31.07.2013

Bomba bir albüm


Şimdilik bu senenin en kaliteli albümü kuşku yok ki Daft Punk’dan geldi. Random Access Memories, yılın en heyecanla beklenen albümü olarak beklentileri boşa çıkarmadı. 

Yine aynı damardan beslenen, kabaca house, elektro house gibi tür biçimleri arasında sınıflandırılabilecek Disclosure’ın “Settle” albümü insana ters köşeden vole vuruyor. Tıpkı Çapulcu düşünür Camus’un dediği gibi: “Ahlaka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim. Çünkü top hiç beklediğim köşeden gelmedi.” Evet Lawrance kardeşler doksandan, tam çatal tabir edilen yere golü çakıyorlar.


Öncelikle bu kardeşlerin, yaptıkları müzik çok basit kalıplar içine girecek kadar sığ bir tarz değil. Oluşturulan kimya içinde; tuhaf, alaycı, tekinsiz, şaşırtıcı gibi kavramları sonuna kadar barındırıyor. Asıl bir diğer şok böyle sağlam bir ilk albümü yapan bu İngiliz kardeşlerin yaşlarının henüz 18 ve 21 olması. Hani bizim Gezi Parkı olaylarında apolitik, pokemon nesli diyerek küçümsediğimiz Y Kuşağı’na ait olmaları. Settle içine girdikçe daha da çıkılmaz bir hal alan bir labirente benziyor. Elbette iyi anlamda. Farklı dönemlerden kotarılmış seslerin, bir odaya kapatılıp, gizli bir deneye konu olmuş hali. Ama kesinlikle özgün ve ağızlarda hoş bir tat bırakıyor. 

Bu pokemon neslinin yaratıcı çocukları bu ilk albüm ile ileride çok ses getireceklerinin mesihliğini yapıyorlar. Daft Punk albümünden sonra, bu kulvarda senenin en kalbur üstü çalışmalarından biri Settle.

Disclosure - F For You

Yeni bir Lana Del Rey şarkısı


Hatırlarsanız güzel şarkıcımız Lana Del Rey ilk albümünü çıkarmadan önce, internet rüzgarını arkasına almış ve birbiri ardına çıkardığı şarkılar ile albümü çıkmadan fenomen bir şarkıcı olmayı başarmıştı. Lana Del Rey ablamız yeni çıkaracağı albüm öncesi çok ekmeğini yediği bu pazarlama yöntemini yine kullanıyor. Geçtiğimiz günlerde duyduğumuz “So Legit”in ardından “Maha Maha” isimli yeni bir Lana Del Rey şarkısı daha gün yüzüne çıktı.

Lana Del Rey - Maha Maha

Apartman


ölüyorum tanrım
bu da oldu işte.
her ölüm erken ölümdür
biliyorum tanrım.
ama, ayrıca, aldığın şu hayat
fena değildir…
üstü kalsın…

 "Cemal Süreya"

Aramızdan genç yaşta ayrılan Seyfi Teoman'ın 2004 tarihli kısa filmi. Kısaca film bir apartmanda yaşayan iki komşunun ve dışarıdan olaya dahil olan bir adamın ilişkilerine odaklanıyor.  



Apartman (2004) from Todesarten on Vimeo.

30.07.2013

Rock’n Coke’ta yeni isimler



Bu sene İstanbul'da yapılacak en büyük festival olan Rock'n Coke yeni isimler açıklamaya devam ediyor. Arctic Monkeys, Editors, Hurts gibi isimlerin yanına son eklenen isimler ise; The Prodigy ve Jamiroquai. Ayrıca bu dev ikiliye ek olarak yine Dub FX ve Within Temptation'da festivalde sahne alacağı açıklandı. 

Festival kadrosunun son transferlerle geldiği nokta şu şekilde.


Jamiroquai - Canned Heat

Neon Neon "Praxis Makes Perfect"


2008 yılında euro disco, new rave, italo disco gibi müzik türlerini harmanlayarak tematik bir 80'li yıllar filmi gibiydi Neon Neon'un Stainless Style albümü. Proje yeni gibi gözükse de tanıdık iki simadan oluşuyor; Ada müziğinin lo-fi dinleyicileri arasında önemli bir hayran kitlesi bulunan Galli grup Super Furry Animals'ın elebaşı Gruff Rhys ve elektronika ile hip-hop senteziyle kafayı bozmuş Boom Bip aka Bryan Hollon. 

Bu Ortaklığın temelleri ise esas itibariyle 2005 tarihli Boom Bip albümündeki bir şarkıyı Rhys'ın okumasına dayanıyor. İkilinin 2006 Yılı Ekim ayında "Dolorean"olarak temellerini attıkları projenin üretim süreci içerisinde bu farklı öznelerden ve türlerden birer tutam örnek sunmaları bu kaydın ana omurgasını oluşturuyor. Stainless Style ötelenmiş 80'lerin müzikal birikimini günümüze taşıyan çok boyutlu bir kayıt. Albümü adadıkları ve her şarkıda farklı bir hikayesinin anlatıldığı isim ise John Delorean. 


Amerikan otomotiv endüstrisine katkılarından dolayı "Futurist" ünvanı verilmiş tasarımcı patron Delorean Amerikan rüyasını 60'lı yıllarda bizzat yaşamış, spor araba tasarımlarından kazandığı paralarla otomobil kralı olmuştur. Türk filmi tadındaki hikayenin finalinde ise ünlü Back To The Future serisinde zaman makinesine çevrilen DMC-12(Kapıları yukarı açılan havalı otomobil) modelinin tutmaması, Belfast'ta açtığı fabrikanın kapanması, kokain ticareti yapmakla suçlanması ve 2005 yılında 80 yaşında parasız bir şekilde hayata veda etmesi bulunuyor.

