31.01.2014

Herşey naylondandı o kadar


Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde.
Sözle, yazıyla, resimle ya da susarak..

Ruhumun derinliklerinde tedirgin bir boşluk diye başlar bazı cümleler. Düz, devrik, anlamlı, anlamsız.... İşte bunların hepsi koca bir yalan. İnsanlar o yalanlarla çevrelerine bir duvar örmeye çalışıyorlar sadece. Sanıyorlar ki güvende olacağım. Ama bilmiyorlar ki o yalanlar en ufak sarsıntıda yerle bir olacak. Dışarısı puslu artık ve içimde gözgözü görmüyor, biliyorum ki kaybettiğim derinlik kavramı, ciğerlerimi sıkıştıran yükseklik korkusuyla birleştiği an gözbebeklerim sayısız parçaya ayrılarak kafamın içinde dağılacaklar. "Herşey üstüste geldi" demek ne kolay kaçış yolu. Ne kolay "ben hissetmiyorum" demek. Kolaylıklar üstüne kurulmuş, naylon dünya. Siluetler, korkak ruhlar, sahte yüzler, yasak bedenler.. Geriye tek bir cümle kalıyor: 

Kolay gelsin..

Yeni Türkü - Maskeli Balo

Sınırlar


Bazen insanları anlamak, onların dünyasına girmeye çalışmak ne kadar zor oluyor. Camus'nün dediği gibi "kendi kendime de..dünyaya da yabancıyım..." tezinin en geçerli olduğu modern! bir çağda yaşıyoruz. Değerleri, sevgileri, anlamları kendi elimizle öldürüyoruz. Oysaki yaşanılacak bir yaşam, yürünecek kaldırımlar ve izlenilecek daha çok gün batımları var. Keşke bunların farkına bir varabilsek. Artık her insanın bir sınırı ve yüzölçümü var. Tıpkı şairin söylediği gibi;.


"İnsanlar da ülkelere benziyor
Sınırları var, yüzölçümleri
Yasaları var
Bayrakları, ilkeleri
Kimi dağlık bir arazidir.
Kimi kıraç
Kimi bereketli
Kimi dardır
Kimi engin göz alabildiğince
Kiminin sınırlarından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir.
Elini kolunu sallayarak girersin kiminden içeri
Sonuçta ne küçümse insanları
Ne de önemse gereğinden çok
Ama anlamaya çalış
Nedir ve ne kadar genişleyebilir yüzölçümleri..."


 
Patrick Wolf - Hard Times

30.01.2014

Çizgiülke


Çizgiülke, neşeli ve iyi huylu bir hükümdarca yönetilen bir adadır ve düz bir çizgiden ibarettir. Çizgi ülke vatandaşları kısa çizgiler (erkekler) ile noktalardan (kadınlar) oluşur ve bu kişilerin hareket ya da görüş alanları, içinde yaşadıkları dünya olan bu düz çizgi ile sınırlıdır. Çizgiülke'liler bu dar patikanın dışına çıkamadıkları gibi ziyaretçileri de yer açamaz ve birbirlerini geçemezler. Ufuklarının tamamı tek bir noktayla sınırlıdır ve kimse bu noktadan başka bir şey göremez. Bu yüzden Çizgiülke'lilerin cinsiyet ve yaşları yalnızca seslerinden anlaşılır.

"Hayali Yerler Sözlüğü"

The National - Fake Empire

Gülümse


Düşündüm de insan ömrü dediğin sayfalık hikaye, onu da olur olmaz şeylerle karalamak yanlış. Her şeye gülüp geçmek lazım. Onun için sen de gül, ama yalancıktan değil. Geçmişi, eskiden olanları, kalbinin sızısını, sevdiğin insanı falan her şeyi boşvererek gülmelisin. Gül hadi, güzel yüzüne gülmek yaraşır hemen şimdi. Bak, bak ben nasıl gülüyorum, dünya umurumda değil.

"Sadri Alışık"


 
Sezen Aksu - Gülümse

Hepsinden biraz işte


Koyu bir gecenin eşliğinde geçmişin ağırlığı ve acıyan yerlerin vermiş olduğu ruh hali. Yalnızlık ve acı hislerin en gerçekçi olanları. Ve sonunda bunların kaçılmaz sonucu; sıkıntı. Yalnızlık ve acı genelde insanları öldürmez ama sıkıntı insanın ruhunu kemirir. Tıpkı korku gibi. Gece bitse ve bir an önce sabah olsun istiyorum. Çünkü insan en çok sabahları özlermiş sevdiği kadını. Neden acaba? Basit aslında; insanlar kendileri uykuya bıraktıklarında tek başına kalırlar. Kiminle uyursan uyu aslında tek başına uyursun. Her insan uykusunda tek başınadır, sadece kimi zaman rüyalar ona klavuzluk yapar. İşte bu yüzden uyandıklarında o yalnızlığı bir an önce paylaşmak isterler. Ne diyordum ben; Evet insan en çok sabahları özlermiş sevdiği kadını.


Hatırlıyor musun? Bir serin Mayıs sabahı bir bankta bir simidi bölüşmüştük. Çay yoktu, peynir yoktu. Şimdi düşünüyorum da, simide büyük haksızlık etmişiz. Neyse, aslında o gün paylaştığımız bir simitten çok ötesiydi. Bizi acıtan ne varsa, o sabah ikiye bölmüştük. Tıpkı bir günahı bölüşmek gibi; yarı yarıya....Hepsinden biraz işte. Tıpkı aynı anda dört mevsime şahit olmak gibi...

Lafı uzatmıyorum. Şu ikiyüzlü dünyada yoksullar, zenginlerin daha çok zengin olması için çalışmadığı gün belki herşey düzelecek. Sen o güne kadar gülümsemeni eksik etme, senden başka bir şey istemiyorum. Yarı yarıya. Hepsinden biraz işte...

DJ Shadow - Six Days

29.01.2014

Zero


Bu günkü kısa filmimiz Christopher Kazelos tarafından yönetilen ve bir çok ödül de kazanmış Zero. Animasyon ayrımcılık hakkında. Zero'nun yaşandığı toplumda herkesin statüsüne göre bir numarası var. Kahramanımızın numarası ise Zero.

