da deniz hala yoktur. Kuğulu Park her zaman ki gibi çok moda ve damsız girilmiyor. Kuğulu Parkta’ki kuğu, ördek ve kaz popülasyonu arasında ki gerginlik Ortadoğu misali her an bir isyan dalgasına dönüşebilir. Bilindiği gibi gece hayatıyla hiçbir zaman yıldızı barışmayan Ankara’lının eğlence potansiyeli mevsime paralel olarak eksilerde seyrediyor. En önemlisi bu aralar Ankara’da hayata karşı işlenen suçlarda belli bir oranda azalma mevcut, çünkü cinayet bürosu baş komiseri Behzat Ç. ve ekibi her daim iş üstünde. Anlayacağınız Ankara’da bu sıralar asayiş berkemal.

Adorno’nun meşhur bir sözü vardır “Yanlış hayat doğru yaşanmaz “diye. İşte amirimiz Behzat Ç. Bu yanlış hayatta kendi adalet anlayışının peşinden koşan yalnız bir adam. Emrah Serbes’in kitaptaki haliyle Tekel birası, tost ve 216 sigarasıyla beslenen, zar zor geçinen, koca olamayan, baba olamayan, cinayet çözmek dışında her işte başarısız olmuş aşırı doz sert bir erkek Behzat Ç.

Peki neden bu kadar çok sevdik biz Behzat Ç ve ekibini. Sıradan bir roman kahramanıyken nasıl bir televizyon yıldızına dönüştü. Eminim ki dizinin yapımcıları bile başlarda dizinin bu noktaya geleceğini tahmin etmiyorlardı. Çünkü bu dizi Türk televizyon dizileri tarihi açısından kendi çapında bir devrimdi. Ayrıca her zaman müşterisi olan; konak, töre, zengin erkek fakir kız aşkı ve ucuz romantizm gibi kalıplaşmış dizi şablonları yoktu. En başlarda dizinin siyasi bir dizi olduğu söylendi. Ekşi sözlük yazarları diziyi bağırlarına basıp toz kondurmadılar. Haksız da değillerdi aslında. Behzat Ç. başka yerlerde söylenmeyenleri söyledi bazı bölümlerinde. Tutuklu gazeteciler, Cumartesi Anneleri, Nefret Cinayetleri, Cemaat-Emniyet ilişkisi, gecekondu meselesi, Hes Eylemleri, kot kumlama işçilerinin dramı gibi konular bazılarının gözüne sokulurcasına özgürce ele alındı. Bir anlamda hayatın atardamarına dokunulmaktan çekinilmedi.

Ama belki de en önemlisi bu şehirde doğmuş yaşamış ya da en azından üniversiteyi burada okumuş veya okumaya devam eden Ankara’yı seven bir nesil Behzat Ç’ de kendilerinden çok şey buldular. Çünkü Ankara-İstanbul arasındaki bitmeyen kavgada ibre birazcık olsun Ankara’dan yana dönmeye başlamıştı. Bu İstanbul sevgisini ödev misali sürekli gündeme getirenlere karşı içten içe beslenen alerjinin dışa yansımasıydı aslında. Bir bölümde bunun uygulamalı örneği bile yapıldı. İstanbul’un en güzel yanının Ankara’ya dönmek olduğu söylenerek beyinlere kazınmış İstanbul sevgisi alt üst edildi. Evet gerçekten Ankara Behzat Ç gibi sert ve duygularını belli etmeyen bir şehirdir. Aksine İstanbul daha cilveli, şehvetli ve davetkardır. O yüzden İstanbul’a aşık olabilmek çok kolayken, Ankara’ya asla aşık olamazsın. Onu sadece sevilirsin. Her şey bir yana dizinin kahramanları tam birer Ankaralı’ydı. Amirim Gençlerbirliğe gönül vermiş Ankara kadar sert bir adam, Hayalet desen bildiğin Angara lehçesiyle konuşan bir mahalle delikanlısı. Akbaba Ankara gibi kendi iç dünyasında yaşayan içten yanmalı bir buzdağı. Ve elbette tüm zamanların en görkemli kaybedenlerinden biri olan Harun. Turgut Uyar’ın Paramparça dizelerinde söylediği gibi “Harun ne kadar iyi bir adam, bilmez miyim / Sımsıcak ve paramparça / Yani paramparça.” Özellikle mutsuz romantiklerin sesi olan Harun bir bölümde telsizle “Seviyorum Merkez” diyerek tüm emniyet teşkilatını ayağa kaldıracak kadar dobra bir adam. Bu ekip hiçbir zaman lüks yerlerde takılmadı. Aspava’da yemek yiyip, pavyonlara eğlenmeye gittiler, hem Gençlik Parkı’nda, hem de Park Caddesinde yürüyüp, Maltepe Pazarı’ından alışveriş yaptılar. Çinçin Mahallesine girerken hep dikkatli oldular. Evet Ankara’yı sevenler bunu çok sevdiler, çünkü onlarda kimi zaman oradaydılar, onlar gibi yaşıyorlardı. Beslendikleri damar aynıydı. Bu insanlar onlara yapmacık gelmiyordu. Yani adam gibi adamdılar. Hani bir laf vardır Anadolu’da “adam ol ciğerimi ye diye” işte Behzat Ç ve ekibi birçok açıdan bu açığı gideriyordu kimileri için. Vicdanların santimle ölçüldüğü bir dünyada kendi adaletiyle hüküm süren bu ekip çoğu insanı ruhani açıdan tatmin ediyordu.

Ayrıca sosyolojik açıdan dizinin sevilmesindeki bir diğer etken dizinin genelinde net biçimde etrafa taşan erkek egemenliği. İster kabul edin yada etmeyin bu çoğrafyada erkek egemenliği çok seviliyor. Bu kabasabalık, küfürbazlık, şiddet eğilimi, bünyeye sığmayan testosteron hormonu ve şehirli lümpenlik dizide bir anlamda Selim karakterinin canlandırdığı modern, kibar, metroseksüel genç adama tur bindiriyor. İşin ilginç tarafı bunu sadece erkekler sevmiyor. Bu egemenliği sevenlerin bir kısmıda kadınlar. “Kocam değil mi ister sever, ister döver” bu ülkenin kalıplaşmış sözlerinden biri değil mi? Hiç dikkat ettiğiniz mi Behzat Ç.’deki kadınlar sürekli ağır acılar yaşıyor ve sürekli baskı altındalar. Bir şekilde etrafındaki erkekler tarafından sistemin bir köşesine sıkıştırılmışlar. Dizideki en özgür karakter sayılabilecek Savcı Esra bile, bir anlamda Behzat’ın ilgisine muhtaç gibi gözüküyor.

Evet Behzat Ç amirim bir kitap kahramanı olmaktan çıkıp bir fenomen olma yolunda hızla ilerliyor. Çünkü o çok net bir siyasi görüşü olmayan, gururlu ve inandıklarından taviz vermeyen vicdan sahibi bir insan sadece. Kimine göre ise sistem içerisinde savrulup giden kaybeden ruhların sesi. Biz millet olarak her zaman zalim karşısında boyun eğmeyip, dik duranları sevmedik mi? Başbakan Davos’ta “ One Minute” dediğinde bu ülkede yer yerinden oynamadı mı?


jj - Beautiful Life

Shine 2009 - Our Nation

When Saints Go Machine - Bitter Sweet Symphony (The Verve Cover)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...