İşte 80'ler müziğiyle kafayı bozmuş bu ikili 5 yıllık aranın ardından yeni albümleri "Praxis Makes Perfect" ile yine karşımızda. Neon Neon 2013 yılında yayınlanmış şahane bir 80'ler albümü yapmış. O döneme ait seslere gönül vermiş bünyeler için şahane bir yaz albümü.

 
Neon Neon - The Jaguar

Haim'den yeni single


Los Angeles'lı üç kız kardeşten oluşan Haim, Falling, Don't Save Me gibi şarkıları ile indie pop aleminde ün salmışlardı. Bu üç hanım kızımız Vasfiye Teyze'lerinin sözünü dinleyerek, yine akılda kalıcı melodiler eşliğinde Wire isimli yeni bir single yayınladılar.

Böyle güzel kızları sahalarda daha çok görmek istiyoruz diyerek laf kalabalığına son veriyorum...

Yüzme Havuzu


Günler günleri emdi, toprak toprağı, su suyu
Bir gülüş bir başka gülüşü, bir durum bir başka durumu
Kum kumu, rüzgar rüzgarı
Her şey birbirini ve her şey her şeyi emdi
Var yok'a dönüştü, yok var'a
Ama biz
Yenemedik arta kalan olmayı...

"Edip Cansever"

Tindersticks - Tiny Tears

Sus kimseler duymasın


Ulu önder Atatürk’ten sonra duvarlarda en çok yer alan resim hangisidir? diye bir soru sorsam, eminim ilk anda aklınıza gelen bir cevap olmazdı. Sorunun cevabı ise bizlere tatlı bir nostalji yaşatan o meşhur sus işaretini yapan hemşire fotoğrafı. Evet bilinen ismiyle “Bayan Sus”. O meşhur resmin kahramanı ise Dilek Tunca.


Hikaye 1976 yazında İstanbul’da başlıyor. Dilek Tunca İstanbul Reklam Ajansı’ndan aranıyor. Aynı zamanda manken olan ve bir deterjan reklamında oynayan Bayan Sus, bir ilaç firmasının hastanelere bir sus pankartı yaptırmak üzere reklam ajansı tarafından seçilir. Çekim kısa sürer fakat o resmi seçmek için bir sürü poz çekilir, hatta hemşire kıyafeti Haseki Hastanesi’nin başhemşiresinden ödünç alınır. 2-3 kişilik bir sette Dilek Tunca’ya “Bir tek hastanelere koyacağız, sus işareti yapın” denir. Sonrası bildiğimiz o meşhur fotoğraf. Hatta o poz seçim afişlerinden, gazete manşetlerine, duvar resimlerinden, albüm kapaklarına birçok yerde kullanılır. Resimdekinin o olduğu öğrenildiği zaman, Dilek Tunca hastanelerde kahraman edasıyla karşılanır, hatta bir keresinde kendisine anjiyo yapıldığı bir dönem özel oda tahsis edilir. Çünkü o birçok karmaşık duygunun aynı anda yaşandığı hastanelerin gizli kahramanıdır.

Son söz olarak ise “Sağlık her şeyin başı” diyerek konuyu kapatıyorum…

“Not: Dilek Tunca ile yapılan geniş bir röportaj OT dergisinin Mayıs sayısında yer almıştı.”

Gülden Karaböcek - Dilek Taşı

29.07.2013

Ramazan Pidesi


"Üzüntü demek, gece gündüz, uykuda olsun, uyanık olsun, vücuduna saplanmış bir oku taşımak demek, çekilir şey değil bu" dedi Kafka...Kafka sus ve bir Ramazan Pidesi uzat şuradan dedim sessizce...

Com Truise - Chemical Legs

Two Door Cinema Club - Sleep Alone

Mutlu Aşk!


Aragon "Mutlu Aşk Yoktur" diyerek ortaya evrensel bir kuram atmıştır. Belki de Aragon'un demek istediği sorunun aşkta değil, aşk olgusunu yaratan taraflarda olduğudur. Yani aşk iki tarafın kavuşmasındaki, ortak bir noktada buluşmasındaki imkazlığı mı anlatır? Bu yüzden aşka bir ömür biçip, sevgiyi sonsuz bir şekilde kutsarız. "Aslolan sevgidir" diyerek kısa ve acısız olanı tercih ederiz. Aşk tiner gibi uçucu, sevgi ise kalıcıdır demeyi tercih ederiz.

İnsanlık tarihi ile yaşıttır o zaman aşk arayışı ve bunun beraberinde getirdiği yıkım. Bu yıkım; içsel bir yolculuk, egoyu parçalayan bir deprem ve gerçeklik algısını zayıflatan bir süreçtir. Bu ruhsal dönüşüm mevsiminde ne olduğumuzun ya da ne olacağımızın çok farkına varamayız. Naif duygular eşliğinde pembe bir masalla başlayıp, gri bir hikayeye dönüşen trajik bir yol hikayesi. Sonunda ise yaşadıklarımdan öğrendiğim çok şey var diyerek, o kafamızdaki sorulara anlam yükleriz.

Böyle, öyle, şöyle tarifsiz bir şey aşk. Yaşamadan anlam yüklemek çok zor kısacası..

The Cure - Love Song

Günün Deliliği


Sevdim, yitirdim sevdiklerimi. Bu darbeyi yiyince çıldırdım, çünkü bu bir cehennem. Ama tanığı olmadı çılgınlığımın, şaşkınlığım görünmedi, ta içimdi çıldıran. Arasıra öfkelendim. Niye böyle sessizsin diyorlardı bana. Oysa tepeden tırnağa yanıyordum; geceleyin koşturuyordum sokaklarda, uluyordum; gündüzleyin sessiz sessiz çalışıyordum.

Az sonra dünyanın çılgınlığı boşanıverdi.

Mutlu Pazartesiler...