Direnişin bestecisi


Amerikan solu ve direniş deyince ilk akla gelen isimlerden biri olan folk efsanesi Pete Seeger, 94 yaşında hayata veda etti. 1919’da Manhattan’da doğan Seeger, müziği kadar aktivizmiyle de Amerikan tarihinde yeri doldurulamaz bir konumdaydı. 1950’lerdeki Cadı Avı sırasında hükümet tarafından kara listeye alınan isimlerden biriydi.


Seeger, folk ortamında ismini ilk olarak iki önemli grubun, The Almanac Singers ile The Weavers’ın kurucusu olarak duyurdu. Seeger, sendikacılık, ırk ve din ayrımı gibi konularda sesini yükseltmekten hiç çekinmedi. Bu yüzden kimi zaman kariyeri bitme noktasına geldi. Amerikan folk müziğin öncü isimlerinden biri olan Seeger özellikle Joan Baez, Bruce Springsteen gibi isimlerin yetişmesinde önemli bir rol oynadı. Zaten Springsteen, Seeger’ı “yaşayan Amerikan müzik arşivi” olarak nitelendirmişti. Ustanın "Where Have All The Flowers Gone" şarkısı, yıllar içinde bir direniş marşına dönüşmüştü.

Pete Seeger - Where Have All The Flowers Gone

28.01.2014

Bir sabah




Farklı bir şehirde gözlerimi sabaha açıyorum. Tivoli Tejo otelinin ışık dolu odasında uyandığımda denizi görebileceğimi nereden bilebilirdim? Öylesine bir ışık yoğunluğu hücum etmişti ki odaya, perdelerin neden bu kadar kalın ve kat kat olduğunu anlamakta gecikmedim. Lizbon bir güneş şehridir. Fakat ben şanslıydım. Baharın bütün şaşasıyla coştuğu günlere denk gelmiştim. Lizbon'un kafatası delen sıcakları henüz yükselmemişti. Perdeleri sonuna kadar sıyırdım, camları açtım. Denizin ufkunda titreşen buğulu havayı sonuna kadar içime çektim. Ve şehir aniden zamana ve seslere dönüştü.


Bir şehrin ancak kendine ait bir zamanı varsa şehir olduğunu hisseder. Şehrin zamanı önceleri sestir; ezan sesi, kilise çanı, saat kulesi. Sese kulak vermek, başını kaldırıp ya sesin geldiği yere ya da saate bakmak. Aynı anda başkalarının da aynı şeyi yaptığını bilmek. O yüksekçe yerde onlarla göz göze gelmek.

Bir sabah yedi tepeli bir şehre bakıyorum. Dik yokuşlar ve sarı tramvaylar. Sokakta genç kızlar ve genç oğlanlar. Ve aşk evreselsel bir kanun ama sabahın köründe bakkala ekmek almak için giderken birine sevdalanmak bizim buralara özgü. Tüm çıplaklığıyla bir şehre tepeden bakıyorum. Deniz mavi, gök mavi… İkisi arasında ben onlardan daha mavi…

Razorlight - In The Morning

Dilek Taşı'nı özlüyoruz


Ferdi Özbeğen'i bir sene önce bugün kaybettik. Her ölüm veda kokar, fakat bu ölüm çok fazla buruk ve duygusal oldu. 


Telsizle arkadaş aramak, elmor, video klipler, 33'lükler, Limasollu Naci, 0302 otobüsler, Eagles, Queen Flashdance, Gırgır, bir kalem, bir defter, bir silgi eşliğinde silinip giden yıllardı 80'ler. O yıllarda bir kuşak Ferdi Özbeğen'i, evlerde aile büyüklerinin üst üste yığılmış plak ve kasetleriyle tanıdı. Önce biraz merak ve korkuyla yaklaşılan bu albümler, sonraları duygusal boyutlara açılan kapıların altın anahtarı oldu. Yeniyetme delikanlılar sevdikleri kızlara pencere altlarında onun şarkılarını söylediler. Belki bu yüzden eli ağır kız babalarından çok fazla dayak yedi bu delikanlılar. Ama hakiki aşk böyledir; zor ulaşılır, kolay kolay kaybedilmez. O yılları Umut Sarıkaya bir yazısında ne güzel özetlemişti: "Ömrüm Tuborg Aile Çay Bahçeleri'nde çalınan Ferdi Özbeğen şarkıları hüznünde seyrediyordu.


Beat kuşağının öncü yazarlarından biri olan Jack Kerouach "Yolda" kitabının bir yerinde şöyle der: "Bense ilgimi çeken insanlar söz konusu olduğunda hep yaptığım gibi peşlerinden sürükleniyordum, çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki o mavi ışığı görenlere, "vay canına!" dedirten o sarı maytaplar gibi yanan, yanan, yanan insanlar." İşte Ferdi Özbeğen o eşşiz sesiyle ertelenmiş umutlara dair hikayeler anlatan o insanlardan biriydi.

Özlüyoruz seni Kaybedenler Kulübü'nün gönül insanı...

Ferdi Özbeğen - Dilek Taşı

27.01.2014

Çekip gitmek


Bitince, çekip gitmeli. Uzatmalarda gol atma hayaline kapılmadan, sessizce, efendice terk etmeli sahayı. İster bir iklim, bir şehir, ister bir aşk, bir insan, ister bir savaş, bir inanç olsun; yenilince, tüketince direnmemeli. Bırakıp gitmeyi, yaşanmış olanın güzelliğini korumayı bilmeli.