Desert Hearts - DSR

28.07.2013

Sonsuz ve Öbürü


En değerli vakitlerinizi bana ayırdınız
sağolunuz efendim
gökyüzünün sonsuz olduğunu bana öğrettiniz
öğrendim
yeryüzünün sonsuz olduğunu öğrettiniz
öğrendim
hayatın sonsuz olduğunu öğrettiniz
öğrendim
zamanın boyutlarının sonsuzluğunu
ve havanın bazen kuşa döndüğünü öğrettiniz
öğrendim efendim

ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz
efendim
baskının zulmün kıyımın açlığın
bir yerlere kıstırılıp kalmanın susturulmanın
aşk mutluluğunun ve eski hesapların
aritmetiğin bile

bunları bulmayı bana bıraktınız
size teşekkür ederim...

"Turgut Uyar"

Still Corners - Endless Summer

Görkemli Kaybedenler milli marşı


Bu sene One Love Festival programında olup, dünya gözü ile izlemeyi kılpayı ile kaçırdığımız New Order, geçtiğimiz günlerde Live at Bestival 2012 adlı 13 parçalık bir konser albümü yayınladı. Tüm New Order hit'lerinin eksiksiz yer aldığı albümün en güzel anı ise, Görkemli Kaybedenlerin milli marşı olan Love Will Tear Us Apart'tı.

Ne güzel olurdu İstanbul semalarında hep bir ağızdan Love Will Tear Us Apart'ı söyleyip, Ian Curtis ruhuna saygı duruşunda bulunmak. Umarım yakın bir tarihte bu ana tanıklık ederiz. Seni özlüyoruz kayıp çocuk Ian Curtis...

22.07.2013

Ah Muhsin Kanadıkırık Ah...


"Nasılsınız bakalım? Suyu görünce kendinize geldiniz değil mi? Efendim?...Ne dediniz? peki başüstüne. Bir daha müziğinize zamanında başlarım..Ya siz? Siz nasılsınız Sevda Hanım? Bunlar duymasın ama Safiye Ayla'yı sizin için çaldığımı bilin..Size özel bir ilgi duyduğumu bilmenizi isterim..."

"Çiçekler ölmüş..Hepsi. Eskiden bir yer ayarlardın, güneşi iyiyse yerini de sevdiyse ne biçim açardı. Şimdi güneş aynı, ışık aynı, yer aynı...Suni gübre istiyorlar, 1-2 gram potas koyunca bir coşuyor namussuzlar ama sonra. Ölüyorlar..."

Yukarıda replikler çiçeklerle konuşacak kadar naif bir yüreğe sahip Muhsin Bey'e ait. Benim çocukluk kahramanım ne Süpermen, ne Örümcek Adam, ne de Kaptan Amerika idi. Benim kahramanım bu ince yüreğe sahip Muhsin Bey'di. Her zaman en sevdiğim Türk Filmleri listesinde bir numarada yer alan Muhsin Bey 1980 sonrasında değişen Türkiye'yi anlatıyor. Herakleitos'un "Değişmeyen tek şey değişimdir" sözünü doğru çıkarırcasına değişen değerleri, yitip gidenleri ve onların yerlerine gelenleri anlatan bir doruk noktası. Ne tuhaf değil mi şimdi biz bu değişime "gelişme" diyoruz, değişimin beraberinde gelen yozlaşma, kirlenme ve yok olmayı görmezden gelerek.


Yönetmenliğini ve senaryosunu Yavuz Turgul'un yaptığı Muhsin Bey; ömrünün hazan mevsimini yaşayan, işleri hep ters gitmiş, turnayı hiç bir zaman gözünden vuramamış, Klasik Türk Müziği sevdalısı, bunun tersi olarak arabesk müzikten nefret eden, yel değirmenlerine karşı duran müzik organizatörü Muhsin Kanadıkırık ile Urfa'dan gelen yanık sesli türkücü adayı Ali Nazik'in hikayesini anlatan bir film. Turgul'un hikayede iki müzik türünün çatışması üzerine kurduğu film aslında o dönemde yaşama yansıyan topyekün bir değişim ve kültürlerarası çatışmaya tanıklık ediyor. Büyük sevdalar, dostluklar yerini çıkar ilişkilerine bırakmış. Kolay yoldan para kazanmak devrin dillere dolanan anahtar sözcüğü olmuştur. Tek arzu edilen hangi şart altında olunursa olsun kolay yoldan zengin olmaktır. Emek, bilgi, alınteri, saygı gibi kavramlar tarihe karışmak üzeredir. Değişen zihniyete paralel olarak, bir şehrinde çehresi değişmektedir. Tarihe tanıklık eden eski Beyoğlu binaları yıkılır, yerlerine iş merkezleri ve otoparklar yapılır. İşte böylesi bir dünyada bildiğinden taviz vermeyen tek insan Muhsin Bey'dir. İnandığı değerler uğruna hapise girmekten bile çekinmez. Fakat Ali Nazik, kurulmakta olan yeni düzeni temsil eder. Başlangıçta saf ve temiz olan bağrı yanık Anadolu delikanlısı kısa yoldan şöhret olma yolunu seçerek Muhsin Bey'i hayal kırıklığına uğratır.

Muhsin Bey hapisten çıktığında karşısında uğruna kendini ateşe atmaktan çekinmediği Ali Nazik yerine şan şöhret sevdalısı bir arabeskci bulacaktır. Asıl soru burada başlar. "Kazanan" ve "kaybeden" kimdir aslında? Bu sorunun cevabı şu replikle veriliyor aslında;

Ali Nazik : "Agam kusura kalma kendimi kurtarmam gerekti"
Muhsin Bey :..."Kurtardın mı bari?"

Film zaman zaman yarı belgesel bir anlatıma girerek filmin gizli başrolünü oynayan dönemin İstanbul'unu çok güzel bir şekilde anlatıyor. Tüm incelikleri ve güzellikleri ile kapanan bir devre şahit oluyoruz. Beyoğlu'nun arka sokakları, müzikholler, figüranlar kahvesi, dönemin ses yarışmaları ve yavaş yavaş ivme kazanan arabesk kültürü. Samimi ve naif anlatımı, Atilla Özdemiroğlu'nun film için yapmış olduğu müzikleri, özenle çizilmiş karakterleri, mekan kullanımı, akıcı senaryosu ile Muhsin Bey Türk Sinema tarihinde bir doruk noktası olmaya devam diyor.


"sen beni öpersen belki de ben fransız olurum

şehre inerim bir sinema yağmura çalar"

Ah Muhsin Ünlü Ah....


Baba Zula - Bir Sana Bir De Bana

İlhan İrem - Yazık Oldu Yarınlara

Dünyanın en pahalı fotoğrafı


Alman fotoğraf sanatçısı Andreas Gursky'nin 1999 tarihli yukarıdaki fotoğrafı, geçtiğimiz senelerde açık artırmada 4.3 milyon dolara satılmıştı. Rhein II adlı fotoğrafın bugüne dek satılan en pahalı fotoğraf olduğunu hatırlatalım.

Andreas Gursky özellikle insanlığın endüstriyel bileşenlerinin şehir yaşantısında ortaya çıkardığı sonuçları belgelediği çalışmaları ile tanınıyor. Peki ben bu fotoğrafa bu kadar para verir miyim. Cevabım hayır olurdu....


CocoRosie - Child Bride

18.07.2013

Bağzı Şeyler


Mevsim yaz. Malum sene çok yoğun geçti. Çalıştık, tomalandık, gaz yedik, direndik ve yorulduk. Özellikle yaz zamanı Ankara çekilmezliğin başkenti oluyor. Haliyle bana da biraz müsade demek gerekiyor. Hazırlıklar tamam. Önce biraz güneyde yolların sesine kulak vereceğim. Sonra huzurun gizli yerleşkesi Bozcada. Son olarak Postkolik Dergisi adına Macaristan'da Sziget Müzik Festivali'ni izleyeceğim. Budapeşte'de Tuna nehrinin ortasında Obudai adasında yapılan Sziget kesinlikle Avrupa'da yapılan en iyi müzik festivallerinden bir tanesi. Festivalde kimler var diye soruyorsanız; ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Liste çok uzun ve müthiş. O yüzden ayrıntıları dönüşte paylaşacağım..


Bazen kaybolmak iyidir. İnsan kendisini en güzel, kaybolduğu zamanlarda bulabiliyor. Şairin dediği gibi; Dünyanın ayakkabılarını çıkarırız... Yakmalıyım sigara yakarım... Söner sigaram gevezelikten... Ve Afrika'ya koşmaya başlarız...


Kendinize iyi davranın ve en kötü gününüz mutlu bir Pazartesi gibi olsun.. Umarım tekrar karşılaşırız.... Sizleri seviyorum...

Asu Maralman - Bağrı Yanık Dostlara

Postkolik artık iPhone ve iPad’de


Postkolik okurlarına güzel bir haberimiz var. Birinciblog.com ekibi tarafından hazırlanan Postkolik, altıncı sayısıyla birlikte artık Apple Store raflarında! Kısa zamanda önemli bir okuyucu kitlesi yakalayan Postkolik, şimdi birkaç dokunuşla iPad ve iPhone üzerinden kolaylıkla erişilebilecek. Hemen belirtelim; Postkolik önümüzdeki aydan itibaren Android işletim sistemli tablet ve telefonlardan da okunabilecek.

Postkolik’in mimari Birinciblog.com ekibi olarak geriye dönüp baktığımızda, altı ay gibi sürede çok önemli işler başardığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Belki takip etmişsinizdir, geçen süre boyunca birçok gazete ve internet sitesi Postkolik’i “Kalıpların dışına çıkan dergi” olarak tanımladı; gittikleri mekanlarda Postkolik’le tanışan okurlar beğenilerini sosyal medya üzerinden sıklıkla paylaştı.

İlk günden beri istediğimiz de tam olarak buydu: Kalıpların dışına çıkmak.  Eğlenceli bir dergi bulamadığımız ve geleneksel dergicilik anlayışından son derece sıkıldığımız için Postkolik’i kurmuştuk. Altı ay içinde aldığımız yol, ne kadar haklı olduğumuzu ve doğru bir iş yaptığımızı da göstermiş oldu.



İnanıyoruz ki Postkolik’in Apple Store’da yerini alması bizim için önemli bir viraj olacak. Hatırlarsanız, ilk sayımızı 7 bin adet basmış ve şu anki dağıtım ağımızın neredeyse yarısıyla dergimizi okurlarla tanıştırmıştık. Üçüncü sayımızdan itibaren baskı adedimizi 15 bine çıkarırken, daha geniş ve kapsamlı bir dağıtım ağına da ulaştık…

Postkolik, halen İstanbul’un en popüler mekanlarında, dolu ve farklı içeriğiyle ziyaretçilerin keyifli zaman geçirmesi için bekliyor.

Hala bulamayanlar, İstanbul dışında olanlar ise artık iPad ve iPhone üzerinden Postkolik’i okuyabilecek. Üstelik çok daha zengin bir içerikle! Bu sayımızda Postkolik’in basılı versiyonu 40 sayfa iken, iPad ve iPhone’lar için tam 48 sayfa...

The Melancholy Death Of Oyster Boy



kibrit kız pek hoştu
çöp oğlan perişan halde!
endamına kapıldı:
"ateşlidir herhalde!"

kibrit kızla arası
aşk ateşiyle doldu.
bizim sevdalı oğlan
yandı bitti kül oldu.