"Oya Baydar" 

 
Neko Case - Hold On Hold On

24.01.2014

Çünkü yolumu kaybettim


Yalanların seni çağırdığı bir yerden yazıyorum
Açlığa, susuzluğa dayanmak gibi değil bu aralar
Bu ihtiyaç hangi yoksunluktan çıktı, belli değil

Gün yine geceyle sona eriyor
Gündüz ve gece gerçek değil
Buralarda çok şey görüyorum
Gördüklerimi sana yaşatacağım

30 Seconds to Mars - End of All Days

Bazı Kadınlar


Bazı kadınlar vardır; boyutsuz zaman döngüsünde, zamansız şehirlerin akşamında ruhunuza Mesihlik yapar. Bazı kadınlar vardır; kayıp bir kentin denize açılan sokağında kaybolmaya benzer. Ve her şey bir mavi trenin vagonunda kurduğun o tarifsiz hayal ile başlar. Bazı kadınlar vardır; gözlerindeki Jean Seberg hüznü yüreklere işler. Yaşamak ve yaşatmak için çıldırırlar. Yıldızların altında, denizin ortasındaki o mavi ışığı görünceye kadar yanan, durmadan yanan tutkulu kadınlar.

Bazı zamanlar olur çok şey yitiriyormuşsun gibi gelir insana. Sorarsın kendi kendine: Üzgün müsün? 

- Hayır

Yaşamın o duyulmaz sesini hissediyor musun? 

- Evet

Mutlu musun?

- Evet

Gece yarısı aniden uyanır ve kendini sokaklara atmak istersin. Gecenin serinliği, toprağın kokusuna karışır. İşte o anlarda bazı kadınlar çok derin bakar, bakışları delip geçer ve ruha işler. Derin bir okyanusta vurgun yemiş sahilsiz bir dalga gibi.

Arzu, tutku, heyecan, gece, gündüz ve dolu dizgin atlar gibi koşan bir hayat. Aklın bir şarkıya ve bir kadına dayalı yılları üçer beşer atlarsın. Sonra kendi kendine dersin: “Hangi yıldayım?” İşte hepsi bu…Üstü kalsın…

Perfume Genius - Put Your Back N 2 It

Love Letter To Japan


Ateşten örülmüş uzun alevlerdir sevgilim, dolaşır yeryüzünü sarar beni. Ama sandıklarını değil, görmesini bilenleri sürükler ardından.

Bütün evliliklerin yalnızlıktan kurtulmak için yapıldığına inanamıyorum. Daha kutsal nedenleri vardır; yanılmıyorsam o Melek'de benim gibi düşünüyor. Evlenmenin nedeni yalnızlıktan kurtulmaksa ne elde edilebilir? Yalnızlığı yalnızlıkla birleştirmekten bir yuva kurulamaz. Birinin yalnızlığı ötekine yansır, karanlık gecelerde bile. Hele yalnızlığı bir silah gibi kullanmak daha da kötüdür.

Bak Milena, en çok seni seviyorum diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki," Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla "dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.

Dün seni gördüm düşümde...birbirimizi eritiyorduk durmadan, derken nasıl oldu bilmiyorum yanmaya başlıyorsun. Sonunda sen yoksun artık, yanan da, söndürmeye çabalayan da benim yalnız.

Milena'ya Mektuplar " Kafka "

The Bird And The Bee - Love Letter to Japan

Dünyaya Giden Tramvay



Öğle sonrası güneşi gerektiği gibi alçalmıştı gökyüzünde, rüzgar sertleşmeye başlıyordu, kısa soğuk bir öğleden sonrasının ardından çalkalanan umutlar ve tazelenen varlığıyla yaklaşan bir korkunun gelmişlik duygusu vardı ayaz bir Eskişehir akşamında. Bir akşamın üstünden günler geçtikten sonra bile söylenmemiş son sözler aklımdan çıkmadı. Kendi kendime söylendim. "Ben senin çarmıhında değilim, çöp kovan da."


The Apartments - Things You'll Keep

Vurulduk ey halkım


Bir türkü ki, evsizlere çatı olsun
açlara ekmek olsun
tutuklulara özgürlük gibi
hakkı yenmişlere hak

Bir türkü ki, kurulmuş sofra gibi
bırakabilirsiniz üzerine
ekmeğinizi, bardağınızı
yumruğunuzu
dirseklerinizi,
alınlarınızı,
umutlarınızı,
insanlık inancınızı,
bırakabilirsiniz
bir testi soğuk suyu
ve beş kırmızı karanfili

"Yannis Ritsos"

Bugün 24 Ocak ve Uğur Mumcu aramızda yaşıyor...


Selda Bağcan - Uğurlar Olsun

23.01.2014

Deli Kızın Türküsü


Bugün 23 Ocak. 1933 yılında Gülten Akın hayata gözlerini açarak, merhaba dedi...

Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine, konuşmasak
Anlasan.....

Sezen Aksu - Deli Kızın Türküsü

Seni seviyorum, sen de beni sevme


Seni seviyorum. Sen de beni sevme.
Bir portakal ağacının hayatı boyunca yetiştirdiği 18.000 portakaldan sonuncusu ol ve C vitamini olarak girdiğin vücuttan büyük bir fikir olarak çık; Esatir-i Yunaniye seni de yazsın.
Benim için… Bir zeytin fidanı dik, zamanla ‘ölmez ağacı’ olur adı; en az 3.000 yıl yaşar ve yaşadığı zaman boyunca da hiç kimseyi öldürmez. 
Benim için bir cümleden ibaret olacağına, işçiliğiyle göz kamaştıran bir ana fikir ol.
Eski balıkçılardan dinlediğin bir efsaneyi hatırla ve suyun altında burun buruna geldiğin bir orfozun gözlerine bakıp “Neden öyle büyük büyük bakıyor?” derken, suyun altında bir denizkızı gördüğü için öyle bakıyor olabileceğini düşün.
Kaz Dağı‘nın eteklerinde sakız reçeli, mor kekik, kuru incir, zeytinyağı, limon kekiği ve ada çayı satarak ailesini geçindiren ve okul masraflarını dahi kendisi çıkartan 12 yaşındaki bir çocuk ol.
Bir çocuk ol ve kafiyelere uyma.
Sigara tütününden deniz atı yap.
Senden daha iri cüsseli bir adamla güreş tut.
Adı “Sefil” olan mutlu bir fil çiz. 
Hava kararsın.