The Concretes – Good Evening

Common People


Efsane grup PULP ve onların eskimeyen şarkısı Common People'ın yine unutulmayan bir isim William Shatner (aka Captain Kirk) tarafından yapılan yorumu. Kaptanın seyir defteri yıldız tarihi bilmem kaç, bugün Pandora gezeninde piknik yaparken çok sevdiğim dostum Jarvis Cocker'ın grubu Pulp'ın Common People parçasını cover'ladım. Ve dedim ki kendi kendime ;

"ben ne güzel işerim güneşe karşı
arkamda medrese duvarı önümde çarşı"

William Shatner & Joe Jackson - Common People



16.07.2013

Girls & Boys


Kapı altından giren soğuk misali, dünyanın hiçbir zaman çözümü olmayan ilk ve tek çok bilinmeyenli denklemidir kadın ve erkek ilişkileri. Kadın asla anlaşılmıyorum, erkek anlamıyorum der sürekli bozuk bir saat gibi.

Tüm zamanların en büyük brit-pop marşlarından biri olan Girls & Boys, Fransız çapulcu Yuksek'in elinde yüksek tesirli bir bombaya dönüşmüş. Adı üstünde adam Yuksek.... 

 

Her gün isyanım var


Yaşadıkları dönemin bir kısmı arabesk müziğin yasaklı yıllarına denk gelen Barbaros Akbulut önderliğindeki İstanbul Arabesque Project Her Gün İsyanım Var isimli albümlerini 2010 yılında çıkarmıştı. Albüm arabesk'in en parlak dönemlerinden seçilmiş tabiri yerindeyse bol acılı parçaların yanısıra grubun albüm içinde sırıtmayan kendi parçalarından oluşuyor. Son dönemde yapılan arabesk'in modernize edilme çabaları içinde en dengeli ve sahici işlerden biri olarak dikkat çekiyor. Ayrıca solist Pınar Seda Günday'ın müthiş sesi bu projenin en güzel kozlarından biri.

İstanbul Arabesque Project - İkimiz Bir Fidanız

Ben geldim gidiyorum


Metin Akdemir imzalı ve İstanbul'un sesleri üzerine bol ödüllü bir kısa film. Şairin dediği gibi;

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.



ben geldim gidiyorum / I've come and I am gone by metin akdemir from metin akdemir on Vimeo.

15.07.2013

Sahibinden satılık Zürefa!


Ankara Büyükşehir Belediyesi, Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan hayvanat bahçesindeki birçok hayvanı barınaklarda yer yok bahanesiyle satışa çıkartıyor.

Hayvanlara biçilen değerler ise şu şekilde belirlenmiş:

Zürafa 220 bin TL, zebra 66 bin TL, kaplan 22 bin TL, aslan ve puma 11 bin TL, ayı 2 bin 420 TL, vaşak-tilki-çakal 2 bin 200 TL, maymunlar 2 bin 200 TL, kızıl geyik 4 bin 950 TL, Ankara keçisi 220 TL, lama 16 bin 500 TL, deve 3 bin 850 TL, rakun bin 375 TL, kanarya 50 TL, tavus kuşu 302 TL, akvaryum balıkları 6 TL, köpekler 150-440 TL...

Ne diyelim garip bir ülkede yaşıyoruz ve hayvan sevmeyenlerden insan sevmesini bekliyoruz. Yatacak yeriniz yok! 
  
Suede - Animal Nitrate

Peripheral Visionaries


Birşey onun ruhunda derin iz bıraktı. İlk insan kendi uzun çığlığını duyarak; şaşkınlık, korku ve arzunun çığlığını duyuncaya dek tutku ve öfkeden doğan ilksel bir duygu onun ruhunda birşeyler yükseltti. İlk insan duygularını konuşmadı. Onları, zamanı ve sesleri ağır ağır uzatarak, duygularının devamı boyunca şarkı olarak söyledi.


Young Galaxy - Peripheral Visionaries


Yakın geçmiş: Black Kids


Yıl 2006. Florida'da kurulan 5 kişilik Black Kids, vokalde Reggie Youngblood, synthesizer ve geri vokallerde kardeş Ali Youngblood, basta Owen Holmes, davulda akıcı ritimleriyle Kevin Snow, geri vokallerde ise grubun en marjinal görünüşlüsü Dawn Watley'den oluşuyor. Hikaye oldukça basit: Sinsi yetenek avcılarının takip ettiği festivallerin birinde sahne alıyorlar ve gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Özellikle henüz albüm çıkmadan dillere dolanan 'I'm Not Gonna Teach Your Boyfriend How To Dance With You' parçası bu süreci hızlandırıyor.


Black Kids müziği, özellikle 60'lar pop anlayışı üzerine inşa edilmiş, new wave destekli postmodern disko şarkıları olarak tarif edilebilir. Bu tanım doğrultusunda bizlere yeni bir keşif yapmayan Black Kids, tanıdık seslerden güzel bir kolaj çalışması sunuyor. Her ne kadar Amerikalı olsalarda, yaptıkları müzik bizlere Britanya sularından Human League, ABC, OMD, Monaco gibi isimlerden güzel kesitler sunuyor. 

Sözün özü; Black Kids sevmek için, '80'lere ait synth seslere gönül vermek' ve 'popüler olan kötüdür' gibi bir saplantıya düşmemek yeterli sanırım.

Black Kids - I'm Not Gonna Teach Your Boyfriend How to Dance With You

Hayat!


Hayat absürd. Bir paradosk. Bir çelişki. Neden kahramanız ki biz? Çünkü hayatın ne kadar absürd olduğunun farkında olmamıza rağmen onu yaşamaya devam ediyoruz. Bu absürdlüğün adını koyabilenler, kurtuluşumuzun farkındalıkta yattığının bilincindeler. Hayatın anlamsız olması onun değersiz olduğunu göstermiyor.

Hayat değerli bir şey ve bu değer, bizim özgürlüğümüz, tutkumuz, başkaldırımız ve sevgimizde yatıyor. Başa çıkılması gereken esas şey, her fikri, her görüntüyü özel hale getirmek. Geçmiş yok, gelecek yok; sadece içinde bulunduğumuz an var. Anı yaşa, çünkü elindeki tek sonsuzluk içinde bulunduğun an....

Günün dinleme önerileri:

- The Rolling Stones "Play With Fire"
- My Morning Jacket "Rocket Man"
- Young Dreams "Fog Of War"
- Desire "Tears From Heaven"
- The Antlers "Drift Dive"

Günün filmi:


"Hedwig And The Angry Inch" Yön: John Cameron Mitchell (2001)

2001 yapımı Hedwig And The Angry Inch bir çeşit müzik biyografisi denebilecek keyifli bir film. Kısaca filmin öyküsünü özetlemek gerekirse Doğu Alman transseksüel punk-rock yıldızı ve grubu mütevazi bir Amerika turnesine (aslında sefil barlarda çalmaktadırlar) çıkar. Bir yandan Hedwig’in kendi ağzından hayat hikâyesini dinleriz bir yandan da onun bestelerini çalıp Amerika’ya kaçtıktan sonra meşhur olan eski erkek arkadaşı Tommy “Gnosis”in izini sürmesini izleriz. Hedwig bir yanda kalp kırıklığı diğer yanda da intikam tutkusu arasında bocalamaktadır. Keyifli diyalogların filme ustaca yedirildiği tam anlamıyla müzikal ve görsel bir şölen vaat ediyor Hedwig And The Angry Inch.

Mutlu Pazartesiler...

Bedroom – Falling

Death In Plains – The Other Side Of Mt. Heart Attack

13.07.2013

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler


Bugün 13 Temmuz. 2002 yılının bu sıcak yaz gününde, İkinci Yeni’nin en büyük isimlerinden, “yalınayak şiir”in babası mülksüz ve itaatsiz şair Ece Ayhan bu dünyaya gözlerini kapadı. Ece Ayhan, 1931 yılının Eylül ayında Datça’da dünyaya geldi. Ailenin ikinci çocuğudur. Ortaokul ve liseyi parasız yatılı okur ve bu yıllar mısralarına şu şekilde yansır.

“Aldırma 128! intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek…”

Üniversite eğitimini Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamlar. 1959 yılında Mülkiye’den mezun olur. Kaymakam olarak Sivas’ın Gürün ilçesine atanır. Fakat devlet memurluğu ona göre değildir. Tüzüklerle çarpışmaktan yorulmuştur artık. Ruhunu boğan bu memuriyet hayatından istifa eder ve çok sevdiği İstanbul’a yerleşir. İki sene sonra ise 1962 yılında evlendiği eşi Deniz Hafize Hanım’ı kaybeder.


İlk şiiri 1954’te Türk Dili Dergisi’nde yayımlanır. Dili kendine özgü, kapalı, çağrışım ve göndermlerle doludur. Ece Ayhan, mor olarak tanımladığı şiir rengiyle İkinci Yeni’de farklı bir kulvar açar kendine. Edip Cansever şöyle tanımlar onun şiirini: “Kendine sürgün, adresi olmayan bir yaratık.”

Ece Ayhan ‘anlaşılmaz olarak nitelenen şiirini tarif etmek için bir keresinde şöyle demişti. “Bir gün yengeçler bakarlar ki bir yengeç, adam gibi doğru dürüst yürüyor; sarhoş sanmışlar onu.”

Ne diyordu Ece Ayhan ‘Mor Külhani’ şiirinde;

“Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşının mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”

Ece Ayhan 1974’ten ölüm tarihine kadar, beynindeki tümör’ün yol açtığı hastalıklarla mücadele etti. Hayatı boyunca zengin olmadı. Hep ekonomik sıkıntılarla boğuştu. Son olarak İzmir’de bir huzurevine yerleşti ve herşeyi zamana bırakarak hayata veda etti…

Gideceğimiz yol


Gideceğimiz yolu hepimiz biliyoruz. Fakat yol uzadıkça ayrıldığımız alem, bizi her günden biraz daha meşgul ediyor. Şimdi onu kimliğimizde gittikçe büyüyen bir boşluk gibi duyuyoruz, biraz sonra, bir köşede bırakıvermek için sabırsızlandığımız ağır bir yük oluyor. İrademizin en sağlam olduğu anlarda bile, içimizde hiç olmazsa bir sızı ve bazen de, bir vicdan azabı gibi konuşuyor...

Bunalım - Yollar

12.07.2013

Çıplak Ayaklı Gece


Hepimiz gençtik; yaşlı olanlarımız da vardı aramızda ama hepimiz gençtik. Onlar, insanları, çiçekleri, karıncaları, kuşları, balıkları ve yıldızları öldürmek için çıkmışlardı sokağa. Hepsi yaşlıydı; genç olanları da vardı aralarında ama hepsi yaşlıydı. Ve hepsi silahlıydı. Çeşit çeşit sustalılardan otomatik tabancalara kadar iyice kuşanmışlardı silahlarını. Bir köşe başında bekliyorlardı bizi. Bekledikleri yerde karşılaştık. Belki daha elverişli bir köşe başı ve daha uygun bir zaman bulunabilirdi ama bu karşılaşma kaçınılmazdı.

Çatışma uzun sürdü. Karanlık bir dönemin bitişinden karanlık bir dönemin başlangıcına kadar. Yenilmiştik. Yenileceğimiz belli değildi ama çok da şaşırmadık. Şimdi kaçıyorduk işte. Yakalanmamak için, yeniden dövüşebilmek için kaçıyorduk. Belki de bastığımız bu ham toprak İstanbul'un karanlık, suskun sokaklarıydı. Bırakıp geride karımızı, çocuğumuzu, basılacak evlerimizi terk ediyorduk. Sıcacık, dost bir evin özlemi en çok böyle zamanlarda çöker insanın içine.