Assos antik kentine, “tarihi eser kaçakçısı” şüphesiyle tutuklanabileceğine aldırmadan, kapıları kapandıktan sonra tel örgülerinin altından sürünerek kaçak gir.
Tüm Athena Tapınağı senin olsun.
Hayatının en güzel manzarasına karşı o gece kırmızı şarap iç; yıldızlar altında Zeus‘a bir dal sigara kurban et.
Bir kitapçıya uğra ve daha önce okuduğun ve sevdiğin ve bu yüzden bir arkadaşına da okusun diye ödünç verdiğin bir kitabı, sana geri dönmeyeceğini bildiğin için yeniden satın al.
Bu kitabı bir başkası istiyorsa da, onun gözlerine baka baka o kitabı ver ona ki alnında kocaman kocaman harflerle ENAYİ yazsın.
Enayi ol çünkü bilgelik enayilikten doğar.
Enayiliğinle gurur duy; şark kurnazları için hayatın kontenjanı hiç dolmaz.
Gecekondularla onur duy.
Çünkü bugün saraylarda oturanların yaşaması için verilen her savaşta, o evlerde yaşayanların dedeleri öldüler. 
Gecekondularla onur duy çünkü gururla gösterilen şu apartmanlar denizinde, gecekonduların bahçelerinde halen en az üç kavak, beş erik ağacı, bir o kadar da sebze meyve ve çiçek sürüsü var. 
Köpeklerininse tasması yok.
Bir köpek ol, Diyojen seni kıskansın.
Doğunun hükümdarlarının kendilerine niçin “Resülullahi ekber” yani “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” dedirttiklerini düşün ve sen kendine böyle dedirtmeye çalışsaydın, seni nasıl da taşlayarak öldüreceklerini;
bir cümlenin nasıl da ölümcül bir gücü olabildiğini ve her cümlenin, coğrafyasına ve makamına göre değişen anlamlar içerdiğini.
Sen de beni sevme.



Demine, devranına hû de.
Deniz Ayvazovski olsun, dalgaların boyu birkaç metre olmasına rağmen “Üşürüz” diyen arkadaşlarına baka baka suya gir.
“Hasta olursun” desinler, hasta olmazsın.
Fırtına vakti, dalgaların üzerinden uçuşan kelebeklerden ol.
Ametistler boynunu, dumanlı kuvarslar avuç içlerini öpsün. 
Lapis lazuli taşından bir kolye ucu yap, belki milyon yıl sonra bir arkeolog, senin için “bu insanın Uzak Doğu‘yla bir bağlantısı olabilir” şeklinde yanlış bir tahmin yürütsün.  
Urfa Göbeklitepe‘deki dilek ağacının dibinde hayatının en demli çayını iç; çay sevmiyorsan, hayatında ilk defa mırra tat.
Troya‘nın kayıp heykeli Palladion sen ol ama seni hiçkimse çalmasın.
Kollarını kanatıp da birbirlerinin kanlarını emerek kan kardeş olanların makamını, kardeşlik için yakılan şarkıların meyanını iliklerine kadar hisset.
İspanyolların her “Olé!” deyişlerinde aslında “Allah” diye bağırdıklarını biliyorsan, Real Madrid-Barcelona maçının tam da orta yerinde “oley” çekmek yerine, “Allah belânı versin Christiano Ronaldo” diye bağıran da sen ol;
esprini hiçbir Katalan ya da İspanyol anlamasın.
“Bazıları köle olarak doğar” diyen Aristo‘nun, vasiyetnamesinde “kölesinin serbest bırakılmasını” isteyişindeki o gülünç hikâyeyi düşün;
23 bıçak darbesiyle öldürülen Sezar‘ın ardından, “Sezar’ı sevmediğimden değil, Roma’yı çok sevdiğimden” diye bağıran Brütüs‘ün telâşını.
Beni çok sevme.



Bir kitap yaz, son cümlesi “gök gürültüsü” olsun. Bir albüm çıkartırsan eğer, adı “Erik Ağacı” olsun.
Marsilya kentini kuran bir Foçalı ol; Roma kentini kuran Antandroslu bir Troya kaçağı.
“Omnia mea mecum porto” yazılı bir dövmen olsun; okuduğun o çok sevdiğin kitapta adına en çok üzüldüğün karakterin adını taşıyan bir de teknen;
Epiküros‘u ve tüm bahçe filozoflarını kıskandıracak kadar güzel bir de bahçen.
Şaraplık ve sofralık üzüm, erik, zeytin, iğde, nar, ayva, antepfıstığı, incir, şeftali, satsuma, limon, sakız, buhur yetişsin o yeşile çalan bahçede; o bahçenin orta yerinde de korkuluk diye diktiğin bir faltaşı, bir Priapos heykeli olsun.
Çünkü Priapos‘un kocaman penisi, ölüme meydan okumaktır.
Baharın rüzgârları, bahçenin kokularını karşı adalara taşısın.
Ada halkı senin bahçenin kokuları nedeniyle mis kokan adaları için “Moshos” desinler.
Salatanda roka mutlaka olsun. Bahçenin zeytinlerinden taşbaskıyla elde ettiğin erken hasat zeytinyağına doyur salatayı.
Rakıyı fazlaca kaçırıyorsan, eskilerin “kinara” dedikleri enginar, bahçenden eksik olmasın.
Bir sevgilin olsun ya da olmasın; sen de beni sevme.
Afrika kadar sömürüldükten sonra bile, ben de dahil hiçkimseye borcun olmasın.
Bırak da saçların bugün dağınık kalsın.
Bugün, güzel kalçalar sana da ilham versin.
“Benden ne istersin?” diyen Büyük İskender‘e, “Gölge etme, başka da ihsan istemem” dediği için; İskender‘e “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” dedirten bir fıçı filozofuna dönüşsün ruhun.
Simurg‘u arayan kuşları Kaf Dağı‘nın ardına götüren bir Hüthüt ol; bir şehzadenin başına konmuş güzeller güzeli bir Hümâ; yedi vadili ahir zamanda, kalbur samanda keyif çat ki seni masallardaki tembel ağustos böcekleri bile kıskansın.
Hiç tanışmayacağın ve tanımadığın insanlar, en olmayacak duandan sonra bile gizlice “amin” desinler.
Kristof Kolomb‘un haritalarını ele geçirdiği zaman, Piri Reis‘in gözlerinin nasıl da parladığını hayal et ve gözlerin hep öyle parıldasın.
Sana güleryüzüyle para üstünü uzatan kasiyere, sen bir buçuk defa gülümse.
En az yüz kiloluk bir yayın balığının, o tuhaf bıyıklarıyla, bir Osmanlı beyefendisi gibi sular altında sergüzeşte dalmışken, tavladığı yayın balıklarının yaptığı tatlı nazı düşün.
Achilleus‘un ordularının üzerine yürüyen Skamandros nehri gibi ak.
Titanların savaşına karışma, bırak da ne bok yerlerse yesinler.
Şu yıldızlı gökkubbede, güneşten ve aydan sonra en çok parlayan sen ol;
Afrodit‘ten al adını; sana Venüs yıldızı desinler; çobanlar seni “çoban yıldızı” diye sevsinler, akşamcılar “akşam yıldızı” diye; sabah namazına kalkan hacılarsa “sabah yıldızı”.
Beni sen de sevme.