"Ahmet Ümit"

Ahmet Kaya - Yalan da Olsa

Pearl Jam yaşıyorum dedi


Özellikle 90'lı yıllarda Jeremy, Black gibi şarkılarıyla bir neslin umutlarına dinamit koyan Pearl Jam yeni bir albüm hazırlığı içerisinde. Yeni albüm Lightning Bolt ismini taşıyor ve 13 Ekim'de yayınlanacak. Geriye tek soru kalıyor grunge müzik bir dönem için efsaneydi, şimdi aynı etkiyi yaratır mı? Cevabı Hakan Peker veriyor:

Bir efsaneydi,efsaneydi senle beraber olmak
Gözlerinde buluşup ellerine dokunmak
Saatlerce uzanıp hep yanında kalmak
Bir efsane senle beraber olmak...




Pearl Jam - Mind Your Manners

11.07.2013

Tell Her No


The Zombies grubunun 1965 tarihli Tell Her No isimli hit parçasına son zamanların yükselen değeri Denver'lı ikili Tennis tarafından yapılan nefis cover. İnsanın kendini sokaklara atıp Yes Yes diye bağırıp çağırası geliyor.

Tennis - Tell Her No (The Zombies Cover)

Love & Music



Şehirler değiştiriyorum Olric,
"içimden şehirler geçiyor, sen her durakta duruyor, inmiyorsun"lara takılıp kalıyorum...
Şehirler değişiyor Olric, ben değişiyorum,
değiştikçe kanıyorum...



Piano Magic - Love & Music

Ümit Besen ile rakı masası


Tertemiz aşkların gönüllü sponsoru Ümit Besen, Kia’nın iftiharla sunduğu Akustikhane projesi için Elvis Presley’den My Boy’u cover’ladı. Ortaya Ümit Besen'in dertli org dokunuşları eşliğinde, bol kederli bir rakı masası çıktı. Hatıralar eşliğinde ilkokul, ortaokul, lise aşkları, okul yolları derken evin yolunu şaşırdık. Büyüksün Ümit Baba...
Nikahına beni çağır Elvis, istersen şahidin olurum senin. Bu adam kim diyen olursa, eski bir dost dersin...

 

Hayalet Oğuz


Bugün tanımadığım bir yatakta uyandım yeni bir güne. Bir bayram durgunluğu var İstanbul'un üzerinde. Martıların gergin çığlıkları eşliğinde balkona çıkıp bir sigara yakıyorum. Haliç'den gelen deniz havasını içime çekiyorum. Bir şehirdesin ki kimse seni tanımaz. Birden sen sokağı dönüyorsun balık pazarının köşesinden. Arkandan Hayalet Oğuz'un ruhu. Sımsıkı sarılıyorum sana. Her sarıldığımda ilk seferindeki gibi dünyayı kucaklıyorum sanki.

Hayalet Oğuz, 60'lı ve 70'li yıllarda İstanbul'da, bohem hayatının içinde önemli bir ad olarak yaşadı. İncecikti. Gerçek bir mülksüz ve malsızdı. Ne evi, ne de tek bir sandalyesi oldu; resmi dairelere girip çıkmadı; cebinde dolaştırdığı kitapları ya bir dostundan almıştı ya da biraz sonra bir başkasına verecekti. Çeviriler yaptı, birkaç şiir yazdı. Kara gözlüklerinin arkasından dünyayı ve çevresini izledi. İçki masalarının, edebiyat toplantılarının , caddelerin ve sokakların arasından geçip sessizce gitti. Ölümü ani oldu. Cenaze namazı Şişli Camii'nde kılındı. Avlu şık insanlarla doluydu. Bir Ramazan günüydü ve herkes sigara içiyordu. Hoca anons yaptı "Ramazan günü sigara içilir mi?" diye.


Mike Oldfield - Get To France

My Bloody Valentine - Swallow

10.07.2013

What A Beautiful Day


Bu şarkıyı ilk duyduğum dönemlerde bir yandan dünyanın değişebileceğine inanıp, diğer yandan bir paket 216 sigası yanında bir fincan kahve ile mutlu olmayı becerebiliyordum. Kerouac'un yolu, Bilge Karasu'nun kedileri, Tezer'in ızdırapları, Pavese'nın kadınları arasında sessizce yabancılaşırken tek başıma dünyayı karşıma almak istiyordum. Şimdi ise "keşke yalnız bunun için sevseydim seni" bile demek gelmiyor içimden. Ama biliyorsun başka bir yaşama tutunmak lazım, en azından bir köprünün paslı korkuluklarına...


Levellers - What A Beautiful Day


Düşler diyarı: Postiljonen


İsveç'in o naif pop anlayışının son meyvelerinden biri Postiljonen. Bu grubu biraz tanımak ve referans isteyenler için şöyle bir tanımlama yapayım. Dream pop potasında eritilmiş bir tutam M83, Beach House ve Twin Shadow. Biraz ürkekçe, ama bir o kadar da özgürce. Bütün yıldızlara uzak, uzak bir yıldıza yakın...


Bu da mı gol değil? söyleyin bu da mı gol değil? 

Postiljonen - Atlantis

Zamanın ötesinde bir dahi: Nikola Tesla


Bugün insanlık tarihinin en tuhaf ve yaratıcı bilim adamlarından biri olan Nikola Tesla’nın 157’nci yaş günü. Alternatif akımdan, mikrodalga fırına, floresan lambadan hızölçere bugün hayatımızda olan 700′ün üzerindeki buluşun mimarı olan Nikola Tesla, modern dünyada evlerde ve ofislerde kullanılan tüm elektrikli aletlerin babası olarak isimlendirilir.