Düğününü İda‘da yap ama Eris‘i bile davet et.
Gerçek olamıyorsan bile, pek de güzel uydurulmuş bir yalan ol.
Atinalı bir “metiokos” yani bir liman haytası olacaksan da, ellerin ayakların yine de bakımlı olsun.
Bakımlı eller ve ayaklar, fonksiyonelliğe meydan okumaktır.
Orospuysan, işini severek ve hakkını vererek yap; orospuluğun orospusu ol; Perikles‘in karısı Aspasia, İskender‘in anası Olympia dahil tüm ‘heteir‘ler seni kıskansın.
Hepaistos‘tan daha fazla çalış.
Sokrates’ten daha çok düşün.
Tembellik hakkını yine de sen savun.
Yediğin zeytinin çekirdeğini avcuna tükürürken, tufandan sağ kurtulan bir güvercinin onu tükürüp de zeytin ağaçlarını tüm devrana nasıl da peydah ettiğini tasavvur et.
21. yüzyılın Oscar Wilde‘ı sen ol, havandan geçilmesin.
Sırf güzel şiirler yazıyor diye mor kahküllü, bal gülüşlü, arı Sappho olmaya çalışma; bu defa, Lesbos‘lu şair güzelim Sappho‘nun güzeller güzeli manzarası olmaya çalış.
“Üç güzeller yarışması“ndaki altın elmayı, “üretim hatası var” diye Hermes’le Zeus’a geri yolla.
Güzelliğin hükmünü Paris‘e bırakma, güzelliğin hükmünü veren sen ol.
İskenderiyeli Hypatia‘dan daha güzel olmaya çalışacağına, ondan daha bilge olmaya çalış.
Aşk ya da bilgelik uğruna dağları delmene gerek yok; dağlarda birkaç gün geçirmen ve kendini kendine doğru adımlaman kâfi.
Sevdiğinin zannı altında ol, pirinin kalbinde.
Pirin aşığın olsun.
Gökkubben pirin.
Sen de beni sevme; ben seni severim.



Sen bugünlük keyfine bak.
Karnın acıkırsa da hayatında ilk kez meyveleri dalındayken tat.
Tıka basa yemek yeme ama rüyanda şu pırıl pırıl dolunayı kurabiye gibi yediğini gör; deniz seviyesinin 39 kilometre üstündeyken bile dünya senin olsun; Babil Kulesi bile zevke gelip yeniden kurulsun.
Boğaz‘ın suları üç kere çekilip, beş kere kudursun.
Şişmanlıktan çatlıyorsan da heykelini Rubens yontsun.
Bir kedi ol, gezdiğin tüm çatıların kiremitleri çıtır çıtır şarkılar söylesin.
Binlerce yalan uğruna yaşayacağına, seni sen yapan bir tek gerçek uğruna öl.
Fırında yemek yap çünkü fırın mutluluktur.
Masanda canlı çiçekler mutlaka olsun çünkü çiçeğin canlısını sevmek aşk-ı ekberdir.
Paraların ön yüzüne resmini yontacakları kadar ünlü değilsen, Efes paralarındaki arı figürü kadar ünlü ol.
Kızılırmak‘ın antik adı “Alyscamps“ın döne dolaşa nasıl olur da Champs Elysee’nin “Elize“sine evrilebildiğini düşün.
Eğer okumamışsam, bana Sabahattin Ali‘nin Kürk Mantolu Madonna’sını hediye et.
Eğer delirmemişsem, beni delirt.
Zaferlerini zeytin, defne ya da mersin yapraklarıyla yaptığın çelenkleri saçlarının hemen üzerine koyarak kutla; aralarına birkaç ölü arı serpiştir ama arıları öldürme.
Sana deli diyene, sen divaneyim de.
“Lykia Yolu’nu yürüyeceğim” deme, hiç değilse bu yaz, bu defa yürü o yolu.
Oğuz Atay‘ın Tutunamayanlar‘ını artık bitir.
Kitap yazamıyorsan bile, bir kitap yazsaydın, adını ne koyabileceğini düşün ve bir kenara not et; kulübe hoş geleceksin, çünkü artık bir kitap yazmaya başlamış olacaksın.
Sen de beni sevme,
n’olursun..




Hellespont‘un en dar yeri Sestos ve Abydos arasında boğulan Hero ve Leandros için yas tut mesela; Kala-i Sultaniyye sana eşlik eder; görürsün.
Ben muhtemelen aynı yeri yüzerek geçmeye çalışacağım, bir mayıs akşamına doğru.
Beklerim.
Bu dünyanın tüm çatışması ve kederi, rind ile zâhid arasındaki haldedir; şarap tanrısı Dionysos (Bacchus) olamayacağını biliyorsan, adı Bakkahi‘lerden, yani İbbaki‘lerden, yani Zembekikos‘lardan gelen bir rind-i Zeybek ol;
“Evohe!” diye bağır, harmandalına gönlünü ver; zeybeklerin başlarındaki çiçekli yazmaların, aslında, antik dünyadan kalma çiçek çelenkleri olduğunu bil ve zeybekleri sev.
Harmandalını sev.
Harmandalı oynayan zeybeklerin, kollarını her havaya kaldırıp yere çöktüklerinde, aslında, şaraplık üzümleri toplayıp sepetlere koyduklarını ve yeniden ayağa kalktıklarında da o üzümleri şarap olsunlar diye ezerek kendinden geçen Dionysos alaylarına karıştıklarını gör.
“Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd, cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd”ı ezberlemene gerek yok; anlamını bilmen yeter.
At nalı şeklindeki bir şölen masasının etrafında yaptıkları “aşk” konuşmasına, “Bugün neyi övelim?” diye başladıkları için bile, Platon‘un Şölen isimli diyaloğunu okumayı her dem sürdür.
Platon‘u çok sevme, kıskanırım. 
Biliyorum saçma olacak, ama Miletli Thales, milâttan önce 585 yılının 28 Mayıs‘ında güneş tutulması olacağını önceden hesap etmiş; bunu bilen adam “her şey sudur” diyorsa vardır elbette bir bildiği daha;
madem böyle, bu su metaforunun bir ucundan tut ve suyun altında yıkanıyorken, kendinin de su olduğunu düşün; epey rahatlatıyor.
Duşun altında değil de denizin ortasındaysan, suyun yüzeyine sırt üstü yat ve gökkubbeye bakıyorken boşlukta uçuyor olduğunu düşün; gülümseyeceksin.
Gün gelecek, felsefeyle ileri derecede ilgilenen herkesin “bilge” olmadığını anlayacaksın. 
Kocaman profesörlerin bile birer zavallı olabileceğini.
Sayılara mutlak bir inançla bağlı olan ve bugünkü birçok tarikatın da kökeninin dayandığı Pisagor efendiyi düşün:
Dik kenarları 1 birim olan bir dik üçgenin hipotenüs uzunluğunun rasyonel bir sayı olmadığını kanıtlayan öğrencisi Metanpontumlu Hippasus‘u, sırf bu yüzden bir kaşık suda boğmadı mı?  
Pisagor bir katildi ve filozoflar da dahil her insan, bir kaşık suda boğma heveslisi yaratıklardır.
Fakat bazıları da vardır ki felsefelerinin tutarlılığı uğruna, Empedokles gibi de Etna kraterinin ağzından atarlar kendilerini.
Yanardağların ağzına geldiğin vakit, Empedokles‘i ve bizi düşün.
Arabeskler ve tılsımlar aklının bir köşesindeyken, bana en büyük yazarların ve filozofların gözleriyle bak.
Nebrisler giyindiğin zamanlardaysa en yükseklere kurul; senin makamın için “post nişin” desinler.
En yükseklerdeyken çamurun dibinin parlak olduğunu unutma çünkü makamının yüksekliğine bu yakışır.
Apollon ketumluğunda olduğunda dahi, Dionysos alaylarında saf tut.
Bozkırın yalnızlığına, ormanların kalabalığına aldanma; aslında her ikisi de senin etrafın.
Labrisini toprağa gömsen bile nereye gömdüğünü unutma.
Sen de beni sevme, ben seni severim.
Yeri gelir, sana şiirlerden börekler açarım. Pers topraklarına kadar uzanıp Sohrab‘tan bir iki satır bile okurum; Hayyam efendi bizi kıskanır.
Bakarsın bir akordeon sesi duyulur bir yerlerden.
Ne zaman bir akordeon sesi duysam, durur dinlerim.
Beni durdurmak için akordeon çal.
Sen de beni sevme, ben seni severim.



Günlerden cuma ve ne dediğimi bilmiyorum; zürafalar yine gümbür gümbür bulut yiyor.
Karşına Pindaros‘un evi gibi dikilmezsem de benim adım cihanda sulh değil!
Ne zaman bir gemi görsem, Harar‘a kaçmayı kafasına koyan acemi bir Rimbaud olurum.
Acemi sözcüğünün, “Acem“den gelip gelmediğini de düşünmeden edemem.
Kafamın içinden, üstünde dev balinaların yüzdüğü, kiklopların cirit attığı dev portolon haritalar çizer, riskli rotalar belirlerim.
Portolon sözcüğünün etimolojik kökeninin, Portekizli denizcilerden gelip gelmediği takılır aklıma bu defa.
O gün bir buçuk hayalperestsem eğer, Afrika haritasını fillerin kulağına benzetirim.
Yeri gelir, Kserkes gibi de kabaran denizleri kırbaçlarım.
Yeri gelir, “gibi” olmam, “ta kendisi” olurum;
İthaka‘ya varamayan gemilerin tayfası, cennetten kovulanların elması.
Sen de beni sevme, ben seni severim.
Bu gidişle yemediğim halt kalmaz.
Uçurtmaya “uçutturma” bile derim.
Kara yakılar yakan, bakılar bakan yaşlı bir ’şaman’a dönüşürüm.
Köprücük kemiklerim derinleşir; belimdeki venüs gamzeleri belirginleşir.
Sen de beni sevme, ben seni severim.