Tesla, 10 Temmuz 1856’da Hırvatistan’da, papaz bir baba ile okuma yazma bilmeyen bir annenin beş çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Babasının papaz olmasını istediği Tesla, annesinin ondaki dehayı görmesi üzerine kendisini bilime adadı. Tesla, kullanılan icatları kadar kullanılmayan fikirleriyle de bilim çevrelerinin ilgisini çekmiş bir kişidir. Özellikle doğanın enerjisini kullanma fikri çalışmalarının temelini oluşturdu. Elektriğin hava yolu ile kablosuz olarak taşınması ve insanların elektriğe “para ödememesi” gibi günümüzde dahi ütopik gelen fikirleri olan Tesla, bu fikirleri ütopya olmaktan öteye taşımış ve ABD’de yaptığı deneyler ile elektrik akımlarının kablosuz olarak iletilebileceğini ispatlamıştır. Zaten ileride Niagara Şelalesi’nin enerjisini kullanılabilecek bir forma sokmak isteyecek ve ilk hidroelektrik santralini kuracaktı. Nikola Tesla’nın icat ettiği hidroelektrik santrali sistemi günümüzde birçok ülkede hala kullanıldığı gibi, Niagara üzerindeki ilk santral hala çalışmakta ve ABD ile Kanada’ya elektrik vermeye devam etmektedir.

Tesla kendi dünyasında, insanlardan uzak yaşayan asosyal bir insandı. Hayattaki en iyi arkadaşları güvercinler oldu. 86 yaşında, bir otel odasında yalnız ve beş parasız bir halde kalp yetmezliğinden öldü. Hatta öldüğü 3 gün sonra ancak fark edildi. 


Genç mühendis Tesla, 1882’de Edison’un Paris şirketlerinden birinde çalışmış daha sonra New York’a giderek Edison tarafından elektrik mühendisliği yapmak için işe alınmıştır. Bu noktadan sonra Tesla ile Edison arasında akımlar savaşı başlamıştır. O yıllardan Edison doğru akımla aydınlatma üzerine çalışıyordu, fakat dağıtım sistemi yetersiz kalıyordu. Edison, bu sorunu çözmesi için Tesla’ya bir miktar ödenek teklif eder. Tesla, bu sorunu çözer ancak Edison bu parayı ödemez. Edison’a göre Tesla’nın alternatif akım sistemi sadece bir zaman kaybıdır. Bunun üzerine parasını alamayan Tesla istifa eder. New York’ta bir süre parasızlıkla boğuşan Tesla, daha sonra bir işadamı sayesinde çalışmalarına devam eder. Daha sonra geliştirdiği bu altenatif akım sisteminin patenti 1 milyon dolara Westinghouse firmasına satılır. Fakat bunu gururuna yediremeyen Edison bu projeyi karalamaya çalışır. Elbette zaman Tesla’yı haklı çıkarır. Günümüzde hala onun sisteminin kullanılması bu savaşın kazananı net bir biçimde ortaya çıkarır.


Nikola Tesla, daha sonraki çalışmalarında sınırları aşmaya başlamıştı. Uzaktan radyo dalgaları ile yaptığı çalışmalar Mors koduyla yapılan haberleşmeden daha ileri gitti. 1898′de New York şehrinin Madison Parkı’nda alanın ortasına büyük bir tank koydu ve suyla doldurdu. Bu küçük gölün üzerine, yüzmesi için, 1 metre uzunluğunda anten direği olan bir tekne koydu. Teknenin içinde bir radyo alıcısı vardı. Nicola Tesla, seyircilerin isteği doğrultusunda ileri gitme, sağa veya sola dönme, durma, geri gitme, ışıkları yakıp söndürme gibi çeşitli şeyleri uzaktan radyo kontrol sayesinde yaptı. Unutulmaz gösteri tüm seyircileri hayran bıraktığı gibi günlük gazetelerin ön sayfalarında yer aldı. Bu buluş temel alınarak günümüzde uzaktan kumanda ile kontrol edilebilen uzay mekikleri, uydular ve çeşitli silahlar geliştirilmiştir. Günümüzdeki uzaygemisi uzaktan kumanda merkezleri Nikola Tesla’nın yöntemini uygulamaktadır.Tesla, artık buluşlarını bir sihirbaz edasıyla tanıtıyordu. Tesla bu dönemde art arda birçok patent aldı. Bu kadar hızla alınan patent serisinin eşi görülmemişti. Fikirler ilginç ve bir o kadar farklıydı, bir çelişme ya da bir tahmin yoktu. Dünya çapında telsiz sistemi ve iyonosfer tabakası ile ilgili çalışmaları çağının çok ötesindeydi. 


İkinci dünya savaşı sırasında buluşlarının kitle imha silahlarına dönüştürülmesinden korkuldu. Son dönemlerinde borç batağı içerisinde ölümü beklemeye başladı. 100 yaşına gelince zihnindeki her şeyi insanlarla paylaşacağını söyleyen Tesla’nın ömrü buna yetmedi. Hayatı boyunca asıl amacı enerjinin kablosuz transferi olan bu dahinin, bir keresinde 20 ampulü kablosuz yakabildiği kayıtlara geçmiştir.

Tüm hayatını insanlığa adayan, hiç evlenmeyen, en iyi dostları Amerikan yazar Mark Twain ve güvercinler olan bu eşsiz bilim insanına hak ettiği değer gerek geçmişte gerek günümüzde tam anlamıyla verilmemiştir. Bu dahi tutunamayanın nedense ismi ders kitaplarında nadiren geçer ve pek bilinmez. Hep bize öğretilen Edison ismidir. Elektrik lobisinin işi olsa gerek diyerek konuyu kısa keselim. Son olarak, Nikola Tesla’nın ölümünün ardından ABD hükümetinin çalışmalarına ait tüm dokümanlara el koyduğunu ve bu dokümanları “gizli belge” olarak inceleme altına aldığını hatırlatalım.

Firewater - Electric City
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...