Çünkü sevgide demokratlık diye bir şey yoktur.
Sevme halinde ayar, sevme halinde ölçü yoktur.
Mintarafillah, ortasını bulamadık diye, Aristoteles efendi bize kızar.
Sırf bu yüzden, “Demokrasi” diye diye kıçını yırtan, gözleri döne döne dört dörtlük bir “tiran“a dönüşen o adama seve seve meydan okurum.
“Köle ahlâkı“yla değil de “efendi ahlâkı“yla meydan oku sen de ve bu sistemde senin efendin olmuşların efendisi olmadan da bu hayatı terk etme.
Emin ol ki yapayalnızsın bu savaşta.
Emin ol ki yapayalnızım bu savaşta.
Yalnız savaşında sana başarılar dilerim. 
Yalnız savaşımda kendime başarılar dilerim.
Başarı dileklerim bize mikron mikron güç veriyorsa, artık yalnız değiliz ve kazanacağız.
Hazırlıklar başlasın çünkü kazanacağız ve çok kalabalık yalnızlarız.
Kazanacağız çünkü devrim başıbozukluk ister.
Efesli Herakleitos bile devrimle değişir.
Zafer çelengini ben örerim mersin yapraklarından.
Balkanlar‘dan Himalayalar‘a kadar uzanan 15 yaşında bir İskender olurum.
Sen yeter ki beni de sevme.
Ben seni sevmeler diktasını ilân ederim.
Diktatörlük günlerinde, git okulunu falan as örneğin. Okulun yoksa da işinden istifa et.
İşin de yoksa bu durumu sanata dök; işin sanatın olsun, seni sevmek de benim sanatım.
Yorulursan, ayaklarına ben yaparım en güzel masajları. Merak etme; parasız da kalmayız; parasız kalacaksak da aç kalmayız; denizlerin balıkları ve ormanların meyveleri halen canlı ve leziz.
Plajlar halen yatılabilecek ve cırcır böcekleriyle panik ataklar yaşayabileceğimiz kadar  geniş.
Ben seni böyle de severim ve panlar, kendi çıkardıkları sirinks seslerinden panik içinde kaçışır.
Ağustos böcekleri, cırcır böcekleri ve çekirgeler, kendi çıkardıkları cır sesinden uçuşur.
Ateş böcekleri üçer beşer deniz fenerine dönüşür.
Biz o aralar hiç oralı olmayız. 
Bakarsın, bir yerlerden bir lir sesi duyulur.
Ben ne zaman bir lir sesi duysam, durur dinlerim.
Ben ne zaman bir şeyi durup da dinlesem, ona aşık olurum.
Parmaklarım hem liri, hem de seni sever.
“Git, bir işe yara” diyenlerden de olamam.
“Git, bir şişe şarap aç” derim; daha iyi. Sen beni sevmesen de olur, çünkü benim için güzel olan, “salt fonksiyonel olmayan“dır.
Benim için güzel olan, “yüzde elli tahmin edilebilir ama yüzde elli öngörülemeyen olan“ın adıdır.
Şaraplık üzümün bile güzel tanesi, mücadeleyi sevenidir. Azıcık güneş görmek için, en soğuk iklimde bile kendisini hırpalayanıdır.
Benim için güzel ol; bir fırtınanın başlatıcısı bir kelebek. 
Ben süt beyaz omuzlarının üzerine ‘cupidon‘lar bile kondururum.
Uğruna daktiller dökerim, sen bir işe yaramasan da olur.
Çünkü sevgide işlevsellik yoktur ve benim işim güzeli sevmektir.
Aşkta Hitler, sokakta Shakespeare, yatakta Hector‘um.
Senin için beş para etmesem de olur, çünkü seni seviyorum. 
Sühan kütâh bâyed vesselâm: ”Ben de seni” deme; bana aniden bir şeyler söyle.

"Ozan Önen"

Saklambaç



Saklambaç oynadığım gün başladı herşey. Bir zamanlar ben de çocuktum diyebilseydim eğer, çocukken başladığını söylerdim. Öyle saklambaçlı dolanbaçlı yollara girmezdim. Bu yüzden benimki, bir çocuk bedenine hapsolmuş ruhumu saklamaya çalıştığım bir gün başladı; günlerin duvara atılan çiziklerden ibaret olmadığı bir gün başladı. Şimdilerdeyse, zamanın birbirine paralel ve bunlarla kesişen çizgilerden başka bir şey olmadığını görüyorum. Her geçen gün, duvara atılan başka bir çizik yalnızca. Zamanın düz bir çizgi olmadığını burada öğrendim...

Bu tutsaklık ne zaman başlamıştı acaba? Zamanın düz bir çizgi olmadığını öğrenince insan, zaman algısı şaşıyor. Neyin ne zaman başladığını bilemiyor. Çocukluktan başlayası geliyor anlatmaya bu yüzden. Ama ben hiç çocuk olmadım ki. O yüzden saklambaç oynadığım bir gün başladı her şey...

"Engin Sune"

Çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunu saklambaç. Çocukların dünyasından bazı saklambaç kareleri. Keşke hep çocuk kalıp, o nadide masumluğumuzu kaybetmesek...












Ms. John Soda - Hiding/Fading

Biraz da sinema: Masumiyet


Sinemanın kendi dili vardır. Çoğunluk yanlış bir oyuncu kadrosuyla, üstelik belirgin bir konusu olmadan akıp giden gerçek hayatınıza benzemez. Ama sinema hayatınızı değiştirebilir. İyi bir film, size bir görme biçimi, yepyeni bir dil, en has edebiyat yapıtının verebileceği coşkuyu verebilir. Söz gelimi ben yakınlarda iki kere üst üste seyretme ihtiyacı duyduğum bir filmle yaşıyorum nicedir. Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'i beni sinema, oyunculuk, dünya, masumiyet, çocukluk, yoksulluk, merhamet, vicdan, dil, dilsizlik, velhasıl kişisel arayışım üstüne kurmuş olduğum, hayata dair birçok şey üstüne kışkırttı. Çok sevdiğim bir şiiri, bir şarkıyı taşıdığım gibi taşıyacağım bu filmi yıllar boyu çıkınımda. Tarkovski'nin "İz Sürücü"sünün sonundaki kız çocuğunun gözleri, Mahler'in "Ölü Çocuklar İçin Şarkılar"ından biri, Vermeer'in Işığı, Blake'in vizyonu, Ece Ayhan'ın mor bir dizesinin yanında duracak.

Masumiyet Türk sinemasında bir örneğini daha göremeyeceğimiz bir kapı açıyor. Erksan'ın fazlasıyla kişisel "takıntı sineması" nın yanında anılabilir olmasının nedeni de bu. Zeki Demirkubuz bize ısrarla kendi dilini okutuyor. Anlattığı öyküden öte, bize o öyküyü kendi diline nasıl tercüme ettiğinin öyküsünü sunuyor. Bütün büyük sinemacılar gibi, Hollywood sinemasının iyice dayattığı dilin sentaksına yüz vermeden yazıyor kendi dilini.

Zeki, unutulmaz sinema anlarını yakalarken, inadının, huysuzluğunun ve yaptığı işe olan takıntılı aşkın karşılığını alıyor. Sevdası uğruna ölüme giden yolda gözünü kırpmadan sürüklenen Uğur gibi kendi sinemasını, kendi kişisel takıntılarını odak alıp, ticari bir iflası asla umursamadan bakıyor gözlerimizin içine. Bu yüzden, kamerasının açısını değiştirmeden, Türk sinema tarihine geçeceği kesin olan o, Bekir'in hayatını anlattığı on dakikalık sahneyi ürkmeden çekebiliyor.

"Yıldırım Türker"

Charlotte Gainsbourg - The Songs That We Sing

Jack - 3 O'clock in The Morning

California Über Alles


Bugünkü cover köşemizde Dead Kennedys grubunun meşhur şarkısı "California Über Alles" var. Şarkının nefis bir hip-hop versiyonunu yapan grup ise 90'ların başında politik tavırları ile dikkat çeken Michael Franti and Rono Tse ikilisinden oluşan The Disposable Heroes Of Hiphoprisy.

Jello Biafra önderliğinde kurulan Dead Kennedys tartışmasız ABD punk sahnesinin en öncü figürüydü. Her ne kadar yaptıkları müzikte 70'lerin İngiliz punk'ının etkisi inkar edilemez olsada, Dead Kennedys andrenalinin yanında kimi İngiliz punk gruplarının müziği 3. sınıf dışavurumcu Alman pornosu gibi kalıyordu. Bunda Biafra'nın dört dörtlük bir ön adam olmasının payı büyüktü. Sahnede seyircilerin arasına balıkma dalıp onları taciz etmek grubun sahne şovlarının bir parçacıydı. Ve çoğunlukla bu tacizler bir kavgayla sonuçlanıyordu. Grubun diğer numaraları arasında; bir mezarlıkta evlenmek, San Francisco Belediye Başkanlığı için aday olmak ve kalabalığın sahnede kendilerini soymalarına izin vermek en dikkat çekenleriydi.


Dead Kennedys her zaman can alıcı ve çarpık konulara şarkılarında ver vermişlerdir. Atom bombası karşıtı alaycı Kill The Poor, California Valisi Jerry Brown'ın yeni çağ faşişmi üzerine yazdıkları California Uber Alles, Kamboçya'da birbuçuk milyonun üzerinde insanın katledilmesinden sorumlu eski kızıl kmer lideri Pol Pot ve buna seyirci kalan Amerikan Dış Politikası üzerine yazdıkları Holiday In Cambodia en dikkat çeken parçalarıydı.

Sonuç olarak Dead Kennedys dünyada mantar gibi türeyen yüzlerce benzer grubun aksine sahici, inandırıcı ve felsefesi olan bir gruptu. Biafra'nın sanatsal yaratıcılığı ve düzenin onur kırıcı beklentilerine karşı verdiği mücadele hayranlık uyandırıcıydı. Grubun Jello Biafra'sız bir İstanbul konseride yaptığını hatırlatalım.

Disposable Heroes of Hiphoprisy - California Über Alles

22.01.2014

Durma göğe bakalım


Televizyon olmadığı için pencereden bulut seyretmeye başladım.

Oradaki yayın çok iyi, haberleri daha
güvenilir, gelip geçen bir iki uçak dışında 
pek reklam almıyorlar ve asıl önemlisi
akşamları gök gürültülü süpriz programlar var

Filmler genellikle kırlangıçların hayatı
üzerine ve belki biraz monoton, ancak
oldukça realist...

"Ulus Baker" 

 
Wilco - Sky Blue Sky

Boşluklar var hep


Konuk yazarımız Berk yazdı...

Olmayacak böyle. Çocuk bakar gibi sürdürüyorum hayatımı. Küçük mutluluklarla yetinmeye çalışırken, büyüklerini unutmaya başladım. Yiyorum, içiyorum, nefes alıyorum, yaşıyorum ama yönlendiren ben değilim hayatı. Hayat yönlendiriyor yaşantımı. Sadece ilerisi için zorunluluklar arasındayım. İlerisinin bana içten gelmemesi zorunluklardan kaçmam için geçerli bir sebep değil mi? Yapamıyorum... Cesaretim yok...

İstediğim hayatı yaşamaya cesaretim yok. İstediğim gayatı bilmeden, istemediğim yaşayarak zaten sonumu hazırladım gibi gelse de sonu yok bunun.

Yoruldum, farkına vardıkça yıldım, sıkıldım, bunaldım, enerjim yok artık. Mutluluk çok uzak... Çok saçma şeyler, bana çok saçma gelen şeyler, zorunlu olduğunu anımsadıkça anlamaya çalıştığım saçmalıklar.

Farklıyım! Farklı şeyler düşünüyorum. Daha iyi ya da kötü değilim, sadece farklıyım (hiçbir şeyim). Hiçbir şey  istemiyorum. Ne yapmak ne de sahip olmak, çünkü elde edip ihtiyacımı karşıladığında başka birşey isteyeceğim. Bir çeşit takıntı. Ego. Bir şeyler isteyip elde ettikten sonra, başka birşeyi elde etmeye çalışmaktan değil; istediğim şeyi isterken pes etmekten yoruldum aslında.

Düşüncelerimi takip etmiyorum, izlerini kaybettim.
Kimse istediği hayatı yaşamaz. Yaşamak zorunda olduğu hayatı yaşar.
Yaşamaktan yoruldum, çok ucuz yaşıyorum.
Tek eğlencem hayal kurmak.
Bazen ölmek istiyorum ama ondan da korkuyorum, canımın yanmasından değil "bir umut" ilerde istediğim şeylerin olma olasılığını kaçırmaktan.
Bir amacım yok! ışığı kaybettim.
Sadece istiyorum...


Nikonn - Slow Down
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...